Hekîm ŞÎLAN


Yaşar Kemal’in harikulade romanlarının en önemlisi, başyapıtı olan İnce Memed’i herhalde herkes okumuştur. Şayet halen okumamış olanlar varsa, insanın yaşamında okuması gereken romanlardan biri olduğunu belirtmek isterim. Başlığına bakarak bu yazının içeriğinin Yaşar Kemal’in İnce Memed romanıyla ilgisi olduğunu düşünmenizi istemem. Zaten Yaşar Kemal’in ve başyapıtı İnce Memed romanının anlatımımıza da övgüye de ihtiyacı yoktur. Öyle bir çağrışımın ortaya çıkmasını sağlamak için de böyle bir başlık seçildiğinin düşünülmesini istemem. Yaşar Kemal’in yazdığı İnce Memed, Çukurova’da dönemin ağalarının, zorbalarının, devletin ve işbirlikçilerinin toplum üzerindeki baskılarına karşı isyan etmiş hayal ürünü bir halk kahramanın destansı anlatımıdır. Bu yazının konu aldığı İnce Memed ise yaşanmışlıklarıyla İnce Memed’in arzuladığı baskısız, sömürüsüz, adil ve eşit yaşamı Kürt toplumu başta olmak üzere tüm ezilen halklar için kurmak isteyen gerçekten yaşamış, ama bundan 9 yıl önce, 5 Aralık 2008’de gerçekleşen bir hava saldırısında üç arkadaşıyla birlikte yaşamını yitirmiş Mehmet Aydoğan’a (Şehit Rênas) ilişkindir. Tabii ki her iki İnce Memed arasında sadece isim benzerliği yoktur; Mehmet Aydoğan kişiliği ve yaşamıyla arkadaşları tarafından Yaşar Kemal’in romanında anlatılan İnce Memed’e benzetildiği için de ona İnce Memed denildiğini belirtmek isterim. Belki de Yaşar Kemal anlattığımız İnce Memed’i tanıyıp, Kürt özgürlük mücadelesinin geliştiği bir ortamda bu romanı yazmış olsaydı romanı birkaç kat daha fazla derinlikli ve etkili olurdu.


Adaletli, mert ve halkına bağlıydı

İnce Memed’i seven birçok arkadaşıyla tanıştım ve konuştum, hepsi de anlata anlata bitiremedi Memed’i. Kimi onu yol bilen anlamına gelen Rênas ismiyle anımsıyordu, kimi de İnce Memed diyordu. Arkadaşlarıyla onun hakkında konuşmak istediğimde ilk gördüğüm şey, geçmişe yaptıkları yolculukta yaşadıkları güzel anların verdiği mutluluğun gözlerindeki ışıltısı oldu. Ama bu ışıltı Memed’i anlattıkça, böyle bir yoldaşlarını kaybetmenin, bir daha onu görememenin vermiş olduğu üzüntüye dönüşüyordu. Kimi daha az, özlü cümlelerle utana sıkıla; kimi uzun uzun anlatsa da Memed’i, hemen hemen hepsi birbirine yakın şeyler söyledi: “Örgütüne ve halkına çok bağlıydı. Donanımlı bir komutan ve nitelikli bir gerillaydı. Çok cesurdu. Mertti ve açık sözlüydü. Adaletliydi. Entelektüeldi. Sempatikti. İnsanda kişiliği ve duruşuyla, bakış açısı ve üslubuyla, yaşama bağlılığıyla önemli bir yer oluştururdu. Bulunduğu ortamda varlığının farkını hemen ortaya koyabiliyordu. Olmadığında yokluğu bir boşluk oluşturur ve keşke Rênas da burada olsaydı deniliyordu.” Onu tanıyan yoldaşları Memed’i anlatırken, bunun gibi yüzlerce cümle kurdu.

  Aktarılanların hepsine bu yazıda yer vermemiz mümkün değil. Sadece gerilla arkadaşlarıyla Memed hakkında yaptığımız diyalogların özünü yansıtmaya çalışacak, anlatımlarını aktaracağım. En kapsamlı diyalogumuz da gerilla Rohat’la oldu. Rênas’a ilişkin anlattıklarını onun dilinden olduğu gibi aktarmaya çalışacağım. Rohat, şehit düşmeden birkaç dakika önce birlikte olduklarını söyleyerek anlatmaya başladı Memed’i… 



Her soruna çözüm bulurdu

“Her gerilla yoldaşları için çok önemlidir ama Rênas arkadaş herkes için başkaydı. Her yoldaş sevilir ama O, herkesin gönlünde yer etmişti. Kendisini doğal otoritesiyle kabul ettiren bir özelliğe sahipti. Bazen gergin ve herkesin susması gerektiğini düşündüğü ortamda, kendinde doğruları söyleme zorunluluğunu hissettiğinden öyle uygun yöntem ve uslüğla olaya müdahil olup sorunu çözerdi ki, insan şaşırıp kalırdı. Yeri geldi mi mizahi bir dille, yeri geldi mi doğrudan, yeri geldi mi ima ederek söylemek istediklerini doğru yöntemlerle ortaya koyar ve adeta o sihirli diliyle çözümü sağlardı. 


Efsane kahramanları gibi

Uzun, ince, yakışıklı, atletik, zarif; kendi deyimiyle dünyadaki bütün mankenlerin sahip olmak isteyeceği yapıda biriydi Şehid Rênas. Nitelikli bir militan, iyi bir siyasetçi, iyi bir felsefe tartışmacısı, iyi bir kitap kurdu, iyi bir hatip, yine kendi deyimiyle IQ’su yüksek, kafası zehir gibi çalışan; iyi bir futbolcu ve iyi bir futbol yorumcusuydu. Koyu bir Galatasaraylıydı. Ha, bir de harika voleybol oynardı. Birçok özelliğini gerillada geliştirmişti. Zorlu yaşam koşullarıyla yoğrula yoğrula pişmişti. Köyden gelmiş bir arkadaşla da şehirden gelmiş bir arkadaşla da ilişki kurmada sorun yaşamazdı. Üniversiteden katılmış bir arkadaşla entelektüel konularda tartışmalar yürüttüğü gibi, yaşamda karşılaştığı sorunları da kolayca çözebilirdi. Hele öyle bir yürüyüşü vardı ki dağ, taş demeden yolda yürürken adeta süzülürdü. Bir keresinde adım atmaya bile cesaret edemeyeceğim ve en az bir saat dolanmamız gereken birkaç kilometrelik çok dik tepelik bir yerden birkaç dakikada öyle  hızlı ve ceylanlar gibi sekerek aşağı indi ki, arkasından bakakaldım. Herhalde ben de onun gibi hızlı adımlarla giderim dedim ama aşağıya kadar düşe kalka, yuvarlana yuvarlana zor ulaştım. Toz, duman, yara bere içinde kalmıştım. Gülümsemesi gözümün önünden hiç gitmiyor, ‘Bu dağlarda ceylan gibi olman gerekir’ demişti bana. Atları da çok severdi. Atın sırtına bindi mi kim tutabilirdi ki artık Memed’i!  Dörtnala verir atı, fırtına gibi eserdi. 

Çocukken gerillalar hakkında duyduğu efsanevi anlatımların, kahramanlarının bütün özelliklerini kendinde somutlaştırmaya çalışmıştı. Hem sadece gerilla hikayelerini dinlememiş, aynı zamanda birçok destanın yaşanmasına da tanıklık etmiş, içinde yer almıştı. 

Çocuk yaşta köyde gördüğü bir gerilla grubuna yapışıp ille de ‘Sizinle geleceğim, ben de sizin gibi Kürdistan için savaşacağım’ demişti. Arkadaşlar O’nun gelmesine izin vermemişler, deyim yerindeyse kovmuşlar ama Rênas peşlerini bırakmamış, ağlaya sızlaya düşmüş peşlerine. Arkadaşlar başka çarelerinin kalmadığını görünce mecburen kabul edip savaşın olmadığı güvenlikli bir yere göndermişler. O nedenle yeni katıldığı dönemin hikayelerini anlatırdı bazen. ‘Ben gelirken silah vermediler bana. Kendimi çok dayatınca arkadaşlar hem beni kırmamak hem de silahı vermemek için dediler ki, al silahı tak koluna eğer silah yere değerse o zaman veremeyiz. Çünkü silah partinin, yani halkın malıdır. Bir devrimci de halkın malına zarar vermeyeceğinden eğer silah yere değerse sana vermeyiz diye şart koştular’ diyordu. 

Bir gün ilk katıldığı yıllarda birlikte kaldığı birkaç kadın arkadaşı gördü. Buna öyle sevindi ki, tıpkı uzun süre anasını görmeyen çocukların duyduğu saf sevinç vardı gözlerinde. Bir evladın anasına sarılması gibi sarıldı yoldaşlarına. O gün hatırladığı anılarını anlattı durdu.

Şehit Deniz Fırat arkadaşla da ilk katıldığı yıllarda birlikte kalmıştı. Bir nevi çocukluk arkadaşılardı. Melekler gibiydi her ikisi de ve birbirlerine çok bağlıydılar. Hele gerilla halayı tutuklarında sürekli izlemek isterdiniz. Şekillenmelerini dağda, gerillada aldıkları için gerçek anlamda dağlı olmuşlardı. Her ikisi de yoldaşlıkta örnekti. 



Cesur ve yurtseverdi  

Şehit Rênas’la ilk karşılaşmamız 2006 yılının sonbaharındaydı. İlk tanıştığımızda ikimiz de birbirimize karşı biraz çekimserdik ama sonradan çok sıkı bir yoldaşlık ilişkimiz oldu. Zaten neredeyse günün yirmi dört saati birlikteydik. Hele voleybolda muhteşem bir ikili olmuştuk. Gerçekten de çok etkileyici yanları vardı. Bir gün bulunduğumuz alana çok yoğun havan ve top atışları yapıldı. Daha önce de bize yönelik havan atışı yapılmıştı ama bu defa adeta havan yağmuruydu. Hazırladığımız sığınağa girdik ama ne yapsak da Rênas arkadaşı içeri alamadık. Her zamanki kelimesiyle giriş yaparak takıldı bizlere; ‘Biliyorsun, eskiden havan atıldığı zaman biri başını bile eğseydi bu başını eğme ayıplanırdı. Havan da nedir’ diyordu. 

15 Şubat 2008’de birlikte donma tehlikesi geçirdik. Çok acil bir yere gidip gelmemiz gerekiyordu ama iki gün hiç durmadan kar yağdı ve bulunduğumuz yerde kar bir metreyi aştı. Gideceğimiz yere ulaşmak için birkaç tepeyi aşmamız gerekiyordu. Tepe demek, bulunduğumuz yerde bulunan kardan en az bir metre daha fazla kar demekti. Kar olmasa bir saatte rahatlıkla gidilebilecek bir mesafe ama bu kadar çok karın olması işi değiştiriyordu. Riskli bir yoldu ama görevin de yerine getirilmesi gerekiyordu. Zorlu bir yürüyüş ardından 7 saatte ancak ulaştık gideceğimiz yere. Yürüyüş boyunca hiç pes etmedi ve hep destek oldu. Nihayet noktaya ulaştık fakat bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. Gideceğimiz yerde olması gereken arkadaşlar alandan ayrılmışlardı. İkimiz de sırılsıklam olmuştuk. Elbiseler üzerimizde, ayakkabılar ayağımızda dondu. Açlığın da etkisiyle iki metre yükseklikteki karda yürürken vücut direncimiz azalmıştı. İyi ki ulaştığımız noktada arkadaşlar eski sobalarını kaldırmamışlar. Sığınak su altında kalmıştı, oturacak yer bile yoktu ama sobayı yakıp biraz ısınınca aç da olsak çamurun içinde mayışıp kaldık.  

Yaşanan anılar çok olsa da hepsini anlatmak zor. Son bir anısını ve nasıl şehit düştüğünü aktararak bitireyim. 

2006-2007 kışı çok şiddetli geçmişti. Dışarıda öyle bir tipi vardı ki, rüzgarın uğultusu bulunduğumuz yerde ıslık çalar gibi yankılanıyordu. Gece sohpetimizde doğduğumuz yerlerin kültürel özellikleri hakkında koyu bir tartışma yürüttük. O fırtına, o ses beni çocukluğuma götürmüştü. ‘Biliyor musunuz, bizde kışın bu vakitleri gece yatmadan önce pestil ile ceviz ya da sucuk kesin yenir. Bizim orada yapılan bol susam katılmış, çok açık sarı pestil yumuşacık olur. Analar kerge dönemlerinde (pestil, pekmez ve helvanın yapıldığı mevsim) pestil yapmak için günlerce uğraşırlar. Üzümü toplarlar, torbalara koydukları üzümün şiresini çıkarırlar, sonra bekletirler, killi toprak katarlar, bir öğün ya da bir gün kaynatırlar ve pelul yaparlar. Sonradan bu pelulu savan dedikleri bezlerin üzerine sürerler’ diyerek ayrıntılarıyla anlattım. Rênas arkadaş da battaniyenin altında anlattıklarımı dinledi. Ben anlatırken o da çocukluğuna gitmişti. Aynı mekanda yaşamış, aynı zamanı paylaşmış gibiydik. O gece anlattıklarımı dinlediğinde annesini hatırladığını, O’nun da benim anlattığım gibi pestil yaptığını söyledi. Sonra sarıldı bana, ‘Ne güzel bir kültürümüz var değil mi? Ama ne yazık ki faşist Türk devleti kültürümüzü ya yok ediyor ya da kendisine mal etmek istiyor. Biz analarımızın, atalarımızın yaşadığı ve bize miras bıraktığı kültürü koruyacağız ve yarınlara taşıyacağız. Yoksa nasıl hayırlı evlatlar olduğumuzu söyleyebiliriz ki’ dedi.


Her şehadet sorumluluk yüklüyor

Memed şehit düşmeden birkaç dakika önce de birlikteydik. Bulunduğumuz yerin güvenlikli olduğunu düşünüyorduk. O noktanın deşifre olduğunu bilmiyorduk. Gün boyu keşif uçakları dolaştı. Rênas arkadaşın bir özelliği vardı, uçaklar gelirken, nereye vuracaklar diye mutlaka bakardı. Kaç defa onu uyarmama rağmen beni dinlemedi. O gün de keşif uçağı dolaştığı esnada savaş uçakları gelince onu zorla şikefte (sığınağa) götürdüm. İçeri gelmek istemeyince, ‘Gel bari şikeftin ağzından bakarız nereyi vurduklarına’ diyerek ikna ettim. Diğer arkadaşlar da içeriye girmişlerdi. Şikeftin içinden bir şey almam gerekiyordu. İçeriye onu almaya gidip geldiğimde bir de baktım Rênas, Vedat, Mahir ve Cahit arkadaşlar yerlerinde yoktu. Hava saldırısının başka alana yönelik olduğunu düşünerek dışarı çıkmışlardı. Onları içeriye getirmek için koridorda ilerlerken, çıkışa 2-3 metre kala önüme vurulan kazan bombasının patlamasıyla ortaya çıkan basınç, beni geriye fırlattı. Bu hava saldırısında Rênas, Vedat, Mahir ve Cahit şehit düştü. 

Gerillanın ayakta kalmasını sağlayan en temel ilke, her zaman gerillacılığın kurallarının yerine getirilmesidir. Kurala uymamak, açık hedef haline gelmek demektir. Yaşadığımız bu ağır kayıpta da bu yoldaşlarım gerillacılığın kurallarını ihlal ettikleri için yaşandı. Sıkça söylendiği gibi savaşta ilk hata son hataydı.” 

Kürdistan'da onlarca Memed, onlarca Vedat, Mahir ve Cahit özgürlük uğruna şehit düştü. Yaşanan her şehadet onların yarım kalan hayallerini gerçekleştirmemiz için bizlere daha büyük sorumluluk ve görev yüklüyor. Ama onların ardıllarının verdiği mücadele, bu yoldaşlarımızın özlemi olan özgür Kürdistan'ı kurmanın ne kadar yakınlaştığını da gösteriyor. Sizleri hiçbir zaman unutmadım, unutmayacağım ve bulunduğum her yerde mücadeleyi yükselterek yaşatacağım.