Anadilimizi, insanca yaşama hakkımızı hatırlatmak, bu temel haklarımıza ilişkin taleplerimizde haklı olduğumuzu halka göstermek, iktidara kabul ettirmek için açlık grevi yapmak zorunda kalmak. Varız demek için ölmeyi göze almak yani… Garip, ama bizim gerçeğimiz bu.
T.C zindanlarındaki on bin KCK'li esirin ölüm orucuna dönüşen eylemleri sonucunda ve şükür ki ağır kayıplara varmadan anadilimiz ve değerlerimiz olduğuna "ikna" edebildik iktidarı…
Bu sonucun, iktidarın ve hatta bu hakları sahiplenen pek çok "aydın"ın (vicdan ve akıl sahibi olanları tenzih ederek) vicdanlarının harekete geçmesi ile bir alakasını kuramıyorum ben. Annem, benzer durumlar için "imanım korku" der.  Nitekim, korku öylesine ağır bastı ki, dünyasını başına yıkacaklar diye, Kürtlerin taleplerini kabul etti iktidar. Kimi "aydın"lar, iplerin kopması durumunda yaşanacak felaketin korkusunu iliklerinde hissetti. Ve bu güne kadar yapmadığı kadar "anlayışlı" ve "sahiplenen" bir noktada durdu, anadil ve Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması meselesine. İlk defa iktidarın, yasaların korkusunun üzerine çıktı Kürtleri kaybetmenin, Kürtlerle sahiden düşman olma olasılığının korkusu.
MHP'nin ve Erdoğan’ın içi boş saldırgan söylemlerini bir kenara bırakırsanız kimse sevmedi Kürtlerin barıştan vazgeçme ihtimalini…
Evet, ramak kalmıştı kopuşa. Biraz daha diretseydi iktidar, kalıcı barışı değil ama kalıcı kopuşu başlatmış olacaktı.
Nitekim açlık grevinin bitirilmesi süreci bu düşünceyi teyit etti. Süreç gösterdi ki; keyfiyetten engellenen anadilde savunma hakkının ve uygulanan İmralı tecridinin lafzını aşan amacına karşılık, açlık grevinin talepleri de lafzını aşan hedeflere sahipti.
Ve eylem tamda bu lafza takılmadan işin özünü hedeflemişti. Bu yüzden anadilde savunma hakkına ilişkin yasal düzenleme daha kesinleşmeden, avukatlar İmralı’ya gitmeden açlık grevi son buldu.
Çünkü hem taleplere ilişkin yasal düzenlemelerle ilgili devam eden çalışmalar, hem İmralı’da başlayan görüşmeler, Kürtlerin hak ve iradelerine konan yasakların son bulması yoluna girildiği anlamını veriyordu…
İnsanca yaşamak için ölümüne girilen bu mücadeleden kazanımla çıktı Kürtler. Ancak iktidar ve ırkçı halk kesimi bu kazanımı sadece korkularından kabul ettiler, yani kaybettiler.
Yoksa ne vicdanlarında ne bilinçlerinde bir değişim, bir insanilik gelişmedi. Evlatlarını, kurbanlık koyunlar gibi kınalayıp, 'vatan sağ olsun' diyerek askere gönderen anne babaların, TV ekranlarına yansıyan görüntülerini ki bir cinnet haliydi, hiç kimsenin unutmaması gerekiyor. Zira halkın yüreğine beynine ekilen faşist tohumların ispatı onlar. İktidar onları barışa tehdit olarak hep bir yerlerde tutacak, kinlerini besleyecek, büyütecek.
Bunu hatırlatma ihtiyacı duydum, çünkü varım demek için ölüme yatmanın ötesi yok. Bir halkın bundan öte tahammülü olamaz. Ve korkuyla kabullenilen bir durumun devamlılığı, ancak bu korkunun devamlılığı ya da sistem kodlarında ve halkın bilincinde barış, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik bilincinin yer bulması ile mümkün olabilir. Kazanımın kalıcı kılınması yanında, korkunun kolunda barışa girilemeyeceğine göre ve tercihan, bu bilinç gelişimine katkı sağlayacak bir yol bulunabilir mi diye, bir kez daha ve daha inatla düşünme zamanıdır.