
AKP hükümeti, İmralı'da yaklaşık 3 yıl süren görüşme ve diyalogların
ardından Dolmabahçe Mutabakatı'yla kalıcı çözümün önünün açılması
noktasında atılan tarihi adımı inkar edip savaşı daha da
derinleştirirken, bu süreçte devreye koyduğu savaş konseptinin en önemli
ayağını da İmralı'daki tecrit koşullarını ağırlaştırarak, tecrit içinde
tecridi derinleştirmek oldu. 2013 yılının ilk günlerinde BDP'li
milletvekillerinin İmralı'ya gidişiyle başlayan ilk görüşmeler, PKK
Lideri Abdullah Öcalan'ın büyük çabasıyla kalıcı barışın sağlanması
noktasında önemli aşamalara ulaştı. Ancak hükümet yaklaşık 2 yıl süren
bu görüşmelerde çözümün geliştirilmesi noktasında tek bir somut adım
dahi atmadığı gibi İmralı'da varılan mutabakatları da hayata geçirmedi.
HDP İmralı Heyeti'nin en son 5 Nisan 2015'te İmralı'ya giderek,
gerçekleştirdiği görüşme son görüşme oldu. AKP'nin savaşla birlikte
derinleştirdiği tecrit koşulları daha da ağırlaştı ve Öcalan'dan bir
yıldır herhangi bir haber alınamıyor.
İmralı heyetiyle birlikte aile görüşleri de yapılamazken, 27 Temmuz
2011'den bu yana da avukat görüşleri hükümet kararıyla engelleniyor.
Öcalan'ın komploya ilk yanıtı: Barış ve kardeşlik tek doğru yoldur
Öcalan, İmralı'da ağır tecrit koşullarında tutulduğu 17 yıllık süre
içerisinde de dönem dönem derinleştirilen tecrit koşullarına rağmen
çözüm çabasını geliştirmekten yana tavır koydu. Ancak hükümet, her
defasında olduğu gibi demokratik çözüm süreciyle birlikte ortaya konulan
barış çabalarını bir kez daha boşa çıkardı. İmralı'daki tecridin
derinleştirildiği her dönem ise Türkiye'nin Kürt sorununda bir kez daha
çözümsüzlüğün dayatıldığı dönemler oldu. Devletin yıllardır İmralı'da
hayata geçirdiği tecrit içinde tecrit koşullarına rağmen Öcalan, iğneyle
kuyu kazar gibi çözüm arayışlarını sürdürdü. Uluslararası komploya
karşı ilk yanıtını da Türkiye'ye getirildiği anda "Barış ve kardeşlik
tek doğru yoldur. Bundan sonra mücadelemi bu temelde yürüteceğim
kesindir" olarak belirten Öcalan, İmralı'da tecrit içinde tecrit
koşullarında tutulduğu bugüne kadar da yani 6 bin 256 gün boyunca bu
çabasını sürdürdü. Ancak her defasında Öcalan'ın bu arayışlarına devlet
çıkar temelinde yaklaşarak, bir yandan saldırı konseptini devreye koydu
bir yandan da bunun bir parçası olarak tecridi derinleştirdi.
İmralı'daki 'özel konsept' bugünde sürüyor
Öcalan'ın 16 Şubat 1999 günü İmralı'ya getirilmesiyle birlikte buradaki
cezaevinde "özel konsept" devreye konularak, bugüne kadar sürdürüldü.
Öcalan'ın İmralı'ya getirilmesiyle birlikte İmralı Yarı Açık
Cezaevi'ndeki tüm tutsaklar cezaevinden çıkarıldı ve İmralı adeta ikiye
ayrıldı. Cezaevinin hemen çevresi "Kırmızı" hat olarak tanımlanırken,
diğer bölümler ise "Yeşil hat" olarak belirlendi. İmralı'daki tüm
binaların yer aldığı "Yeşil Hat"ın çevresi "güvenlik" gerekçesi ile
elektronik tellerle örüldü. Deniz Kuvvetleri'nin koruması altına alınan
adada yaklaşık bin asker sabit olarak görev yapmaya başladı. Aynı dönem
adaya 55 kamera yerleştirilerek 24 saat aralıksız izleme uygulamasına
geçildi. Öcalan'ın İmralı Adası'na getirilmesinin ardından bir güvenlik
sistemine çevrilen İmralı Cezaevi'nde ilk olarak tüm yetkiler Anayasa ve
yasaya aykırı olarak Adalet Bakanlığı'ndan alınarak Başbakanlık Kriz
Yönetim Merkezi adına Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosu'na
devredildi. Bunun ardından da İmralı ve çevresi 2. derece kara, deniz ve
hava açısından "Askeri yasak bölge" ilan edildi. İmralı bu
uygulamalardan sonra devletin özel politikalarının uygulandığı bir adaya
dönüştü.
Tecrit içinde tecrit devreye konuluyor
Öcalan'a yönelik tecrit uygulamaları da ilk günden itibaren devreye
konulmaya başlandı. İlk olarak yayınların kısıtlanması ve sürekli izleme
olarak hayata geçirilen tecritle birlikte hücresinde kamera sistemiyle
gözetim altında tutulan, mazgal kapısından saat başı kontrol edilen
Öcalan'a normal şartlar altında bütün tutuklu ve hükümlülere tanınan 10
dakikalık telefonla konuşma hakkı engellendi. Gazete ve dergilerden
kendisi ve Kürt siyasetiyle ilgili yazı ve resimler kesildikten sonra
sınırlı bir şekilde verildi. Öcalan ile aynı ortamda bulunan askerlere
ise hiçbir şekilde Öcalan ile konuşmamaları talimatı verildi.
Havalandırma hakkı hem sınırlı hem de cezaevi yönetiminin taktirine
bırakılmış bir uygulama olmaktan öteye gitmedi.
Avukat görüşleri her defasında bahanelerle engellendi
Öcalan'ın yargılanma süreciyle birlikte avukat görüşmeleri de yapılmaya
başlandı. Görüşmeler ilk zamanlarda katı uygulamalar ile gerçekleşti. 25
Şubat 1999 tarihinde yapılan ilk avukat görüşmesinin ardından 11 Mart
1999 tarihinde ikinci avukat görüşmesi gerçekleştirildi. Avukat
görüşmelerinin başlaması ile birlikte görüşmelere dayanarak disiplin
soruşturmaları ve hücre cezaları devreye sokuldu. Öcalan, avukatları ile
1999'da 60, 2000'de 37, 2001'de 40, 2002'de 35, 2003'te 21, 2004'te 25,
2005'te 14, 2006'da 22, 2007'de 29 kez görüştürüldü. 2008-2010 yılları
arasında ise görüşmeler 66 kez engellendi. Görüşmelere engel olarak ilk
günden itibaren "Hava muhalefeti", "koster arızası" gibi gerekçeler
gösterildi. 27 Temmuz 2011'den bu yana ise hükümet kararıyla
avukatlarıyla görüştürülemeyen Öcalan'ın avukatlarının yaptığı 409
başvurusu "koster bozuk" ya da "hava muhalefeti" gerekçesiyle
gerçekleştirilmedi. Aynı yıl 22 Kasım'da Öcalan'la görüşmeye giden tüm
avukatlar "KCK" adıyla düzenlenen siyasi soykırım operasyonların
tutuklandı.
Türkiye CPT'nin tavsiyelerini yerine getirmedi
Öcalan'a dönük uygulanan tecrit birçok kez İşkenceyi Önleme Komitesi'nin
(CPT) gündemine de taşındı. CPT ise ilk incelemelerini 27 Şubat-3 Mart
tarihleri arasında gerçekleştirdi. Ziyaretin ardından CPT tarafından 49
maddelik bir rapor oluşturarak, Öcalan'ın gözaltı sürecinde yaşananlar
dahil, birçok konuda yaşadıklarına ilişkin dönemin hükümetine
tavsiyelerde bulunuldu. İkinci ziyaret 2001'de "Kosterin bozuk" veya
"Hava muhalefeti" gerekçeleri gösterilerek avukatların müvekkilleri ile
haftalarca görüştürülmemesi üzerine 16-17 Şubat 2003 gerçekleşti.
Öcalan'a uygulanan izolasyonun son bulmasının gündemleştirildiği CPT
raporunda, Öcalan'ın avukatları ve ailesi ile yapılan görüşmelerin
çeşitli gerekçelerle engellenmesinin giderilmesi noktasında tavsiyeler
yer aldı. CPT'nin 19-22 Mayıs 2007 tarihlerinde Öcalan'ın zehirlendiği
iddialarının gündeme geldiği dönemde ve 2010'da açıklandığı son
raporunda İmralı'daki mevcut durum karşısındaki uyarıları ve önerileri
de bütünüyle yerine getirilmedi.
Görüşmelere hukuksuz bir şekilde kayıt altına alınmaya başlandı
İmralı'da yapılan hukuksuz uygulamalar bunlarla sınırlı kalmadı.
Öcalan'ın Türkiye'nin mevcut yasalarındaki "Avukatların savunmaya
ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleri ile yaptıkları konuşmaların
kayıtları incelemeye tabi tutulamaz" maddesine rağmen, bu hak Öcalan'a
hiçbir zaman uygulanmadı. Avukat görüşmelerine ilişkin İmralı'da
uygulanan yöntemlere eklenen düzenlemeler ile görüşmelere cezaevi
yetkilisi sokulmaya başlandı. Bununla da sınırlı kalınmayıp, avukat
görüşmelerini de sürekli olarak kayıt altına aldı.
Öcalan: Tüm koşullara rağmen direneceğim
İmralı'daki tecritle birlikte Öcalan'ın sağlık durumu da her dönem
gündemde yerini aldı. Tecrit ve iklim koşulları, insan sağlığı üzerinde
büyük tahribatlara yarattığı için Öcalan'ın sağlık koşullarında da ciddi
rahatsızlıklar yaşanmaya başlandı. Mart 2007'de Öcalan'ın avukatları,
saç telleri üzerinden yaptıkları inceleme sonucunda müvekkillerinin
zehirlendiğini açıklamaları gözleri İmralı'ya ve Öcalan'ın sağlık
durumundaki gidişata çevirdi. Bulunduğu odanın mimarisinin çok kötü
olduğunu ve karbondioksitin oranının yüzde 75 olduğunu belirten Öcalan,
avukatlarına Başbakanlık, Tabipler Odası, İşkenceyi Önleme Komitesi
(CPT) ve AİHM'e gerekli başvurular yaparak zehirlenme riskine karşı
inceleme yapmaları için girişimde bulunmaları gerektiğini söyledi.
Kendisine karşı zehirleme gibi bir yönelim olabileceğini belirten
Öcalan, bu uygulamalara karşı "Tüm koşullara rağmen direnmeye devam
edeceğim" dedi.
Yaşanan bu gelişmelerin ardından 7 Mart 2007 tarihinde avukatları ile
gerçekleştirdiği görüşmede sağlık durumu ile önemli açıklamalarda
bulunan Öcalan, İmralı Adası'na aralarında birisi profesör iki doktorun
gelip açıklamalarda bulunduğunu söyledi. Heyetin kan, idrar ve saç
örneği aldığını açıklayan Öcalan, tutulduğu odanın bir yıl önce
boyandığını ve zehirlenmenin duvar boyalarından kaynaklanmış
olabileceğine işaret etti.
Bu kez fiziksel işkence
Öcalan'a yapılan uygulamalar bununla da sınırlı kalmadı. Öcalan'a 2008
yılının Temmuz ayında bu kez de fiziki yönelimde bulunuldu. Saçları
kendi isteği dışında kazıtılarak fiziksel işkence uygulanan Öcalan, Ekim
2008 tarihinde "tabutluk" olarak nitelendirdiği hücresinde arama
yapılmak bahanesiyle yere yatırıldı ve hücresi arandı. Öcalan,
cezaevinin bu uygulamasına karşı, "Saçlarımı kazıttılar. Devlet, bunu
'Biz istediğimiz zaman seni kontrolde tutarız, istediğimizi yaparız, sen
bizim elimizdesin, 24 saat kontrolümüzdesin' mesajını veriyor" dedi.
Tutuklu bulunduğu süre içerisinde Öcalan'a dönük tüm bu yönelimler, Kürt
halkında büyük öfke yarattı. Bununla birlikte Öcalan'a bu tür
yönelimler bulunması Kürt sorununda çözümsüzlüğü daha da
derinleştirmekten bir sonuç yaratmadı.
Devlet bir kez daha Öcalan'ın kapısını çaldı
Öcalan'a dayatılan tecrit içinde tecrit koşulları her dönem Kürtlerin
öfkesini büyütürken, Eylül 2012'ye gelindiğin cezaevlerinde bulunan
binlerce PKK'li tutsak Öcalan'ın özgürlük koşullarının sağlanması
amacıyla süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine başladı. Cezaevlerinde
hayata geçirilen bu direnişin Kürdistan ve Türkiye kentlerine de
yansımasıyla birlikte devlet bir kez daha Öcalan'ın kapısını çalmak
zorunda kaldı. O dönem kardeşi ile görüşen Öcalan, açlık grevi
direnişinin rolünü oynadığını ve sonlandırılması gerektiğini belirtti.
Bu çağrı aynı gün yanıt buldu ve tutsaklar açlık grevini sonlandırma
kararı aldı.
Öcalan'dan bugünlere ilk uyarı
Kürt halkının öfkesi ve cezaevlerindeki direnişle bir kez daha Öcalan'a
giden devlete bir kez daha Öcalan çözümün gelişmesi için şans tanıdı.
Yılın sonlarına doğru devlet heyetinin Öcalan'la görüştüğü basına
yansırken, ilk kez avukat ve aile bireylerinin dışında 3 Ocak 2013'te
dönemin Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı ve Mardin Bağımsız
Milletvekili Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata
giderek Öcalan'la görüştü. Görüşmede heyete "Bu süreç önemli. Eğer
birileri bozarsa daha yaygın şiddet, ölümcül temelde bir KCK operasyon
süreci gelişir" derken, çözümün kapısının araladığı gibi devletin çözüme
gelmediği takdirde yaşanabilecekler noktasında bugünlere de işaret
etti.
Yeni mücadele dönemi: Demokratik siyaset
Heyetlerin gidişinin sıklaşmasıyla birlikte çözüm tartışmaları da daha
güçlü bir şekilde dillendirilmeye başlandı. 21 Mart 2013'te milyonların
katıldığı tarihi Diyarbakır Newrozu'nda İmralı Heyeti tarafından okunan
Öcalan'ın tarihi çağrısında "Yeni mücadelenin zemini fikir, zikir,
ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle
başlatmaktır" diyerek, yeni dönemin de formatını açıkladı. Dünya
kamuoyunda da önemli yer tutan bu çağrının ardından KCK tarafından da
"geri çekilme" kararının alınmasıyla birlikte HPG gerillalarının Türkiye
sınırlarından Medya Savunma Alanları'na çekilmeye başlaması, çözüme
dönük ilk somut adımlar oldu.
AKP çözüm sürecine kendi çıkarına dönüştürdü
Öcalan'ın sunduğu bu tarihi fırsata "oyalama" politikası ile yaklaşan
AKP hükümeti ise bu süreci tamamen kendi çıkarları doğrultusunda
sürdürmek istedi. Öyle ki İmralı'da mutabık olunan başta hasta
tutsakların derhal serbest bırakılması olmak üzere tek bir somut adım
atmadı. Bunun yerine Kürdistan'da kalekol ve karakol yapımları, askeri
amaçlı yol ve baraj inşaatların hızlandırdı. AKP'nin tüm
provokasyonlarına rağmen Öcalan'ın büyük emeğiyle yaklaşık 2 yıl boyunca
sürdürülen Demokratik Çözüm ve Müzakere Süreci'nde yine 28 Şubat
2015'te tarihi Dolmabahçe Mutabakatı ile önemli bir aşamaya geldi. Ancak
hükümet yetkilileri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bilgisi dahilinde
gerçekleşen bu ortak açıklama bir kez daha AKP hükümetinin sürece olan
yaklaşımını açığa çıkardı. Açıklamanın ardından somut adım atma
zorunluluğuyla karşı karşıya kalan AKP, "çözüm sürecini buzdolabına
kaldırarak" kendisine çıkar sağlama temelinde yaklaştığı süreci savaş
sürecine evriltti.
'AKP otoriterleşmek isterse kendini bitirir'
Öcalan'ın 28 Şubat'taki ortak açıklamadan bir gün önce heyetle yaptığı
görüşmede "Otoriterleşmek isterse kendini bitirir" dediği AKP,
çıkarlarına ulaşamayacaklarını fark ederek, başta Kürt halkı olmak üzere
tüm demokrasi güçlerine karşı insanlık dışı katliamların da dayatıldığı
bir topyekün savaş dönemini başlattı.
Hükümet Dolmabahçe'ye sadık kalırsa silahsızlanma
Önceki dönemlerde olduğu gibi savaş kararıyla birlikte Öcalan'a dönük
tecride de derinleştiren AKP hükümeti, çözüm sürecinin bir aşaması
olarak İmralı'ya gitmeleri konusunda uzlaşılan İzleme Heyeti'nin de
adaya gitmesini engelledi. Yine savaş kararıyla birlikte de HDP'nin
İmralı Heyeti'nin gidişleri de artık engellenmeye başlandı. 2015
Newroz'undan bir hafta önce İmralı'ya giden heyetin tarihi Diyarbakır
Newrozu'nda açıklaması için bir çağrı daha kaleme aldı. Açıklamada,
hükümetin Dolmabahçe Mutabakatı'na uygun hareket etmesi halinde
"silahsızlanma kongresi"nin toplanabileceği çağrısı yer aldı. Ancak
hükümet bu çağrıya karşılık mutabakatı inkar eden açıklamaları kısa süre
sonra dillendirmeye başladı.
Öcalan: Son görüşmemiz olabilir
Bu çağrının ardından HDP heyeti en son 5 Nisan 2015'te İmralı'ya
giderek, Öcalan'la görüştü. O görüşmede Öcalan'ın İmralı Heyeti'ne
"Bunlar çok ciddiyetsizler, muhtemelen bu sizinle son görüşmem olabilir.
Eğer bunlar işi çatışmaya boyutuna getirirlerse, sizi göndermezlerse
beni ölmüş bilin ve buraya da gelmeyin" dediği kamuoyuna da yansıdı.
İşte bu görüşmenin ardından da İmralı heyeti bir daha İmralı'ya
gidemediği gibi o günden bu yana da Öcalan'dan bir daha haber alınamadı.
Öcalan'dan bu günlere atıf
Son görüşmeye gelmeden önce 30 Kasım 2014'te gerçekleşen görüşmede
Öcalan'ın "Tarafların belirtilen hususlarda sürece doğru, ciddi ve
kararlı yürütmesi halinde, en fazla 4-5 ay içerisinde tüm Ortadoğu'nun
geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözüm sağlanabilir. Bu ciddiyet
ve kararlığın gösterilmemesi durumunda, bölgesel kaos derinleşir. Darbe
mekaniği devreye girer" değerlendirmesini yaptı. Bu değerlendirmeden 4
ay sonra görüşmelerin kesilmesiyle birlikte AKP'nin de topyekun savaş
konseptini devreye koyması ve sonrasında Türkiye'nin içerisine girdiği
durum bir kez daha Öcalan'ı tarih karşısında haklı çıkardı.
DİHA