Zilar STÊRK

 

Türkiye’nin en büyük sorunu Kürt sorunudur. Cumhuriyetin yaşı kadar eski bir sorundur. Neredeyse yüz yıllık bir sorundur. Cumhuriyetin kurucu öğelerinden olan Kürt halkının kendi öz varlığı ve öz iradesiyle kabul görme sorunudur. Yüz yıllık inkar ve karşısındaki mücadeleci duruşa rağmen hala kabul görmüyor olması, olmadığı anlamına gelmiyor. Kürtler vardır ve cumhuriyetin hem sınırları içinde hem sınırları dışında, kendi ana toprakları üzerinde yaşamaktadırlar. Bu halk varlığının kimliksel ve iradi açıdan inkarı Türkiye’nin hem en eski hem de en ağır sorunudur. Kırk yıldan beri dökülen kanların sebebi budur. Hangi çağda olursa olsun veya dünyanın neresinde olursa olsun, var olan bir halka “sen yoksun” derseniz tabi ki orada direniş olur, başkaldırı olur. O halk kalkar “ben varım” der. O halkın öz evlatları, gençleri, kadınları varlığını ölümüne ortaya koyar. Varlığını kabul ettirmeden ve özgürlüğünü sağlamadan başka bir rahatlık aramaz, son ferdine kadar direnir.

Kürt sorunu hakkında konuşma hakkını kendinde görenlerin, atom ve atom altı parçacığın bile iradesine hükmedilemeyeceğini, hükmedilmeye kalkıldığında ortaya atom bombası denen yüksek direnç enerjisinin açığa çıktığını bilmesi lazım. Kürt sorunu böyle bir sorundur. Böyle bir sorunun varlığı PKK gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Kürt halkına dayatılan imha ve inkar siyaseti onu ortaya çıkarmıştır. Ortada tam doksan beş yıllık bir Kürt sorunu olduğu için PKK gerçeği ortaya çıkmıştır ve bugün de varlığını sürdürmektedir. Çünkü PKK, Kürtlerin halk olarak varlığının temel garantisidir. Bunu eğmeye bükmeye hiç gerek yoktur. Kürt halkı boşuna “PKK halktır halk burada” dememiştir. Kürt halkı bu gerçeği büyük bedeller ödeyerek öğrenmiştir.

Türkiye çok ciddi bir faşist sulta altına girmiş durumdadır. Ekonomiden siyasete, eğitimden hukuka, yargıdan yasamaya, savaş ve ordudan diplomasiye uzanan toplumsal yaşamın tüm alanlarını kuşatan ciddi bir kriz durumu hakimdir. Bu krizin sebebi Erdoğan-Bahçeli kirli ittifakından doğan faşizmdir. Faşist otoriter rejim hızla oturtuluyor ve kurumlaştırılıyor. Kalıcı hale getirilmeye çalışılıyor. Türkiye toplumu bu kadar otoriter bu kadar faşizan bir rejimi uzun süre sırtında taşıyamaz. O yüzden Türkiye toplumu çok ciddi bir antifaşist mücadele yürütmekle yüz yüze kalmıştır. Antifaşist mücadele geliştirilmeden Türkiye’de artık yaşanılmaz. Yasamanın, yürütmenin, yargının ve partisinin tüm yetkilerini eline almış ve denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmış bu diktatörün hükmü altındaki bir yaşama katlanmak mümkün değildir. Sorunun çözümü için sorunun başlangıcına uzanmak, sorunun üreme aşamasına inmek lazım. Sorunun başlangıç ya da üreme aşaması İmralı ile görüşmelerin kesilmesi sürecidir. Faşizmin kendini inşa etmeye başlaması ve kurumlaştırması, İmralı ile görüşmelerin kesilmesi ve mutlak tecridin uygulanmaya konması ardından gelişmiştir. İmralı ile görüşmeler kesilip mutlak tecrit uygulamaya konunca faşizm dışarıda kol gezmeye başladı. O yüzden Türkiye’ye hakim kılınan faşizmin kırılması, zayıflatılması İmralı mutlak tecridinin kaldırılmasına bağlıdır. İmralı ile görüşmelerin sağlanmasına bağlıdır.

Kürt sorunu bir halkın temel varlık sorunu olmanın yanı sıra bir demokratikleşme sorunudur da aynı zamanda. Dolayısıyla Kürt sorunu Türkiye’deki tüm sorunların anasıdır. O yüzden çözümü de Türkiye’nin önündeki diğer tüm sorunların çözümünü beraberinde getirir. Kürt sorununun çözümü bu gün Türkiye’yi adeta işgal etmiş olan otoriter faşizan rejimin de çözülmesi anlamına gelir. Kürt sorununun çözüm iradesi ve muhatabı Önder Abdullah Öcalan’dır. Bunu devlet de biliyor, halk da biliyor, Önderliği Türk devletine komplovari bir biçimde teslim eden uluslararası güçler de biliyor. İmralı ile görüşmelerin önünü açarak Kürt sorununun çözüm iradesini geliştirmek demek, Türkiye’nin demokrasi sorununun da çözüm iradesini geliştirmek demektir. O yüzden nereden bakılırsa bakılsın; ister Türkiye’nin demokratikleşme sorunundan bakılsın, ister antifaşist mücadeleden bakılsın, isterse Kürt sorununun çözüm mücadelesinden bakılsın, tüm yollar dönüp dolaşıp İmralı kapısına çıkıyor.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan böyle bir tarihsel-toplumsal rol ve misyonun sahibi olmasına rağmen, böylesi bir çözüm gücü ve iradesine sahip olmasına rağmen, 27 Temmuz 2011’den bu yana avukatlarıyla görüştürülmüyor. Tam yedi yıldır avukatlarıyla görüştürülmediği için sürmekte olan davaları hakkında hukuki savunma yapamıyor. Dolayısıyla kendini savunma hakkı elinden alınmış durumda. Bu hem ciddi bir insan hakları ihlali hem de tutuklu hakları ihlalidir. Uygulanan yedi yıllık avukat görüş yasağının yanı sıra diğer siyasi tutsaklara tanınan bazı haklar da Önder Öcalan için geçersiz kılınmış. Aile ile görüş hakkı, telefon hakkı, mektup ve yazışma hakkı gibi, tüm tutsaklara tanınan olağan haklar sadece Önder Öcalan için geçersiz kılınmış.

Gerek yedi yıldan beri uygulanan avukat görüş yasağının, gerekse Eylül 2016’dan beri uygulanan aile görüş yasağının hiçbir yasal ve kanuni dayanağı yoktur. Yedi yıldan beri gösterilen “koster bozuk, hava bozuk” gibi gayri ciddi gerekçeler gülünç olduğu kadar, hukuki açıdan suçtur, toplumsal açıdan ise gayri insanidir. Tüm antifaşist mücadeleci kesimlerin, Asrın Hukuk Bürosu Avukatlarının CPT’ye yapmış oldukları bu yönlü çağrıya destek vermesi gerekir. Çünkü Türkiye’nin mevcut krizden çıkması için herkesin buna ihtiyacı vardır.