Kürt Halk Önderi 13 yıldır zindanda. Bu devletin Kürtleri ayağa kaldıran ve özgürlüğü için mücadele veren bir halk yaratan bir önderliğe nasıl yaklaşacağı bellidir. 13 yıldır bir irade kırma savaşı yürütüyor. Aslında idamı tercih ederlerdi, ama edemeyince idamdan beter bir ölümü dayattılar. Zaten Milli Güvenlik Kurulu sekreteri Tuncer Kılınç, “her gün ölümden beter bir yaşama düçar edeceklerini” söylemiştir.
Diyarbakır cezaevinde işkencelerin o kadar ayuka çıkmasının, akla hayale gelmedik işkence yöntemleri denemelerinin nedeni de buydu. Öyle bir yaşama düçar edeceklerdi ki ölüm bile aranacaktı. Nitekim 5 Nolu’da ölümü arayanlar ama ulaşamayanlar çok görülmüştür. Amed zindanlarında esas olan öldürme değildi, her türlü işkence yöntemi uygulayarak tutsakları insanlıktan çıkarmaktı. Kuşkusuz ölümler de olmuştur, ama esas olarak işkencelerle hatırlanması bu nedenledir. Çünkü ölüm değil, teslim olmuş, iradesi kırılmış, bitmiş ve toplum içine böyle salınacak insanlar ortaya çıkarma hedeflenmiştir.
İmralı’da izlenen politika da benzerdir. Ama bu politika tutmamıştır. Türk devleti “seni İmralı’da böyle direnen bir Önder olarak bırakmam” diyerek tecrit, baskı ve şantajı arttırmış bulunmaktadır. Bu hareketi başlatan önderlik olarak hınçlarını almaya çalışmaktadırlar. Savaşın sürüp sürmeyeceği İmralı’daki politikalara bakılıp anlaşılabilir. Savaş değil çözüm isteyen bir devlet İmralı’ya doğru yaklaşır ve orada çözüm arar. Kürt Halk Önderi AKP’ye bu imkanı ve fırsatı vermiş, ama AKP bu fırsatı kullanmamıştır.
İmralı’daki uygulamalar savaş ilanının en açık biçimidir. Kürt halkının siyasi iradesinin de haklarının da tanınmayacağının doğrudan söylenmesidir. Bir halkın Önderine böyle yaklaşıldıktan sonra savaş politikası izlenmediğini kim söyleyebilir? İmralı’daki uygulamalar bir yönüyle de 1925 yılında başlatılan soykırım savaşının sürdürülmesi, hatta tamamlanmak istenmesidir. Kürt Halk Önderinin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Kürt halkının buna karşı gösterdiği direniş ise Meşru Savunmadır. Meşru Savunma da en evrensel haktır; hatta en kutsal haktır. Yokedilmek istenen halklar, topluluklar örgütler, önderler ve bireyler savunma savaşı verirler.
Kürtlerin direnişi tamamen savunma savaşıdır. Hiç kimseyi egemenlik ve baskı altına almayan, böyle bir konumu olmayan bir halkın verdiği özgürlük mücadelesini öz savunma dışında değerlendirmek bir çarpıtma, bir demagojidir. Türk devleti tüm Kürt direnişlerini şaki, gerici, bölücü, terörist olarak damgalamıştır. Bu nedenle bugün terörist ve terörist başı demesi anlamlıdır. Bunun gerçek karşılığı ise direnişçi ve direniş önderliğidir.
İmralı’da zindanda tutulan herhangi bir kişi değildir. Zaten devlet de herhangi bir tutuklu olarak görmüyor. Bir halkı direnişe kaldıran bir kişi olarak bakıyor. Bu ağırlığı herkes kaldırabilir mi? Nitekim Kürt Halk Önderi son savunmasında “ben esareti de ölümü de yendim” diyor. “Dışarıdakiler benden daha fazla esaret altındadır, ben ise birey olarak kendimi özgür hissediyorum; esaretim sadece halk için görevlerimi tam yerine getiremememdir” diyor. Esas olarak da kendi şahsında bir halk esaret altında tutulduğu için “bu kabul edilmez” diyor.
Şimdi de direnişini ve tutumunu halkın özgürlüğü için yürütüyor; halkın özgürlük tutumu olarak ortaya koyuyor. Bu nedenle bu direniş, bu tutum tüm direnişçi tutumların mayası ve doğrultusu oluyor. Çünkü bu önderliğin hiçbir tutumu bireysel değildir; bireysel olarak ele alınamaz. Devlet zaten böyle ele almıyor.
Kürt Halk Önderi savunmalarında AKP’nin bir çözüm politikası olmadığını, Kürtleri yeni bir egemenlik altına sokmaya çalıştığını söylediği an bu savaşın şiddetleneceği belli olmuştu. Başbakan zaten seçim öncesi üslubuyla seçim sonrasının nasıl olacağının işaretini vermişti. Seçim sadece bu saldırıyı erteletmişti. Ya Kürt Halk Önderi ve PKK savunmalardaki düşünceden vazgeçecek, AKP’nin oyalama ve tasfiye politikalarını görmezlikten gelecekti ya da AKP’nin politikalarını kabul etmeyeceğini ortaya koyacaktı. AKP’nin politikalarına göz yumulmayınca AKP hazırladığı çok boyutlu savaş planını devreye koydu. Bu savaşın merkezine de İmralı’yı yerleştirdi.
Bu savaş zaten başından beri bu Önderlik odaklı yaşandı. Devlet bu Önderliği tasfiye etmek istedi. 1979’da bu Önderliği sağ veya ölü yakalama kararı verdiler. Yurtdışına çıktığını öğrendiklerinde hayıflandılar. Ama bu defa yurtdışında hedef haline getirdiler. 1990’lı yıllarda Kürt halkına kan kusturan Çiller-Güreş-Ağar ekibi 1996 yılında bombalı bir suikast girişiminde bulunmuş, ama başarılı olamamışlardır.
Türk devleti bu konuda başarılı olamayınca kendini pazarlayıp satarak dış güçlerin harekete geçmesini istedi. ABD ve İsrail’in çıkarları da bu Önderliği etkisizleştirmekten geçince 1998 uluslararası komplosu gerçekleşti. Türk devletinin Suriye ile savaş noktasına geldiği bilinmektedir. Eğer Şam’dan çıkılmasaydı böyle bir savaşın olacağı açıktı.
Bu komployu önderlik şahsında PKK’yi ve Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırmak için gerçekleştirmişlerdi. Ancak ne PKK tasfiye oldu ne de Kürt halkının mücadelesi sonlandırılabildi. Aksine bu direniş daha da gelişti. Bu durum aynı zamanda İmralı odaklı savaşın gelişmesi anlamına geliyordu. Çünkü bu direniş yine Önderlik, PKK ve halk gerçekliğinin bütünlüğüyle yürütülüyordu. Kürt Halk Önderi de bunu biliyordu. “Beni sorumlu tutarak benim çözmemi istiyorlar, ama buna fırsat da vermiyorlar. Kürt halkının hakları tanınmazsa benden çözüm için bir şeyler yapmam da beklenemez” cevabını veriyordu.
Son olarak sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanmazsa ‘ben yok’um dedi. Ama devlet yine bu Önderliği sorumlu tutarak tecrit, tehdit ve şantaja yöneldi. Bu durum savaş demektir; çözümse, koşulları bellidir. AKP ya çözümü kabul edecektir ya da irade kırmak ve kendi politikalarını kabul ettirmek için savaşı ve baskıyı sürdürecektir. Şimdi bunu yapıyor.
Buna karşı da İmralı odaklı bir direniş sürecektir. Bu direniş bu 15 Şubat’ta start alarak sonuna kadar sürecektir. Devlet; asker, polis, istihbarat, savcı ve yargıcıyla harekete geçebilir. Bu direnişi bastırmak istemek sadece daha zorlu ve şiddetli geçmesini beraberinde getirir. Kürtler ya onursuz yaşamı kabul edecekler ya da direneceklerdir. “Güneşimizi Karartamazsınız” direnişçileri tercihlerini daha komplonun gerçekleştiği süreçte ortaya koydular. Moskova meydanlarında kendini meşale yapan Tayhan’ları, uçak kaçıran Erdal Aksoy, 55 yaşındaki Hatice anayı, İzmit’te linç edilen yurtsever öğretmeni, zindanda kendini yakan Berzan Öztürk’ü, İsrail konsolosluğu önünde öldürülen Kürtleri, fedaice karakollar üzerine giden gerillaları, Doğu Kürdistan’da şehit düşenleri, kendini yakan çocukları, daha sonra Önderliği sahiplenmek için yaşamını ortaya koyanları bu halk unutmadı. “Güneşimizi Karartamazsınız” direnişçilerin mayaladığı direnişle halkımız ve gerilla komployu boşa çıkardı.
Özcesi uluslararası komploya karşı direnişin mayası güçlüdür, fedaicedir. Bu nedenle komploya karşı mücadele ve Önderliği sahiplenme mücadelesini hiçbir silah ve güç durduramaz.
Bugün Kürt halkı öfkesini arttırıyor, azmini biliyor, iradesini güçlendiriyor. Bu ortamda daha büyük ve etkili direniş gücü haline geliyor. Ne komplolar ne de katliamlar bu direnişi durdurabilir. Kürdistan’da ilk büyük serhıldanlar, yaşamını yitiren gerillalara sahiplenmeyle başladı. En büyük serhıldan 2006’da gerillanın cenazelerine sahiplenme temelinde Amed’de gerçekleşti. En büyük direnişler zindanlar gerçeğinde ortaya çıktı. Bu nedenle öldürmekle, zindanlara atmakla bu direniş durdurulamaz 2000 sonrası gerillanın direnişi ve halkın serhıldanlarında komploya karşı öfke ve “Güneşimizi Karartamazsınız” direnişinin mayası vardır. “Güneşimizi Karartamazsınız” ruhu ayağa kalkacak, komplolar ve baskılar yenilecek, kazanan Kürdistan halkı olacaktır.
İmralı odaklı direniş