AKP’nin sorunu çözmemesi ontolojiktir. AKP hükümet olduğunda, devlet PKK’yi bitirdiğini ve Kürt sorununu ortadan kaldırdığını düşünüyordu. Nitekim Tayyip Erdoğan AKP’nin hükümet olmasından kısa bir süre sonra 2003 yılında düşünmezseniz böyle bir sorun olmaz diyebilmiştir. Şimdi Kürt sorunu kalmamıştır söyleminin arkasında da benzer bir zihniyet vardır.
AKP, Kürt sorununun kendini yakıcı hissettirdiği bir dönemde halkın demokrasi özlemlerini sömürmek için genel demokrasi söylemlerinde bulunmuştur. Başka bir alternatifi olmadığı için tek başına hükümet olmuştur. Sorunun çözümü konusunda adım atmayınca çatışmalar yeniden başlamıştır. Bu durum AKP’yi hem asker-sivil bürokrasi, hem siyasi çevrelerde hem de toplum karşısında zor durumda bırakmıştır. AKP’nin hükümetini sürdürmesi bu konuda takınacağı tutuma bağlı olmuştur. Demokratik çözüm iradesi olmadığından İslami yüzünü de kullanarak PKK’yi Kürt toplumundan en iyi ben ayırırım, en iyi ben tasfiye ederim diyerek iktidarda kalmaya çalışmıştır. 2008 yılındaki kapatma davası sırasında AKP’nin kapatılmamasının gerektiği konusundaki en temel argüman da bu olmuştur. Hatırlanırsa AKP olmazsa PKK’ye karşı mücadele edecek siyasi güç kalmaz denilmiştir. AKP bu nedenle kapatılmamıştır. Bir üye dışında 11 üyelik tüm mahkeme üyeleri irticanın olduğunu söylemiş ama sadece 7 üye kapatılsın demiştir.
AKP, PKK’yi en iyi ben tasfiye ederim dediği için, devlet içinde de AKP’den bu beklendiği için AKP çözümü değil de, nasıl tasfiye ederim konusunu düşünmüştür. Kürt sorunu bu 9 yıl içinde neden çözülmedi ve çatışmalar neden başlandı denilirken en başta da bu karakteri iyi görülmelidir.
Bazıları bir süreç varmış, AKP bazı açılımlar yapmış, yapılan görüşmelerde bir müzakere, anlaşma ve barışla sonuçlanıyormuş, ama çatışmalar başlamış gibi bir durumdan söz ederek ya kendilerini kandırıyorlar ya da toplumu kandırıyorlar.
Her şeyden önce AKP’nin açılım yaptığı bir yalandır. Açılımın sözü edildiği günden bugüne yapılanların hatırlanması bile yeterlidir. 2009 29 Mart seçimlerinden sonra 14 Nisan’da yüzlerce Kürt siyasetçisi tutuklanmıştır. Ondan sonra da üç üç, beş beş tutuklanmalar devam etmiştir. Ekim ayında Habur’dan geçen barış gruplarının yarısı tutuklanmış, yarısı da tekrar geldikleri yere dönmüşlerdir. Daha sonra DTP kapatılmış, milletvekillikleri düşürülmüş, 2009 Aralık’ında ise belediye başkanları ve DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle dahil yüzlerce Kürt siyasetçisi topluca tutuklanmıştır. Sonradan da beş-on bu tutuklanmalar durmadan devam etmiştir. Şu anda 3 bine yakın Kürt siyasetçi yargılanmaktadır.
Bu kadar demokratik siyasetçinin tutuklandığı ve demokratik siyaset üzerinde baskının her gün arttırıldığı yerde hangi açılımdan söz edilebilir? Bugün eğer teslim olmazsanız bu tutuklamalar daha da artacaktır tehdidi yapılıyor. Böyle bir yerde demokrasiden, demokratik çözüm niyetinden değil sadece faşizmden söz edilebilir. Eğer gerçekler ve kavramlar çarpıtılmayacaksa, görmezlikten gelinil- meyecekse AKP Hükümeti’nin açılım dediği dönemin bundan başka bir ifadesi olamaz. Bazı aklı evveller AKP adım atmayınca, aksine tersi uygulamalar içine girince yapılan tartışmalar en büyük açılımdır diyerek Kürtleri ve demokrasi güçlerini çocuk gibi aldatmaya çalışıyorlar.
Bugün nelerin tartışıldığı açıktır. Esas olarak nelerin verilmeyeceği, nelerin olmayacağı tartışılıyor. Başbakan „zaten Kürt sorunu kalmamıştır“ diyor. TRT 6 açılmış, bazı alanlarda dil yasağı yumuşatılmış ya, bu nedenle Kürt sorunu kalmamış. Dil yasağının yumuşatılmasından söz edilmesi en azından dil yasağı kadar antidemokratik asimilasyoncu ve kültürel soykırım zihniyetidir.
Zaten TRT 6 asimilasyon ve kültürel soykırımı durdurmak için değil, yeni koşullarda bu politikaların üstünü örtmek ve devam ettirmek için gündeme getirilmiştir. En fazla zorlandıkları dil yasağı alanında bu tür gevşemeler yaparak iç ve dış kamuoyu baskısını azaltıp siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı rahat sürdürmek istemişlerdir. TRT 6 bir çözüm için ilk adım değildi; bir psikolojik savaş argümanı olarak gündeme getirildi. Bunu böyle görmeyenler kendilerini ve Kürt halkını aldatanlardır.
Öte yandan 2006 yılından bu yana gerçekleşen ateşkesleri ve yapılan görüşmeleri doğru ele almak gerekir. Zaman zaman yumuşatmalar olduysa, çatışmalar azaldıysa, bu devletin ve AKP’nin politikası nedeniyle olmamıştır. Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi demokratik çözüm ve barışın önünü açmak için tek taraflı bir irade ortaya koymuşlardır. Buna tek taraflı fedakarlık da denilebilir. Çünkü bu tek taraflı eylemsizlik ve ateşkesler döneminde yapılan operasyonlar sonucu yüzlerce gerilla öldürülmüştür. Ateşkesler 2009 genel seçimler öncesinde 3-4 ay dışında hiçbir zaman fiile de olsa iki taraflı olmamıştır. Bu durumda bir yumuşamadan, çözüm iradesinden söz edilebilinir mi?
Görüşmeler ise bir taraftan doğrudan İmralı ile diğer taraftan da doğrudan olmasa da KCK ile olmuştur. Bu görüşmelerde de hiçbir zaman AKP bir adım atmamıştır. Sadece ateşkes olsun istemiştir. Ama karşılığında ne ateşkesler çift taraflı olmuş ne de AKP Hükümeti çözüm için adım atmıştır. AKP’nin oyalama ve zaman kazanma, böylece seçim kazanma ve hükümetini sürdürmesi dışında başka bir niyeti olmadığı görülmüştür.
İmralı ve KCK, AKP’nin bu politikalarını bilmesine rağmen çözüm ve barış için belki adım atılır diye bu görüşmeleri devam ettirmişlerdir. Sabırlı davranarak, fedakarlık yaparak çözüm için ortam yaratmaya çalışmışlardır. Bunlar tamamen tek taraflı irade ve niyetlerle olmuştur. Bunu bilmeden, anlamadan değerlendirmeler yapmak, şu andaki durumu doğru ele almak mümkün değildir.
İmralı ve KCK tutumlarıyla çağrılarıyla devleti ve toplumu çözüme hazırlamak istemiştir. Böylece AKP Hükümeti’ne adım attırmak istemiştir. İmralı, heyetin AKP Hükümeti’nin bilgisi dahilinde geldiğini bilmesine rağmen hiçbir zaman olumsuz yaklaşmamıştır. AKP’nin çözüm politikası yok dediğinde bile belki çözüm kapısını açmayı zorlayabilirim düşüncesiyle görüşmeyi sürdürmüştür. Hatta „devlet içinde çözüm isteyenler var, heyet devlet heyetidir diyerek“ AKP’ye toplumun hatta çeşitli çevrelerin baskı yapmasını sağlayıp adım attırmak istemiştir. Devlet de çözüm istiyor, müzakere yapıyor, o zaman çözümden yana olmak yanlış ve tehlikeli değildir anlayışını toplum ve devlet içinde yaygınlaştırmak istemiştir. Eğer AKP’de de en küçük bir çözüm niyeti varsa, bu sürece katabiliriz diye düşünmüştür.
Tüm bu politik esneklik, incelik ve sorumlu yaklaşımlara rağmen AKP oyalama ve zaman kazanma yaklaşımını sürdürünce Kürt Halk Önderi kendini geri çekmiştir. Açıkça benim serbest hareket etmem ve güvenliğim sağlanmazsa, bu işte yokum demiştir. Bu nedenle „iki taraf da benim sağlık, güvenlik ve özgürlüğümü sağlamalıdır“ demiştir. Bu koşulları sağlamadığı için sadece hükümeti değil, KCK’yi de sorumlu görmüştür.
Artık bundan sonra çözüm olacaksa, barış olacaksa bunun ilk şartı İmralı’nın kapılarının açılmasıdır. Kürt sorununda çözümün temel aktörü ancak böyle rolünü oynayabilir.
Böyle bir süreç başlatılmadığı taktirde gerillaya çağrılar yapmak anlamsızdır. Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamı için mücadele ettiğini söyleyen bir gücün çözüm olmadığı taktirde silahı ve mücadeleyi bırakmasını beklemek işi yokuşa sürmek ve çözümsüzlükte ısrar etmektir.