
Adaya sığmayan Direniş - 1
Kürt sorununda demokratik ve barışçıl çözümünde esas muhatap olarak kabul edilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 13 yıldır Türk devleti tarafından İmralı’da esir tutuluyor. Çözüm için müzakereler ve protokollerin hazırlandığı bir dönemde hükümet kararıyla dış dünyayla tüm bağlantısı kesilen Öcalan’dan son 1 yıldır hiçbir haber alınamıyor. Geçen 1 yıllık süreçte Öcalan ile örgütü ve halkı arasındaki bağı koparmaya çalışan devlete cevabını ise Kürt halkı en son olarak Amed’de 14 Temmuz’da gerçekleşen mitingde verdi. Devlet yasağı ve terörüne rağmen sokağa çıkan onbinler “Öcalan’a özgürlük” talebinden vazgeçmeyeceğini tüm dünyaya duyurdu. Devletin tüm baskı ve ‘Öcalansız çözüm’ oyunlarına rağmen Öcalan etrafından kenetlenen Kürt halkı Öcalan’a özgürlük merkezli mücadelesini sürdürmeye kararlı olduğunu gösterdi. Kürt siyaseti de “Milyonlarca kişinin siyasi irade olarak gördüğü Öcalan Kürt halkının kırmızı çizgisidir” diyerek, Öcalan özgür olmadan Kürt sorununda çözüm kapısının aralanamayacağını vurguluyor. Son dönemlerde artan toplumun tüm kesimlerini hedef alan “KCK operasyonları”nın da devlet politikasının bir parçası olduğunu işaret eden Kürt hareketi esas hedefin, Öcalan’ın elini zayıflatarak kendi çözümünü dayatma çabası olduğunu belirtiyor.
İmralı’da 13 yıldır devam eden ancak son 1 yıldır katmerleşen ağırlaştırılmış tecridi, sonuçlarını ve çözümün yolunu; siyasetçiler, hukukçular, uluslararası kurumlar ve şahsiyetler ile KCK’li yetkililer gazetemize değerlendirdi.
Asrın Hukuk Bürosu, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik İmralı’da 13 yıldır devam eden ağırlaştırılmış tecridi “işkenceye maruz bırakma ve unutturma politikası” olarak tanımlayarak, “amaç, Kürt sorununun çözümünü tarihin karanlık sayfalarına geri göndermektir” dedi.
İmralı’da 13 yıldır devlet tarafından uygulanan özel rejime karşı direnen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan son 1 yıldır hiçbir haber alınamıyor.
Öcalan’a yönelik tecridin hükümet ve devletin Kürt sorununa yaklaşımdan bağımsız olmadığına işaret eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleriyle 1 yılı bulan “fiili görüştürme yasağı”nın “açık bir işkence uygulaması” olduğunu belirtti. Kürt Halk Önderi’nin uluslararası komplo ile Türkiye’ye götürüldüğü 1999 yılından itibaren savunmasını üstlenen Asrın Hukuk Bürosu avukatları, geçen 13 yıllık süreci gazetemize değerlendirdi.
Tarih boyunca siyasal karakteri ne olursa olsun rejimler kendileri açısından tehlikeli gördükleri şahsiyetleri çoğu zaman ada hapishanelerine göndermiştir. Ada cezaevlerine ilişkin en çarpıcı örnek kuşkusuz dünya ve Türkiye kamuoyu tarafından yakından bilinen Guantanamo’dır. Amerika’nın “terörizme karşı savaş” kılıfıyla 2002’de kullanıma açtığı Guantanamo Adası’nda Afganistan’da yakaladığı El Kaide ve Taliban esirleri tutuluyor. Buradaki mahpuslar ABD iç hukukuna göre haklara sahip olmadığından ona göre de yargılanmıyor. ABD yönetimince “savaş esiri” olarak da görülmüyorlar. Dolayısıyla 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonu’nun savaş esirlerine tanıdığı haklar da kullandırılmıyor. Uluslararası hukuka ve sözleşmelere aykırı biçimde tecrit altında tutuluyor, avukatları, aileleri ve insan hakları örgütleriyle görüştürülmüyor, sıra dışı işkencelere maruz bırakılıyorlar.
Günümüzde sık sık İmralı ile kıyaslanan Guantanamo Cezaevi’nin fikir babasının aslında İmralı olduğuna dikkat çeken Asrın Hukuk Bürosu avukatları, “İmralı Cezaevi, hukuk dışı kaçırma temelinde kurulan hukuk ve yasa dışı ön-ilk Guantanamo cezaevidir” tespitinde bulundu. Kürt Halk Önderi’nin ABD’nin başrol oynadığı uluslararası bir komployla Türkiye’ye teslim edildiğini hatırlatan avukatlar, hukuk dışı kaçırmaya ve oluşturulan İmralı rejimine başta AB ülkeleri olmak üzere dünyanın sessiz kalmasından cesaret alan ABD’nin İmralı rejimi ve uygulamalarını Guantanamo rejimine dönüştürdüğünün altını çiziyor ve ekliyor: “Bir başka deyişle hukuk dışı bir kaçırma üzerine kurulu olan hukuk ve yasa dışı İmralı Rejimi, ABD’nin uyguladığı hukuk ve yasa dışı Guantanamo rejimine benzemekten öteye ilk uygulamasıdır.”
Çürütme politikası uygulanıyor
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’ya götürülmesi ardından İmralı’nın “askeri yasak bölge, kriz yönetimi ve ağır tecrit de eklenerek zaman içinde ölüme mahkûm edilmesi veya çürütülmesi amacına uygun bir yer olarak yeniden yapılandırıldığı” na vurgu yapan Asrın Hukuk Bürosu, şu tespitte bulunuyor: “Sayın Öcalan’ın şu an itibariyle tutulduğu İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Ada Cezaevi; Mahpuslara İlişkin Evrensel Standartlar, Anayasa, Yasalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi(CPT) tavsiyeleri ile belirlenen hukuka göre değil; Adalet Bakanlığı, Başbakanlık ve Milli Güvenlik Kurulu ile birlikte yürütülen zamana yayılı çürütme politikasına göre yönetilmektedir.”
Hukuki değil siyasi rejim
Türkiye’de sadece afet, savaş, deprem gibi olağanüstü durumlarda lokal olarak bir bölgeye özgü ve belirli bir süre ile ilan edilebilen “Kriz Hali” uygulaması Türkiye yasa ve anayasasına aykırı olarak Öcalan için uygulanırken, adadaki mevcut anayasa ve yasalara aykırı uygulamalar da kriz yönetmeliği gerekçe gösterilerek meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. “İmralı Adası’nda bir hukuk rejiminden değil ancak siyasal rejimden bahsedebiliriz” diyen avukatların bu konudaki değerlendirmesi şöyle: “Türk devletiyle danışıklı bir şekilde Sayın Öcalan’a uygulanan politika, unutturma ve çürütme politikasıdır. Bunu, 12 Eylül askeri darbesinin ve MGK’nin üstünlüğünü öngören anayasanın mimarı Kenan Evren; ‘idam edilecek, ölüp gidecek bu mu iyi, hayatı boyunca çürümesi mi iyi’ sözleri daha açık bir dille ifade etmiştir.”
1 yılda 102 başvuruya ret
Bu şartlar altında olan İmralı Cezaevi’ne avukat ve ailelerin ulaşımı, görüşmeden en az bir gün evvel (aileler için üç gün evvel) Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı başvuru yapılarak gerçekleştirilebilmektedir. Görüşme günü ise aileler ve avukatlar kendi imkanlarıyla Gemlik Jandarma Komutanlığı’na başvurmakta, buradan sonra Gemlik limanından tahsis edilen bir deniz aracı ile (Tuzla gemisi) yaklaşık üç saat süren bir yolculuk ardından İmralı Adası’na götürülmektedir. Bu koşullar nedeniyle devlet yetkilileri “gemi arızası” ya da “hava muhalefeti” gerekçesini öne sürdükleri andan itibaren avukatlar ve aileler açısından İmralı Cezaevi’ne farklı bir ulaşım imkanı kalmamaktadır.
En son 27 Temmuz’da müvekkilleri Öcalan ile görüşen avukatların o tarihten bu yana geçen 1 yıllık zaman diliminde yaptıkları 102 görüşme başvurusundan bir tekinin bile gerçekleşmediğine dikkat çekerek, “tesadüf olması mümkün mü” diye soruyor: “Bu kadar uzunca bir zaman içerisinde tek bir avukat-müvekkil görüşünün gerçekleşmemiş olması, öne sürülen gerekçelerin tamamının da inandırıcılığını ortadan kaldırmıştır. Türk Hükümeti, hukuken yükümlülüklerini ihlal etmiş bulunmaktadır. Sayın Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış tecrit hali bir yıl gibi süre içerisinde ciddi boyutlarda hak ihlallerini içinde barındırdığı gibi Sayın Öcalan’ın yaşamı hakkında da bizleri endişe içerisine sokmuştur.”
Tecridi perdeleme çabası
Daha önce kısıtlı olan aile görüşü ise son 10 aydır gerçekleşmiyor. Hükümetin “aile görüşmelerinin yapıldığı dolayısıyla tecridin olmadığı” yönündeki iddialarına avukatlar şu cevabı veriyor: “Ancak bu tamamen gerçekleri ters yüz etme, ağırlaştırılmış tecridi perdelemeye çalışmadır. Sayın Öcalan ise bu durumu görmüş ve 3 veya 4 ayda bir gerçekleştirilmeye çalışılan aile görüşüne çıkmamıştır. Böylelikle ‘tecridin aslında olmadığı’ şeklinde yapılacak siyasete engel olmuş ve gerçekleri herkesin görmesini sağlamıştır.”
Avukat gelirse gemi bozulur!
“Uygulamada olan izolasyon kararı doğrudan T.C. Başbakanı Erdoğan ve hükümet tarafından verilmiştir” diyen Asrın Hukuk Bürosu, devlet yetkililerinin bu konudaki açıklamalarını hatırlatarak, bunun öyle çok da gizli değil açıktan uygulandığını ifade ediyor.
Öcalan’a yönelik fiili görüş yasağına ilişkin avukatların verdiği şu çarpıcı örnek de aslında gerçeği tarif için yeterli: “10 Ekim 2011 tarihinde Sayın Öcalan’nın ailesi adına görüşme başvurusu yapılmış ancak ‘hava muhalefeti’ nedeniyle bu talep de ret edilmiştir. Bunun üzerine 12 Ekim 2011 tarihli görüşme için (Çarşamba günü rutin avukat görüşme günüdür) 11 Ekim tarihinde iki avukat ve bir aile ferdi (Mehmet Öcalan) görüşme amaçlı birlikte başvuruda bulunmuşlardır. Aynı gün İmralı Cezaevi kurum müdürü ile Av. Ömer Güneş arasındaki telefon görüşmesinde kurum müdürü normalde avukat görüş günü olduğu halde “avukatların görüşmeye gelmemesini, sadece aile fertlerinin başvurmasını, avukatların gelmesi halinde geminin arızalanabileceğini!” belirtmiştir. Bu açık bildirim üzerine en azından ailelerin görüşebilme ihtimalini riske atmak istemeyen avukatlar ‘görüşmeye gelmeyeceklerini, ailelerin götürül- mesini’ talep etmişlerdir.”
3 maymunu oynuyorlar
Son bir yıl içinde Öcalan ile 12 Ekim 2011 tarihinde yapılan son aile görüşmesinden sonra ve 3 Şubat 2012 tarihinde avukatlarına gelen faks dışında hiçbir şekilde somut veya soyut tek bir haberleşme ya da tek bir temas, irtibat sağlanabilmiş değildir. Bu faks metninde ise izolasyon koşullarının ağırlığına işaret edilmekte, detay verilmemektedir. Bu süre içinde Öcalan’a sağlık ve hukuki koşullarını soran üç telgraf avukatları tarafından gönderildiği halde, ulaşıp-ulaşmadığına dair de bir bilgi alınamamıştır. “Bu apaçık bir trajedidir. Sayın Öcalan’ın yaşamsal ve hukuksal durumunun ne olduğu hakkında bir bilgi edinilememektedir” diyen avukatlar, müvekkilleriyle ilgili endişelerini dile getirirken, uluslararası kurumlarının sessizliğini de eleştiriyor: “İnsanlık dışı bir uygulama olan bu bir yıllık tecrit karşısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Avrupa Konseyi’nin, CPT’nin yaklaşımları kaygı verici bir boyuttadır. Sayın Öcalan ne evrensel hukuk kuralları ne de ahlak kurallarıyla açıklanabilen bir uygulama ile karşı karşıya bırakılmış ve dünyadan tamamıyla soyutlanmıştır. Söz konusu insan hak ve özgürlüklerinden sorumlu kurumlar bu tecrit karşısında üç maymunları oynamış ve halen de durdukları pozisyonlarını korumaktadırlar.”
Korsan hukuk yürürlükte
İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde dünyanın gözü önünde yerel ve evrensel hukuk hiçe sayılarak özel bir rejim uygulanıyor. 13 yıldır İmralı’da esir tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan son 1 yıldır ise hiçbir haber alınamıyor.
28 Temmuz 2011 ile 19 Temmuz tarihleri arasında avukatların Ada’ya gitmek için yaptıkları 102 başvuru da “gemi bozuk, hava muhalefeti, gemi kaptanının izinde olduğu, geminin onarımda olduğu, geminin liman başkanlığından alınması gereken evrak eksikliği” iddialarıyla reddedildi. Bir türlü tamir olamayan gemi Mayıs 2012’de onarımdan döndü ancak Haziran ayında ‘eksik evraklarını’ bekleyen gemi çalışamadan tekrar bozuldu. Avukatların en son geçtiğimiz hafta Perşembe günü Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuruya da ‘hava muhalefeti’ gerekçesiyle yine ret cevabı verildi.
13 yıldır ‘özel’ hukuk
Uluslararası bir komplo sonucu esir alınan Kürt Halk Önderi Öcalan, İmralı Adası’na konulduğu 1999 yılından itibaren ulusal ve uluslararası hukuk normlarının ötesinde siyasi ve keyfi uygulamalara tabi tutuldu. Siyasal kimliği, muhalif özelliği ağır basan şahsiyetlerin idam edildiği veya iklimsel ve çevresel koşullarıyla birlikte nemin, rutubetin, ayazın, kuşatılmışlığın tüm özelliklerini taşıyan İmralı Ada Cezaevi, Öcalan’ın götürüldüğü tarihten kısa bir süre önce İmralı Tek Kişilik Kapalı Cezaevi olarak yeniden inşa edildi ve özel güvenlik önlemleri gerektiren bir cezaevi statüsüne geçildi. Çevresi elektronik tellerle örülen adada yaklaşık bin asker görev yapmaya başladı. Adaya 55 kamera yerleştirildi ve 24 saat aralıksız izleme uygulamasına geçildi. İmralı Adası ve çevresi 2. derece kara, deniz ve hava açısından “askeri yasak bölge” olarak ilan edildi ve hemen ardından yasalara aykırı olarak İmralı Cezaevi’ne ilişkin tüm işlemlerde yetkiler, Adalet Bakanlığı’ndan alınarak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ne bağlı olan Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosu’na bırakıldı. Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yönetim/koordine görevini ise MGK Genel Sekreterliği üstlendi.
İzolasyon hep vardı
Bu düzenlemeyle birlikte hücresinde kamera sistemiyle gözetim altında tutulan, mazgal kapısından saat başı kontrol edilen Öcalan, normal şartlar altında bütün tutuklu ve hükümlülere tanınan 10 dakikalık telefonla konuşma hakkını kullanamadığı gibi gazete ve dergiler “kendisi ve Kürt siyasetiyle ilgili yazı ve resimler kesildikten sonra” sınırlı bir şekilde verildi. Genel uygulamadan farklı olarak havalandırma süresi yine günde bir saatle sınırlandırılırken, çoğunlukla da cezaevi yönetiminin takdirine bırakıldı. Öcalan ile adada görsel temasta bulunan askerler ve görevlilerin de Öcalan ile konuşması özel bir emirle yasaklandı.
Devlet halen töhmet altında
İmralı adasında yıllarca rutubetli iklim koşullarında tecrit altında tutulan ve her türlü sağlık hizmetinden mahrum bırakılan Kürt Halk Önderi Öcalan’ın sağlık sorunlarına da sürekli yenileri eklendi. Cezaevi koşulları ve tecrit, alerjik rinit, sinüzit ve astım başlangıcı rahatsızlıkları olan Öcalan için günlük yaşamı çekilmez kıldı. Mart 2007’de Öcalan’ın avukatları, saç telleri üzerinden yaptıkları inceleme sonucunda müvekkillerinin zehirlendiğini açıklamaları gözleri İmralı’ya ve Öcalan’ın sağlık durumundaki gidişata çevirdi. Bulunduğu odanın mimarisinin çok kötü olduğunu ve karbondioksitin oranının yüzde 75 olduğunu belirten Öcalan, kendisine karşı zehirleme gibi bir yönelim olabileceğini belirtti. Öcalan, “Tüm koşullara rağmen direnmeye devam edeceğini ve kendisine yönelik her girişimin Türkiye’yi Irak’laştıracağı” uyarısında bulundu. Devletin zehirlenme iddiaları karşısında töhmet altında kalmaması için gerekli incelemelerde bulunması gerektiğinin altını çizen Öcalan, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e Avrupa ve Türkiye’den bağımsız doktorlar heyetinin gerekli incelemeleri yapması için gerekli işlemlerin yapılması çağrısında bulundu. Ancak avukatlar ve sivil toplum örgütleri tarafından bu konuda yapılan tüm başvurular ya reddedildi ya da yanıtsız bırakıldı.
Fiziki şiddete vardı
Kürt Halk Önderi Öcalan, tutukluluk süresi içerisinde kimi zaman gerginlik ve infiale yol açan fiziksel taciz ve hakaretlere de maruz kaldı. Saçları kendi isteği dışında kazıtılan Öcalan, hücresinde arama yapılmak bahanesiyle yere yatırılarak fiziki şiddete maruz kalmıştı. 4 Temmuz 2008 tarihli avukat görüşmesinde Öcalan, “Saçlarımı kazıttılar. Devlet bunu ‘biz istediğimiz zaman seni kontrolde tutarız, istediğimizi yaparız, sen bizim elimizdesin, yirmi dört saat kontrolümüzdesin’ mesajını veriyor” dedi. Öcalan’a dönük bu yönelimler Kürt halkında büyük bir öfke yarattı.
10 yıl tek başına
İmralı Adası’nda 10 yıl boyunca tek başına tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, artan tepkiler ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi CPT’nin hazırladığı raporda yer alan tavsiyeler üzerine Kasım 2009’da İmralı adasında inşa edilen F tipi ve ‘yüksek güvenlikli‘ olarak nitelenen cezaevine, 5 tutsakla birlikte nakledildi. 1999 yılına kadar 13 metrekarelik bir hücre ve 4x10 metrekarelik etrafı yüksek demir plakalarla, üstü ise tel örgü ile kapatılmış havalandırmadan ibaret olan bir alanda tutulan, günün 23 saatini hücrede 1 saatini havalandırmada geçiren Öcalan iyileştirme adı altında konulduğu ‘yüksek güvenlikli‘ cezaevinde ise eskisinden çok daha az kullanım alanına sahip bir hücreye hapsedildi. Odasında yatak, dolap ve 1 masa bulunan Öcalan’a bu eşyaların dışında doğrudan üç dört adımlık bir hareket alanı bırakıldı. Ardından havalandırma alanı da yarı yarıya azaltılarak 24 metrekareye indirildi. Diğer tüm cezaevlerinde olduğu gibi radyo ve televizyon ile günlük basına erişim hakkı olmak üzere, telefon, mektup vb. yöntemlerle iletişim ve günlük basına erişim, çeşitli aktivitelerden yararlanma olanağı bir hak olarak tanınsa da fiilen engellendi. Türkiye’de 2001 yılında siyasiler de dahil tüm tutuklu ve hükümlülere tanınan haftada bir kez telefonla görüşme hakkı ve ailesi dışında 3 kişiyle görüş yapabilme hakkı da gasp edildi. On beş günde bir yarım saatle sınırlandırılan aile görüşünde ise kardeşleriyle anadili Kürtçe ile konuşması engellendi.
Görüşmeler kayıt altında
İmralı’da, Türkiye’deki hem iç, hem de altına imza atılan uluslararası sözleşmeler ihlal edilerek, Abdullah Öcalan ile avukatlarının görüşmeleri de devletin asker ve sivil birimlerinin denetiminde gelişti. 2005 yılından bu yana ise İmralı‘daki tüm görüşmeler, Ceza İnfaz Kanunu’nun 59. maddesine ve Avukatlık Kanunu’nun 36. maddesine aykırı olarak sesli ve görüntülü kayıt altına alındı.
Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler dayanak yapılarak, Öcalan hakkında disiplin soruşturmaları da yürütülerek hücre cezası uygulaması yoğunlaştırıldı. Özelikle 2008 yılı içerisinde 120 günü bulan sürelerle hücre cezası uygulandı ve bu süre zarfında ailesi ile görüştürülmedi. 2009 yılı içinde açılan 4 disiplin soruşturması da “avukat görüşmelerine” dayandırıldı.
İHD, hazırladığı “2009 yılı Cezaevi Raporu”nda İmralı’ya özel bir başlık ayırmış, cezaevinden “örgütü yönettiği” iddiasıyla Öcalan’a verilen hücre cezalarına dikkat çekerek, bu suçlamanın tespitinin ancak ulusal mahkemelerce yapılacak adil bir yargılama sonrası mümkün olduğunu vurgulamıştı. İçinde tek bir hukukçunun bulunmadığı Cezaevi Disiplin Kurulu’nun böyle bir değerlendirme ve karara ulaşmasını “açık keyfilik, hukuk dışılık ve aynı zamanda adil yargılanma hakkının ihlali” olarak değerlendirmişti. DEVAM EDECEK
Yarın:
* İhlal edilen ulusal ve evrensel hukuk,
* CPT ve AK’nin tecrit karşısındaki şüpheli pratiği ve acil atılması gereken adımlar…
Hazırlayan: TÜLAY BALCI