
Avrupa’da Kürt kurumlarının kökleşmesinde Mehmet Demir önemli bir sima… Avrupa’da ilk Kürt derneği olarak bilinen Köln derneğinin yanı sıra Duisburg’taki derneğin de kurulmasında belirleyici bir payı var. Aynı zamanda 26 Kasım 1993’te uygulamaya konulan ve bugün artık işlevsizliği ile çoktan çöp sepetine atılması gereken ‘PKK yasağı’nın hem mağduru hem sanığı hem de tanığı.
Avrupa’da Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ilk derneği, ilk federasyonu, ilk diplomasi çalışmalarına arkadaşları ile birlikte imza atan bir dönem Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu’nun (YEK-KOM) başkanlığını, Avrupa Kürt Dernekleri Konfederasyonu’nun (KON-KURD) yöneticiliğini yapmış Demir, günümüzde kadar soluksuz bir mücadele yürüttü. 1978 yılı Mart ayından bu yana Almanya’da yaşıyan Demir’e, PKK yasağının kendisinde yarattığı mağduriyeti öğrenmek istediğimizde, O daha çok olayın toplumsal boyutunu, bir toplumun direnişini dile getirmeyi tercih ediyor.
Almanya’da bir Kürt’ün hakim karşısındaki şu diyalogu Demir’i çok derinden etkilemiş: “Hakim bey ‘Bijî Serok Apo’ sloganının ceza nedir?”
“Bin Mark.”
“O zaman bin Mark daha yaz. Bir daha “Bijî Serok Apo!”
Demir’in anlatımlarını dinledikçe “Kürt halkı bu yasağı demek ki ilk günden yasaklamış“ demekten kendimizi alamıyoruz...
PKK yasağı kararını ilk duyduğunuzda ne hissetiniz ve yasağa karşı ilk tepkiniz ne oldu?
Yasağın alındığı ve pratikleşmeye başlandığı sıralarda Duisburg’taki derneğin başkanıydım. İlk olarak haber bize ulaştığında, kararı asla kabullenmedik. Duisburg’taki derneğe yönelimin ertesi gününde biz, kendi derneklerimizi işgal ettik. Bu yasakçı mantığı kabul etmediğimizi ve etmeyeceğimizi pratikte ortaya koyduk. Kendi derneğimizi işgal etmemiz, devletin ablukayı kaldırmasına kadar devam etti.
Karar açıklanır açıklanmaz dernekler kapatıldı mı?
22 Kasım’da karar alınıyor. 23’ünde karar tüm illere gönderiliyor. 26 Kasım’da da aynı anda toplam 35 Kürt kurum, kuruluşuna baskın yapıldı. Bunlardan 29 tanesi dernek, biri FEYKA Kurdistan ismindeki federasyon -ki bu hem Almanya hem de Avrupa’da Kürtlerin ilk federasyonudur ve o isim şimdi Fransa’da yaşatılıyor- Kürdistan Haber Ajansı, Berxwedan ve Serxwebun gazeteleri, Kurdistan Report bürosu… Yani bir gecede 35 kurum aynı anda yasaklandı. Derneklerin ve kurumların kapısına kilit vuruldu ve mühürlendi. Bazı yerlerde hemen ertesi gün, bazı yerlerde ise iki gün sonra dernekler, bizzat dernek yönetimleri ve üyeleri tarafından deyim yerindeyse işgal edildi. Halk kendi dernekleri içerisinde açlık grevi başlatarak, yasakçı tutumu protesto etti. Zaten çok sürmedi. Alman devleti kararı düzeltti demeyelim de kararını değiştirdi. İlk kararı doğrudan başta, PKK yasağı ve ona yakın gördüğü kurum ve kuruluşları yasaklamaydı. PKK’nin Avrupa’da resmi bir büro ya da kurum kuruluşunun olmamasından ötürü, yasağı şöyle formüle etti; Faaliyet yasağı. Yani pratikte faaliyet yürütme yasağı getirdi. Başlangıçta tümüyle derneklerin kapatılması biçiminde getirilen yasak, halkın direnişi karşısında bu şekilde değiştirilmek zorunda kalındı.
Yasaktan kişi olarak siz nasıl etkilendiniz?
O zaman en çok göze batanlardan biri oldum. Derneksel çalışmalardan dolayı defalarca gözaltına alındım. Çünkü baskınlarda kurumlarımızda kendilerince bir sürü bilgi ve belge bulmuşlardı. Bunlardan dolayı yöneticiler gözaltına alındı. Yasağın zemininin Düsseldorf davaları, hatta daha 1986’larda başladığını belirtmem gerekiyor.
1986’daki bir olayı anlatayım. Duisburg’ta yapacağımız Newroz gecesinden ötürü güya daha çok İskandinavya menşeyli 8 örgüt, bu etkinliğe bizzat Sayın Abdullah Öcalan’ın konuşmacı olarak katılacağını ihbar etmiş. Bu ihbar üzerine bu eyaletin bütün otobanları tutulmuştu. İnsanları etkinliğin yapılacağı yere yanaştırmamak için olağanüstü önlemler almışlardı. Alman devletinin Özgürlük Mücadelesi’ne yönelimi bu olayla, yani 86 ile birlikte başlamıştı. Bunun için de her türlü oyun devreye koydu, yasağın yasal zemini hazırlamak için her alanda had safhada bir çalışma yürütüyordu.
Düsseldorf davaları ile yasak arasındaki bağlantıya değindiniz. Bu davanın Kürtler ve Almanya açısından önemi nedir?
Bu davalarda yargılanan Ali Haydar Kaytan ve Duran Kalkan, PKK Merkez Komite üyeleriydi. Almanya, Düsseldorf davasıyla Kürtlere karşı, sistem tarafından devlet olarak özel bir görevle görevlendirilmişti. Dikkat edilirse şöyle bir izahat yapılabilir: PKK’nin merkez komitesinden başlayarak, eyalet sorumluları, bölge sorumluları hakkında 20 yıl içinde şu ana kadar binlerce dava açtı. Bu çok bilinçli bir konsept dahilinde yapıldı. NATO, devrimci ve ilerici örgütlerle mücadelede görevini, Alman devletine verdi. Dikkat edilirse Almanya’nın geçmişte uyguladığını günümüzde bir Fransa ve Danimarka uyguluyor. PKK’ye karşı veya PKK etrafındaki insanlara karşı kriminalize projelerini bizzat Almanya üretiyor. Günümüzde, Türkiye’de ‘KCK davaları’ altında gerçekleştirilen ‘Siyasi Soykırım Davaları’ndaki hukuksal mantık, Alman devletinin 129b maddesine dayanıyor. 129’du, 129a oldu sonra da 129b çerçevesinde Kürtlere uyguladığı politikalarını, müttefiği olduğu ülkelere ihraç etti.
Yasak, Alman kamuoyunun PKK ve Kürtlere bakışını nasıl etkiledi?
Almanya genelinde 40’ın üzerinde dayanışma komitesi vardı. Bunların tümü Almanlardan oluşuyordu. Bunlarla birlikte hemen hemen her üniversitede, her öğrenci meclislerinde Kürt grupları oluşmuştu. Buralarda Kürtler, dominant bir durumdaydı. Yine Almanya’nın birçok şehrinde bazılarında günlük bazılarında haftalık olmak üzere, onlarca yerel radyo Kürtçe haber yapıyordu. Örneğin Freiburg’ta Radio Dreyeckland vardı. Bu radyonun yöneticilerinden Stephan Walberg bir yıla yakın Diyarbakır’da cezaevinde kalmıştı. Bu radyo haftada iki gün 45 dakikalık Kürtçe yayın yapıyordu. Yani yasağa kadar bu yönlü Kürt Özgürlük Hareketi’ne büyük bir sempati vardı. Bu sempati, Mart 93’teki ilk ateşkesle de birleşince sadece Almanya değil, bütün Avrupa’da deyim yerindeyse hiç kimse Kürtlerin bağımsız devlet kurmasına bile karşı çıkmıyordu. Yani o düzeyde koşullar olgunlaşmıştı.
Kürtlerin mücadelesi, ateşkesle birlikte uluslararası alanda bir resmiyete ve tanınmaya başlamıştı. Tam da bu dönemin Kohl-Kanter-Kinkel hükümetinin yetkilileri, Ağustos ayında dönemin başbakanı Tansu Çiller ile Almanya’da görüşmüştü. Bu görüşmeden 3 ay sonra Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne yasak getirildi. Bu yasak, devletler tarafından hazırlanmış bir konseptin, parça parça yürürlüğe konulmasıdır. Yoksa öyle, onların bahsettiği gibi “Kürtlerin zaptedilmez, tutulamaz” gibi konumlarından dolayı değildi. Ki bunların bahane olduğunu, daha sonra bir çok siyasetçi itiraf etmiştir. Örneğin Almanya’da en sağcı siyasetçilerden Heinrich Lummer, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeden sonra bizzat kendisi ‘Bunların hepsininin bahane olduğunu gördük’ dedi. Yine federal istihbarat daire başkanı gidip sayın Öcalan ile görüştü. Bütün bunlar, devletlerarası bir konseptin olduğunu gösteriyordu.
Yasakla birlikte Almanya siyasal partilerinin tutumunda ne gibi değişiklikler oldu?
Sadece Yeşiller değil, SPD milletvekilleri bile bizim insanlarımızın işlerinde bizzat yardımcı oluyorlardı. Partilerde oldukça olumlu bir yaklaşım vardı. Yeşiller’in de, içinde bulunduğu Federal Parlamento Bonn’dayken, bünyesinde Türkiye-Kürdistan Çalışma Grubu oluşturulmuştu. O dönemde bir milletvekili veya bir partinin yetkilisi ile görüşmek sorun değildi. Yasakla birlikte başta Almanya olmak üzere tüm oluşturulan dostluk grupları, dayanışma komiteleri, siyasi arenadaki ilişkiler ve birçok diyalog grubumuza kadar ilişkiler bir anda bıçakla kesilir gibi kesildi. Denilebilir ki yasak, bizi yalnızlaştırma, deyim yerindeyse yüzbinleri izolasyona tabi tutma politikalarının bir parçası olarak geliştirildi.
Kürtlerin bu yasağa karşı etkili mücadele verebildiğini düşünüyor musunuz?
Almanya’da insanlarımız, sindirme politikası çerçevesinde oturum, iş ya da çok farklı gerekçelerle kendi örgütünden koparmak istedi. Bu resmen, yeri geldiğinde başkalarına politik çıkarlar doğrultusunda yönelttikleri ‘insan hakları ihlalleri’ suçlamasının, kendileri tarafından gerçekleştirilmesidir. Bu, sadece bizim iddiamız da değildir. Avrupa Birliği içinde göçmenlere haksız uygulamalarından dolayı en çok uyarılan devlet Almanya’dır. Almanya’nın gerçekten sicili bozuk. Hele hele Kürtlere karşı uygulamasıyla bu sicili bozukluk önplana çıkıyor.
Örneğin, bir tramvay veya trende yolculuk yapıyor ve bir durakta iniyorsunuz. O esnada iki kişi arkanızdan size yaklaşıp size ajanlık teklif ediyor: ‘Sizin kim olduğunu ve ne yaptığınızı biliyoruz. Eğer bize bilgi vermezseniz, başınıza gelecekleri düşünün. Oturumunuzu kaybedeceksiniz’ vb tarzı şantajlar yapılıyor.
Gazete olarak ajanlık dayatmalarının bir kısmını yayınladınız. Ama yayınladığınız, o buz dağının çok küçük bir bölümüydü. Binlerce insan bu şekilde mağdur edildi. Almanya, insanlarımızın çocuklarına Kürtçe isim konusunda bile çok büyük sorunlar çıkardı. Bu bakımdan Almanya, sömürgeci devletlerin politikalarını bizzat kendisi yerine getirdi. Almanya’da yabancılar dairelerinin her birinde Türk devletinin hazırladığı bir isim listesi var. Çocuğunuzu kaydetmeye gittiğiniz zaman o listeye bakılarak, çocuğa isim verilip verilmeyeceğine karar veriliyor. Tüm bu ağır yönelimler karşısında Kürt halkı çok onurlu bir şekilde karşı duruş sergiledi. Yasağın ilk gününden, günümüze kadar Kürtler çok onurlu bir duruş sergiledi. Ki, bu sadece bizim söylemimiz ve gözlemimiz de değil. Örneğin Federal İstihbarat Dairesi’nin açıklamaları var. Örneğin, kendileri rakamları nasıl çıkarıyorlar bilmiyoruz ama bunu bile alsak şöyle bir ibare geçebiliyor: “Yasağa kadar PKK’nin üye sayısı 6000-6500 idi. Gelinen aşamada ise bu rakam 13000-13500 civarındadır”. Bu söylem bizzat istihbarat örgütlerinin verdiği raporlarda var. Bu örnek bile yasağın geçersiz kılındığını ortaya koyuyor. Bundan dolayı Kürt halkının özgürlüğüne olan tutkusunu saygıyla selamlamak gerekiyor.
Alman devletinin kriminalize ve baskı politikası Kürtlerde nasıl bir etki bıraktı?
İnsanların bir kısmında kırılmalar da oldu. Bazılarında psikolojik travmalar da yaşandı. Elbetteki birçok sıkıntı yaşandı. Ancak bütün bunlara karşın görkemli karşı duruşlar daha önplana çıktı. Örneğin, Ulm derneğimizde bir yurtsever; “Biz bu derneği yasakladık. Bu derneğe her giriş çıkış sana bin Mark’a mal olur” şeklinde tehdit ediliyor. O insanımız ise aynı gün 18 defa derneğe girip çıkıyor, 18 bin Mark cezayı göze alıyor. Bu öyle sıradan bir şey değil. Diğer bir Kürt yurtseveri ile bir hakim arasında şu diyalog geçiyor:
“Hakim bey ‘Bijî Serok Apo’ sloganının ceza nedir.”
“Bin Mark”
“O zaman sen bin Mark daha yaz, Bijî Serok Apo”.
İşte bunlar da oldu. Ancak yer yer haklarını tam olarak bilememeden kaynaklı, yer yer parçalanmış aile yapısından dolayı bir kısım insanımız elbette geri adım attı. Ama bu uygulamalar kime yapılsaydı, tahmin ediyorum ki, çok daha fazla sonuç alırlardı. Halen de zulüm çarkı dönüyor. Zulüm politikaları çerçevesinde, halen bir insanımıza günde 2 defa imza verme zorunluluğu getirilebiliyor.
20 yılını dolduran yasak sırasında sizi en çok etkileyen olay veya davayı sorsam...
Biz 1997 yılında Almanya’nın 26 büyük kentinde, 20 günlük bir otobüs turu düzenlemiştik. Amaç bu yasağın anlamsızlığını göstermek ve bu yasağın kaldırılmasını sağlamaktı. O eylemle Almanya’nın PKK’ye karşı savaşan bir devlete sınırsız destek sunmasının yanında PKK’nin onurlu direnişine sahip çıkan insanlarımızı cezalandırmasına son vermesini talep ediyorduk. O eylemimizin adı ‘Yasak Değil, Diyalog’du. Kürt tarafıyla diyaloga geçip, çözüm yolları aranabilir demiştik. Otobüs eyleminde Almanya’nın değişik yerlerinde çok değişik manzaralarla karşılaştık. Onun dışında birey olarak yaşadığımız şeyler çok önemli değil. Bu eylemin üzerimde çok büyük bir ağırlığı vardı. Bu duyguyu halen yaşadığımı söyleyebilirim. Yasağın eksiksiz uygulandığı bir dönemde o eylemi, Berlin’de başlatıp, Hamburg’ta bitirdik.
1996 Dortmund’da yapılması planlanan yürüyüş, son anda yasaklandı. Bu yasağı da Kürtler tanımadı ve ülke çapında bir anda eylemler gelişti. O eyleme dair paylaşacaklarınızı merak ediyorum?
96 Mart ayında hem Halepçe Katliamı’nı protesto etmek, hem de Newroz’u kutlamak için bir etkinlik yapılacaktı. O eylemin tüm hazırlıklarında bizzat ben ve Doğu Kürdistanlı Ali Qazî ile birlikte yürütüyorduk. Son güne kadar en ufak bir sorun yokken bir anda Alman devleti kıyameti kopardı. Ama Kürtler bunu asla kabul etmedi. Kürtlerin tutumunu şu mantıkla özetlemek mümkündü: “Bu mantığa sahip olan sizlere teslim olmayız, biat etmeyiz.” İşte bu düşünceyle Kürtler o gün Almanya’nın her yerinde bu mantığı boşa çıkaran eylemler yaptı. Kürtler yürüyüşünü de yaptı, mitingini de yaptı öyle dağıldı. 96’daki bu olay Alman devletine karşı büyük bir ders oldu. Ama, devletlerarası bir konsept olan yasak mantığından Almanya vaz mı geçti? Tabii ki hayır. Bugün halen intikam alırcasına kendi hukukunu, evrensel hukuku, BM ve AB kriterlerini ayaklar altına alıyor.
Yasağın 20. yılında 16 Kasım’da Berlin’de bir yürüyüş yapılacak. Organizeyi Kürt dostu Alman kurumları yürütüyor. Bu bile yasağın anlamsızlığını göstermiyor mu?
Bu yasaktan dolayı rahatsızlık duyan kesimlerin yaklaşımlarını saygıyla selamlıyoruz. Tabi ki biz de bütün gücümüzle katılacağız. Eylemin öncülüğünü yapan TATORT Kurdistan (Olay Yeri Kürdistan) isminde son 5 yıldır Almanya’da pratik çalışmalar yürüten kurum öncülük yapıyor. Tüm ilerici demokrat ve devrimcilere çağrıları da var. Kürtler de elbette 16 Kasım’da yapılacak olan bu eyleme katılacak. Eylemin şiarı da çok önemli: “Barış Sürecini Destekleyelim, Yasağı Kaldıralım!” Böylesi çok anlamlı ana slogan da seçilmiş, birçok kesim de bilgilendirilmiş. Dolayısıyla bizler de çok yaygın bir şekilde bu yürüyüşe katılacağız. 16 Kasım’daki bu yürüyüşün 100’e yakın ilk imzacısı var. Yine yüzlerce de destekleyeni var. Amaç, bu keyfi uygulamaları, Almanya’nın ilerici ve demokrat çevreleri ile birlikte kaldırabilmek. Demokrat çevreler de bu keyfi uygulamlara tepki gösteriyor, buna karşı bizzat rahatsızlıklarını dile getiriyorlar.
YARIN: Yasak Kürt basınını nasıl etkiledi?
Gazeteciler nasıl mağdur edildi?
SÎDAR DÊRSİM
Ben de PKK’liyim
2001 yılında Avrupa ve Türkiye’de "Ben de PKK’liyim” imza kampanyası düzenlendi. Kampanyaya 152 bin kişi katıldı. Almanya’da toplanan imzalar Almanya federal ve eyalet meclislerine iletildi. Almanya Parlamento Başvuru Komisyonu, ‘PKK ve KADEK’in ülkenin iç güvenliği için tehlike oluşturduğu’ iddiasıyla dilekçeleri reddetti. Başvuruya 13 Haziran 2002 tarihinde yanıtlayan Komisyon Başkanı Heidemarie Luth, Mayıs 2002’de ‘AB terör örgütleri listesi’ne alınan PKK’nin Almanya’nın iç güvenliği için tehlike oluşturmayı sürdürdüğünü savunarak, talebi reddettiğini açıkladı. Yasağın kaldırılmamasının İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan raporlara dayandırıldığını vurgulayan komisyon, benzer bir başvurunun 1998 yılında da komisyonda ele alındıktan sonra reddedildiğini hatırlattı.
PKK’ye karşı tavrın değiştirlimesi, Kürt sorununda demokratik çözümü destek amacıyla toplanan imzalar ardından büyük bir kriminalizasyon dalgası başlatıldı. PKK yasağını reddettikleri gerekçesiyle yüzlerce Kürt, Almanya Dernekler Yasası'nın 20nci maddesi gereğince sorgulandı, tutuklandı, ceza aldı. Bu kampanyaya imza atanlar, Alman vatandaşlık başvurularında, oturum hakkının uzatılmasında, yerleşim hakkının izninde çeşitli engeller ve retlerle cezalandırıldılar. Kürtler daha sonra da "Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'a özgürlük" talebiyle milyonların desteklediği kampanyalara, eylemlere imza attı.
Tehlikeye atılmayan ortaklık
Tüm Kürt kurumları Almanya’nın kamu düzenini tehlikeye atmakla suçlayan Alman hükümetinin yasak gerekçesinde şu ifadeler dikkat çekiyordu: "Hem Türkiye’de hem de Almanya’da PKK ve sempatizanları kamu düzenine zarar vermekte. Barış içinde yaşayan Türklerin ve Kürtlerin ilişkilerini, Kürt-Türk ilişkilerini zedelemekte. Buna bağlı olarak Federal Almanya ile Türk hükümeti arasındaki ilişkiler de zedelenmekte. Alman Dışişleri siyasetinin samimiyetini korumak ve değer verilen, önemli müttefik olan Türkiye devletinin güvenini korumak için artık PKK faaliyetleri tolore/ kabul edemez…."
Türkiye’ye tarihten beri hep arka çıkmış, silah ve ticari dostluğundan vazgeçmemiş Almanya’nın endişesi kuşkusuz bu ilişkilerinin zedelenmesiydi. Dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Almanya’nın en büyük alıcısı ise Türkiye.
Aynı zamanda NATO savunma doktrini çerçevesinde Türkiye’ye milyarlarca dolar parasal yardımda bulunan Almanya bununla da yetinmeyip eski doğu Alman ordusunun envanterinden yüzlerce tank, 250 bin kalaşnikov ve saldırı amaçlı silahlar ile 100 milyonun üzerinden kurşun/mühimmat vermişti. Beşiri’de Alman yapımı BTR-60 tankının ardında HPG gerillalarının cesetlerinin sürüklendiğini gösteren fotoğraflar, hem Kürdistan’daki savaşın kirli yüzünü hem de bu savaşa Almanya’nın verdiği desteği deşifre ediyordu.