İltica yasasında korkutucu adım

Toplum/Yaşam Haberleri —

Mülteciler/ foto:AFP

Mülteciler/ foto:AFP

  • AP sığınma başvurusu reddedilenlerin AB dışındaki merkezlere gönderilmesini öngören geri gönderme tüzüğünü kabul etti. Tüzük, Almanya’nın iltica yasasındaki ‘reformuyla’ birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo net: Avrupa mülteciliği kağıt üzerinde bırakıp pratikte imkansızlaştırıyor.
  • Berlin içerideki kilitleri vururken, Avrupa Parlamentosu o kilitli kapıların ardındaki insanları kıtanın binlerce kilometre uzağına, haritadaki boşluklara fırlatacak sürgün aşamasını başlattı. Artık insanları geri göndermekten değil, daha önce hiç görmedikleri bir ülkeye postalamaktan söz ediliyor.

ROJHAT AZADÎ/BERLİN

Avrupa Parlamentosu, 27 Mart 2026'da, sığınma başvurusu reddedilen kişilerin AB dışındaki merkezlere gönderilmesini öngören “Geri Dönüş Yönetmeliği”ni kabul etti. 389 “evet”e karşı 206 “hayır” oyu ile geçen bu karar, AB’nin göç ve iltica politikasında önemli bir dönüm noktası oldu. Artık ilticası reddedilen mülteciler, hiç bilmedikleri ülkelere sınır dışı edilebilecek. Sosyal Demokrat Avrupa Parlamenteri Cecilia Strada, oylama gecesi durumu şöyle özetledi: "Artık insanları geri göndermekten değil, daha önce hiç görmedikleri bir ülkeye postalamaktan söz ediyoruz."

Almanya Federal Meclisi (Bundestag) ise 27 Şubat 2026'da “Ortak Avrupa İltica Sistemi” (GEAS) yasasını kabul etti. 309 oyla geçen bu yasa, sığınmacıların ülke içinde hareket edemeyeceği, yeni tecrit kamplarının kurulmasını öngören bir adım oldu. Yani Berlin, içerideki kilitleri vururken, Avrupa Parlamentosu aynı zamanda bu insanların kıtanın binlerce kilometre uzağına gönderilmesini sağlayacak bir mekanizma başlattı.

Dublin Merkezi: Almanya içindeki durak

Sığınmacıların Avrupa dışına gönderilmesinden önce, süreç Almanya içinde test ediliyor. Brandenburg eyaletindeki Eisenhüttenstadt’ta bulunan Dublin Merkezi, bu kapalı devrenin laboratuvarı olarak işliyor. Resmi belgelerde “İkincil Göç Merkezleri” (Sekundärmigrationszentren) olarak geçen bu merkezlerde nakit para akışı tamamen kaldırıldı. Bürokrasi, insanın dünyayla kurduğu bağı üç temel nesneye indiriyor: yatak, ekmek ve sabun.

İltica başvurusu reddedilenlerin kamp dışına çıkması fiilen yasaklanırken, işlemleri sürenler sadece günün belirli saatlerinde, akşam 22:00’den önce sokağı görebiliyor. Geceleri odalara giren el feneri ışıkları ve sürekli polis kontrolleri, burayı bir mülteci kampından çok, iradenin sistemli olarak kırıldığı bir “yorma makinesi”ne dönüştürüyor.

Tecridin en sert hali

Mesele sadece Avrupa’nın dayattığı kurallar değil. Mülteci hakları örgütü PRO ASYL’in yasa taslakları üzerinden gösterdiği gibi, Alman hükümeti Avrupa’nın belirlediği asgari standartlarla yetinmedi. Tecridi en sert haliyle (“mit voller Härte”) ulusal hukuka geçirdi. Aileler ve refakatsiz çocuklar için sağlanan istisnalar yasadan çıkarıldı. Artık sınır işlemleri boyunca 24 aya kadar varabilen idari gözetim (Abschiebehaft), yani hapis cezası, çocuklar için bile otomatik bir uygulama haline geldi.

Berlin’in içerideki bekleme odalarını inşa etmesinden bir ay sonra, Avrupa Parlamentosu sığınmacıları bu odalardan tamamen dışarı atacak mekanizmayı kurdu. Münih Havalimanı'nın alt katındaki idari masada duran kalın harfli bir ret kararı, eskiden hukuki bir sürecin başlangıcıydı. Avukat tutulur, mahkemeye başvurulur ve hakim dosyayı inceleyene kadar ülkede kalınırdı. Yeni Geri Dönüş Yönetmeliği ise o mahkeme salonunun kapısını içeriden kilitledi. Artık hukuki itirazların otomatik durdurucu etkisi (aufschiebende Wirkung) yok. Polis memurunun takvimi, adaletin hızından daha geçerli. Uçak, hakim dosyayı bile açmadan havalanabilir.

Yunanistan mülteciler /foto:AFP

Taliban ile anlaşmaya da hazır

“Return Hubs” (geri gönderme merkezleri) adı verilen sistemle sığınmacılar, hayatlarında hiç ayak basmadıkları üçüncü ülkelere gönderilebilecek. Örneğin, Suriye veya Irak’tan yola çıkan bir kişi, kendini bir anda Uganda’daki bir kampta bulabilir. Afganistan'a zorla geri dönüşleri organize edebilmek için Taliban gibi tanınmayan yapılarla diplomatik temas kurulması bile yasada öngörülüyor. Avrupa, kiminle el sıkışacağı konusunda sınırları tamamen kaldırmış durumda.

Devlet, sığınmacının kendisini hiç bilmediği bir ülkeye götürecek uçağa “aktif işbirliği” ile binmesini talep ediyor. Bu işbirliği sadece fiziki itaat değil; yasalar, polise rıza aranmaksızın sığınmacının akıllı telefonuna el koyma ve dijital verilerini tarama yetkisi veriyor. Mahremiyet, artık sığınmacılar için bir lüks.

Bedenini ve dijital hafızasını zorla teslim etmeyenler ise açlık ve yoksunllukla terbiye ediliyor. Alman Anayasa Mahkemesi (BVerfG), insan onuruna yakışır yaşam standardının göç politikası aracı olarak kesilemeyeceğine defalarca hükmetmişti. Ancak yeni yasalar, Anayasa Mahkemesi’nin bu çizgilerinin etrafından ustalıkla dolanıyor. Hukuk artık adaleti sağlamak için değil, lojistiği hızlandırmak için işliyor.

Sığınmacılar için başka bir hukuk

Almanya’nın uyguladığı sistem, insanı salt bir lojistik faturasına indirgeyen bir “ikili paradigma”nın karanlık yüzünü ortaya koyuyor. Federal Meclis, GEAS yasasını onaylarken, devlet daireleri “Fırsat Kartı” (Chancenkarte) ve yeni Vatandaşlık Yasası (StAG) ile getirilen kolaylıkları kutluyordu.

Almanya, ekonomisinin ihtiyaç duyduğu mühendis ve uzmanlar için pasaport süreçlerini kısaltıp entegrasyonu bir Ermöglichungsrecht (olanak sağlama hukuku) olarak tanımlarken, ekonomik olarak “faydasız” gördüğü sığınmacılar için hukuku bir Gefahrenabwehrrecht (tehlike savuşturma hukuku) haline getirdi.

Pratikte bu, devletin sınır kapısına kurduğu ayıklama bandının insanı bir hak öznesi olarak değil; ya fabrikaya sokulacak bir kaynak ya da hapsedilip çöle gönderilecek bir maliyet kalemi olarak tasnif etmesi anlamına geliyor.

Sekiz yıllık pusu ve yıkılan duvar

Tüm bu yalıtım ve sürgün mimarisini mümkün kılan asıl kırılma ise Strasbourg’un klimalı koridorlarında yaşandı. 26 Mart 2026’da çöken şey sadece bir sığınma tüzüğü değildi.

Avrupa Halk Partisi’nin (EVP) farklı sağ partilerden oluşan üç aşırı sağ fraksiyonla kurduğu gizli WhatsApp grubu, kıtanın siyasi fay hatlarını sessizce yeniden çizdi. AfD’nin ESN fraksiyonu, Meloni’nin EKR’si ve Orbán ile Le Pen’in PfE fraksiyonundan dört milletvekilinin yüz yüze buluşması, ardından ekrana düşen teşekkür mesajı, sekiz yıllık siyasi pusu hazırlığının son perdesiydi.

Avrupa Komisyonu 2018’de çok daha ılımlı bir geri dönüş yönergesi hazırladığında, EVP’li Nadine Morano metni komisyonda bilinçli olarak bloke etmişti. Hesap basitti: Daha sağa kayacak bir parlamentonun geleceğini görmek ve siyasi zamanı satın almak. Hesabı tuttu. 2024 seçimlerinden sonra sağa kayan mecliste, Morano’nun yıllarca beklettiği taslak, bugün Avrupa dışındaki çöllere kurulacak merkezleri ve çocukların hapsedilmesini içeren ağır bir yasa haline geldi. Siyaset, insan bedenini zamanın ve aşırı sağın büyümesine yatırım yapan bir borsa kağıdı gibi kullandı.

Brandmauer aslında yıkıldı

Kağıt üzerinde kurban edilen sığınma hakkıydı ama asıl çöküş, merkez siyasetin aşırı sağla arasına çektiği son sınır hattında yaşandı. Şansölye Friedrich Merz ve Bavyera Başbakanı Markus Söder, iç politikada aşırı sağcı AfD ile asla çalışmayacaklarını ilan ederek ördükleri meşhur “yangın duvarı” (Brandmauer), Brüksel’de bir kazaya kurban gitmedi, bilinçli bir siyasi iş bölümüyle yıkıldı.

Berlin ve Münih’teki mikrofonlara karşı yüksek perdeden yapılan itirazlar, o WhatsApp grubunun kurulmasını engellemek için değil iş birliğini görünmez kılmak için kurulan bir tiyatroydu.

Oturumlarda gerçekleşen oy birliği, basit bir parlamento aritmetiği değil merkezin aşırı sağa kayıtsız şartsız teslimiyetiydi. Birkaç yıl önce yalnızca AfD, Le Pen veya Orbán’ın miting meydanlarında duyulan, siyasetin “marjinal” kabul ettiği “Avrupa dışı kamplar” ve “24 aylık hapis” fantezisi, bugün bizzat merkez sağın (EVP) oylarıyla Avrupa Birliği’nin resmi tüzüğüne kazındı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.