TECRİT VE İMRALI SİSTEMİ - 2

İmralı sistemi ve Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridi anlatırken dünkü yazımızın son bölümünde, işin yasal boyutuna girmiştik, devam edelim. AİHM’in adil yargılanma hakkının ihlaline dair kararlarına karşı yeniden yargılama yapılacağına dair iç hukuk düzenlemesinde öyle bir hukuk hilesi var ki, akıl şaşar buna. Hukuka takla attrımak bu olsa gerek. Bu yasadan faydalanacakları belirlerken, hukuk çevrelerinde ‘Öcalan boşluğu’ adı konulan bir zaman dilimini devre dışı bırakıyorlar. O zaman dilimi içinde Öcalan ile birlikte 90 ayrı kişinin de başvurusu giriyordu. Onlar da bu haktan, Öcalan davası ile aynı zaman diliminde olmalarından dolayı yararlanamadılar. Tam bir Şark Kurnazlığı, açıkça Öcalan, bu yasadan faydalanamaz diyemeyince, onu tarif etmek için olmadık cambazlık yapılıyor.
Hepsini biraraya getirsek Öcalan ile ilgili bir külliyat çıkar bu özel yasalardan. İşin bir yönü bu. Hem İmralı sistemine hukuki bir kılıf hazırlanmayı amaçlıyordu bu çabalar hem de doğal olarak İmralı‘ya dair istisna olarak ele alınan bu düzenlemeler ile aslında, İmralı sistemi tüm Türkiye çapında genelleştirilmiş oluyordu.
Ayrıca değinmemiz gereken bir başka yön de var. Öcalan için çıkarılanlar kadar, sadece Öcalan’dan dolayı çıkarılamayan yasal düzenlemeler var. Mesela İdam cezası, kaldırılırken yerine yapılan ilk düzenleme ile müebbet hapis cezasına dönüşüyordu. Bir gün sonra telaşla, Öcalan’ın da bu düzenlemeden faydalanma ihtimaline dair yapılan ihbar sonucu yeni bir düzenlemeye gidiliyor ve ağırlaştırılmış müeebet hapis cezasına dönüşen bu cezada şartlı tahliye imkanı tamamen ortadan kaldırılıyordu. Yeni düzenlemeye ise ‘Ölünceye kadar cezasını çeker’ ibaresi girdi. Yani ölüm cezasından, ölünceye kadar tecrit cezasına geçiş yapılıyordu.

Yeni yasalardaki kriter: Öcalan da yararlanacak mı?
İmzalanacak her uluslararası sözleşmede, çıkarılacak her yasa da, ‘Öcalan da yararlanacak mı?’ diye bir tartışma başlıyor, en absürd ihtimaller bile gözden geçiriliyor, kılı kırk yararak bu sözde hukuk metinleri Meclis’e getiriliyor. Buna paranoya deyip geçmemek lazım. İmralı sisteminin bir parçası olarak görmek lazım. Bu istisnai rejimin, sadece İmralı sınırlarında kalması hukukun da siyasetinde de doğasına ters bir durum olacaktı. 
Mesela Yeni Şafak gazetesinden 5 Mart 2006 tarihli bir haberin başlığı şu: ‘Öcalan’a BM yolu kapatıldı‘. Adeta bir devrim olarak kamuoyuna sunulan BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin Ek Protokülüne Türkiye’nin koyduğu çekinceler üzerine bir haber bu. BM İnsan Hakları Komitesi’ne yapılacak başvurularda yürürlük tarihi itibariyle Öcalan’ın başvuru yapamayacağını bizlere müjdeliyorlar. Aynı zamanda binlerce insanın da bu haktan mahrum kalacağı da sanırım onlar için önemli değil. Bir başka örnek yakın zamanda tartışılan Üniversite Affı ile ilgili. Detayla biliniyor zaten. Binlerce öğrenci mağdur oldu bu akıl tutulmasından. Yasa çıkarma veya engelleme üzerinde sürdürülen yeni faşizan hukuk ve siyaset anlayışına dair örnekleri daha fazla çoğaltmaya gerek yok sanırım.
1 Haziran 2005 yılında, yukarıda bahsettiğim yasalar çıkarıldığında, Öcalan ile avukat görüşleri de uzun bir süre engellendi. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, ‘Avukatlarıyla görüşmesine gerek yok. Çünkü, davaları devam edenler açısından bir görüşme gereklidir. Şu an cezası kesinleşmiştir. Dolayısıyla avukat-müvekkil ilişkisi bitmiştir...’ diyebilmiştir(14.9.2005, Tercüman gazetesi). Daha önemlisi Başbakan Erdoğan, katıldığı TV programında Fatih Altaylı’nın konuyla ilgili sorusuna, önce ‘Öyle bir bilgim yok, görüşmenin olması imkansızdır’ diyor. Programa verilen kısa moladan sonra, Adalet Bakanı ile telefonla görüştüğünü, Bakan’ın kendisine ‘21.09.2005 tarihinde avukatların İmralı’ya gitmek için başvuruda bulunduklarını ancak görüşme yapılmasını engelledim’ dediğini belirtiyor, elbetteki Bakanın bu beyanını da onaylıyor.(22.09.2005, ATV) Neyse ki, sonra ‘devletimiz’, AİHM de ve iç hukukta davalarının olduğunu aylar sonra keşfediyor ve Öcalan ile avukatları tekrar görüşüyordu. Adalet Bakanı ve Başbakan, yasal olmayan bir şekilde, Sayın Öcalan ile avukatlarının görüşmesini engelliyor, bunu savunuyor ancak bundan dolayı da ne kınanıyor ne de eleştiriliyorlardı.


Öcalan’ın lehine tek bir karar dahi çıkmamıştır
Bu olay İmralı Sisteminde ki devamlılığı, ortada ciddiye alınacak hukuki bir pozisyonun olmadığını da ortaya koymaktadır. Faşizmin nasıl hukuku olmazsa ya da sadece ‘Olağanüstü’ bir hukuk pratiği oluyorsa, İmralı süreci için de aynı şeyin geçerli olduğunu bu örnekler sanırım yeterince açıklayıcıdır. Kanun veya hukuk, bu sistemde sadece bir perdeden ibaret. En azından eskisini hukuki değil deyip eleştirmek, içerde ve dışarıda birilerine anlatmak mümkün idi. Şimdi ne desek, kanun böyle, yasa böyle deyip, kendi olağanüstü hal düzenlerine meşruiyet sağlamaya çalışıyorlar. Amaç tepkiyi azaltmak, sistemi daha derinleştirip kalıcı hale getirmekti. Ayrıca salt pratik olanı değiştirmek, yasaya girmiş bir hususu değiştirmekten daha kolay olduğunu da  sanırım herkes taktir eder.
Yasal düzenlemelerle İmralı Sistemi daha da derinleştirilmeye, Sayın Öcalan’ın yaşam koşulları daha da zorlaştırılmaya çalışıldı. Tüm süreç boyunca, hukuk adına yasaların üstlendiği temel misyon, izolasyonu derinleştirme, sistemin gayrı meşru karakterini gizleme oldu. Hukuk ve yargı mekanizması bir kez bile olsun, Sayın Öcalan’ın lehine işlemedi, istisna kabilinden bile olsa iyileştirmeye dair ya da idarenin kötü bir mualamesine karşı bir karar yargıdan çıkmış değildir. On üç yıldır, yüzlece başvuru yapılmasına, suç duyurusunda bulunulmasına, dava açılmasına karşılık, yargı mekanizmasından Sayın Öcalan’ın, ailesinin veya avukatlarının lehine tek bir karar dahi çıkmamıştır. Bu olgu bile Türkiye’nin hukuk ve siyasi rejimi ve İmralı Sistemi hakkında çokşey ifade etmektedir.
Kaldı ki İmralı’da bir şeyi keşfetti AKP. Yasal düzenleme yapıp, savcıyı manivela olarak kullarak bu ülkeyi büyük bir hapishaneye çevirebilirdi. İmralı’da yaptığında bir ses çıkmıyordu, genelde de neden ses çıksındı ki?

Kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet

Bunca yıldan sonra, İmralı sistemi nedir? diye bana sorulsa, tek kelimeyle keyfiyettir derim. İlk günden bu güne kadar, askerden savcıya, kemalistten AKP’liye kadar kişi ve siyasetlerin etkinlikleri süresince değişmeyen, kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet esastır. Keyfiyet de zaten, hukuksuzluğun, iktidar gücünün dizginsiz uygulamasının doğrusu faşizmin en önemli dayağı anlamına geliyor.
İmralı’da, günün koşulları neyi gerektiyorsa, etkili pozisyonda olanların tercihleri neye evriliyorsa, yazının başından beri anlattığım tüm olaylardan da anlaşılacağı gibi, hiçbir hukuki kaygı, ahlaki tutum dikkate alınmadan uygulamaya konuldu.
Keyfiyet kendisini en çok günlük yaşam içerisinde ortaya koyuyordu. Mesela her gün verdikleri öğün ve yemek miktarı üzerinde oynuyorlardı. Amaç baskıydı, işkence yapmaktı, her şey baskıyı nasıl daha fazla derinleştiririz üzerinden ele alınıyordu. Zaten izolasyonda temel olgu da bu değil mi? Sadece görüşmeme meselesi değil, yaşamın bir parçası olarak her şey sana karşı bir işkence aletine dönüşebiliyor. Yiyeceğin yemek bile psikolojik bir baskı aracı, aileyle görüşmeler işkenceye dönüştürülebilirdi. Bir sabah kahvaltıda üç adet küçük kutu reçel veriliyor, ama üçü de kullanılmış, boş çıkıyor mesela. Ya da bir gün, istenilmediği halde çok açık çay, ertesi gün katran karası demli bir çay getirilip önüne bırakılıyor. Bir gün normal bir öğün yemek konuyor önüne, ertesi gün bunun dörte biri. Hayat çok basit ve günlük anlarda çekilmez kılınıyor ve özellikle zorlaştırılıyor.
Küçük odanın bir kapısı demirden ve salona bakıyor, kitap okunuyor içeride ve tam da yoğunlaşıldığı anlarda kapının sürgüsü sertçe açınıp kapanıyor. Defalarca tekrar ediliyor her gün. Zaten içeride kamera var. Uyurken, yıkanırken, okurken, daracık odada volta atarken hep metalik bir göz izliyor. Yirmi dört saat yapay ışık yanıyor odada.  Gazeteler, iç organları sökülmüş halde elinize veriliyor. Tam da işinize yarayacak bir makalenin kesildiğini görüyorsunuz. Gazete dahi, üzerinizdeki basıncın bir parçası haline gelebiyor. Güncel bir bilgiye hasret kalıyorsunuz aylarca. Tek kanallı radyodan sadece resmi haberleri dinlemek mesela, onüç yıl boyunca, işkencenin başka bir adı sanki.

Görüştürmeme ‘kılıfı’ hava muhalefeti…

Günlük hayat pratikleri hep böyle değişken ve keyfiydi. Mantığı da muhatabı da yoktu. Avukatlara yapılan pek çok uygulama da öyleydi. Bir dönem geldi, küçük bir çay kaşığıyla ağzımızın içine bile bakıldı. Belki ‘kesici bir alet’ saklıyor olabilirdik. Onlarda saçmalık bizde de sabır bitmiyordu.
Keyfiyet esastı, yasal düzenlemelerse hep arkadan geldi. Aslolan bu sistemin gevşetilmeden, daha da derinleştirilerek sürüdürülmesiydi. Hukuk devleti gibi görünme kaygısı burada işlemiyordu bile. Olağanüstü hal siyaseti ve mantığı hakimdi. Adalet bakanı Sadullah Ergin, CNN Türk’e verdiği bir mülakatta açıkça, yeni yasa çıkmadan avukatların İmralı’ya gitmelerine izin verilmeyeceğini söylüyordu.(24 Ocak 2012, CNN Türk) Son derece rahat, pişkin ve arsızca. Yaklaşık yedi aydır görüşme yasağının hava muhalefeti vs gibi uyduruk bahanalere sığınmadan, bir devlet iradesi ve kararıyla engellendiğini ortaya koyuyordu. Diyelim ki, yasa çıkacak ve Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmemesinin bir ‘kılıfı‘ ortaya konulmuş olacak. Peki bu yedi ay boyunca yapılan engellemenin hukuki dayanağını ya da farklı bir açıklamasını ortaya koymak gerekmiyor muydu? Biçimsel de, göstermelik de olsa bir açıklamaya bile tenezzül etmeyen nobran bir rejim gerçekliğiyle karşı karşıyayız.

Erdoğan’ın işaretiyle 36 avukat tutuklandı

Başbakan Erdoğan, mevcut düzeyiyle Asrın Hukuk Bürosu’nu hedef gösterdikten sonra, büro polislerce basılıyor, hukuki belgelere el konuluyor, avukatlar 16 ilde aynı anda gözaltına alınıyor ve 36 avukat tutuklanıyordu. İmralı süreci boyunca, avukatlara karşı çok dava açıldı, cezalandırmalar da oldu ama bu kadar köklü bir darbeye girişilmedi. Türkiye tarihinin en büyük avukat operasyonu, Öcalan’ın avukatları için gerçekleştirildi.
Tüm avukatları hapsettikten sonra, şimdi olası yeni avukatların da Adaya gitmesini engellemek için, yasa çıkarılıyor. Bu yasa şu ana kadar izah ettiğimiz üzere, ilk gündem bu yana hayata geçirilen keyfiyete ve işkenceye dayanan İmralı Sisteminin zihinsel bir devamlılığı içinde ortaya çıkıyor. Ama aynı zamanda bu sistem içinde köklü bir değişiklik de yaparak, olağanüstü hal rejimini yeniden ve daha baskıcı bir tarzda, askeri sisteme rahmet okutacak bir militarist ve faşizan kararlılıkla kurguluyor.
Keyfiyet aynı zamanda güvensizlik demektir. Öcalan, İmralı da hiç bir şekilde güvende değildir. Zehirlenme sürecini hatırlatmıyorum sadece, odasının aranaması ve fiili saldırıya uğraması buna örnektir. Zorla saçının kestirilmesi de. Kaldı ki, bu Adada, askeri ve siyasi olarak keyfi bir rejim içinde, sürekli değişken bir havada yaşamak her türlü tehlikeye açık olmak demektir. Öcalan, her türlü tehlikeye açık bir atmosferde 13 yıldır yaşamaktadır. Şimdi yeni yasa ile avukatlarının da gitmesi sistemlice engellenerek, bu güvensizlik daha da ölümcül hale getiriliyor.

Uluslararası sistemin bir istisnai rejimi
İmralı sürecine ilk günden bu yana kimliğini kazandıran istisnai bir rejim olarak kurgulanmasıdır. Sadece ulusal değil uluslararası sistemin bir istisnai rejimi olarak ortak inşa edilmiştir. Öcalan’ı İmralı kayalıklarına çivilemekle sonuçlanan uluslararası komplonun yanı sıra, İmralı sistemi de aynı Uluslararası konsensüs ile inşa edilmiş ve sürdürülmüştür.
Uluslararası güç denkleminin yumuşak ve gülen yüzü olarak CPT’nin onayıyla başlayan İmralı uygulamaları, daha sonra kısmi bazı itirazlarla karşılaşmıştır. Halbuki böyle bir kurgunun, Ada hapishanesinin, siyasi pozisyonun normal bir hukuki işleyiş ile yürütülmeyeceği onlar tarafından da biliniyordu. Sisteme halen de uluslararası bir onay var, arada bir de olsa avukatları ve ailesi gidip görüşebilirse, en ileri kurumun dahi sisteme itiraz edeceği bir şey kalmaz.

Sistematik bir işkence hali olarak tecrit politikası
Ve bu sistem günlük olarak baskı ve işkence üreten bir sistemdir. Bunun başka izahı yoktur. Yukarıda bahsettiğim keyfi ve her daim giderek artan yönelimler bu işkenceyi, baskıyı, cezalandırmayı daha fazla derinleştirmektedir.
Her şey o kadar açık ki. Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999 tarihinden bu yana, günde 23 saat (bazen 24 saat) daracık bir hücrede yaşamaktadır. Bir değil, tam 13. yılıdır. Kaç gün kaç saat ediyor, hesaplamaya dahi üşeniyorum.
Tam da bu kadar gün ve saat, eli bir insan eline değmemiştir. Dokunma duygusunu yitirmesi için her şey yapılmıştır. İnsan sıcaklığını, dokunmanın büyüsünü ve sevecenliğini unutması istenmiştir. Tokalaşmak baştan beri yasaklanmıştır.
Ailesiyle açık görüş yapamamıştır, Kürtçe konuşması yasaklanmıştır, konuşunca aile ile görüşme kesilmiştir, telefonla konuşamamış, televizyon izlememiştir. Diğer tutuklulara tanınan bu haklardan da mahkum bırakılmıştır. Listeyi daha fazla uzatmak da mümkün. Ama bir ekleme yapmadan geçmeyeyim. Zamanında çok sevdiği ve halen hasta olan dayısı ile bir kez, O ölmeden görüşmek istedi. Normalde görüşebileceği derecede bir yakınlığı olmasına ve defalarca başvuru yapılmasına rağmen bu görüşmeye izin verilmedi. Bu sistemin hiç bir yerinde insanı bir yakınlık ve hassasiyet yoktu çünkü.

Zamana yayılan bir ölüm cezası
Sayın Öcalan’ın bu yıllar içinde sağlık durumu daha kötüleşmiş, İmralı’nın iklimi, kronikleşen hastalıklarına karşı  tıbbi desteğin sunulmaması aksine hastalıklarını bile zamana yayarak bireyin direncini düşürmeye ve iradesini kırmaya yönelik bir siyasetin parçası olaraka kullanılmasını da İmralı sisteminin bir uygulaması olarak okumak gerekiyor.   İmralı sistemine dair bu yazımızın sonlarında, bir dönem görevi itibariyle İmralı‘dan sorumlu olan eski MGK Genel Sekreteri Tuncay Kılıç’ın bir beyanına yer vermek istiyorum. Şu an hapiste olan bu general, Brüksel’de ki Türk Büyükelçiliğinde vatandaşlarla yaptığı sohbet esnasında konuyu İmralı’ya getiriyor ve şöyle buyuruyor: „Biz istesek Öcalan’ı hemen idam ederiz. Ancak memlekete bunca zarar vermiş adamın isteği de bu zaten. Biz kez ölerek kurtulmak istiyor. Biz onu yaşatmakla her gün öldürmüş oluyoruz. Şehitlerimizin intikamını alıyoruz böylece. Ayrıca orada krallar gibi yaşamıyor. Çok kötü şartlarda yaşıyor. Hali çok perişan.“ (25.04.2003, Zaman gazetesi)
Öcalan’a uygulanan sadece ‘görüştürülmeme’ durumu değil. Tecrit denilen olgu da zaten bununla sınırlı değil. Ağzımız alışmış, tecrit diyoruz aslında. Zaman yayılan bir ölüm cezası infaz ediliyor İmralı’da. Ve her şey buna göre kurgulanmış aslında. Şimdi içeride olan generalin zihniyeti de onu içeri atan yeni muktedirlerin zihniyeti de bu siyasette aynılaşıyor, devlette bir devamlılık olduğu Öcalan üzerinden sürdülen bu politakalardan anlaşılıyor.
Özel bir icra rejimi ile yürütülen, özel yasalarla işleyen İmralı Olağanüstü Hal Sistemi, bu ülkenin gerçek fotoğrafını oluşturuyor. Aynı zamanda Kürtlerin neden halen Olağanüstü bir siyaset, psikoloji ve yaşam içerisinde tutulduğunu da açıklıyor. Ve neden Roboskî’de Türk Savaş uçaklarıyla çocuklar paramparça edildikten sonra bir bütün olarak sistemin suskunluğa gömüldüğünü de... BİTTİ

AV. MAHMUT ŞAKAR