"Nişanlıyız bu topraklara
Serxwebun’dur düğünümüz
Hayli zaman oldu görmeyeli
Öp benim için
Ellerinden anamın
An neman an Kurdistan!"

Abdullah Karabağ

Her bir sözcükleri de birer inci tanesi. O inci tanesidir ki, istiridye ve midyelerin başlarına bela. Bir kum taneciği girer içlerine ve kıvranırlar acıdan. Değişik sıvılar salgılayarak inciye dönüştürürler içlerindeki kum taneciklerini. Acıdan kurtulurlar ama içlerindeki o inci tanesi, yaşamlarının son bulmasına sebep olur. İnsanlar istiridye ya da midyeyi yakalayıp çıkarırlar o inci tanesini. Bir ustanın ellerinde ışıldar. Parıldar bir sevgilinin boynunda ya da parmağında. Görenleri hayran bırakır kendisine. Şairler de öyledir. İçlerine bir acı düşer. Kimi zaman vurulan bir özgürlük savaşçısının acısı, kimi zaman da maden ocağında ölen işçilerin son çığlıkları gelir yüreklerine yerleşir. Kıvranırlar acıdan. Deli divane olurlar. Sonrası sarılılar kalemlerine ve dökülür inci taneleri ak kağıtların üzerine.
Şairleri anlayın!
Yalnızlıklarını, dünyaya olan küskünlüklerini, gözlerindeki o kederi, yaşamın karşısındaki o acemiliklerini, özlemlerini, o büyük aşklarını… Kırılgandırlar, saydamdırlar, mistiktirler ve yürekleri insanlık için çarpar. Bu sıfatları taşıyan bir şair tanıyorum: Abdullah Karabağ. Elimde Sokak Kitapları’ndan çıkan, "Güldestan Gibi" adlı toplu şiirleri var. Kitap 348 sayfadan oluşuyor. İçerik olarak Kürtlerin ve ezilen tüm kesimlerin şiirlerini yazmış.
En çokta Kürdistan’ın durumu yüreğini kanatır. Hala özgürleşememiştir çünkü. İnsanları vurulur yol ve sınır boylarında. Sebep Kürt olmalarındandır. "Ben/ Newrozluğumdan utandım/ Bir karış toprağı/ Newrozlaştıramadım/ Diye! Utanır bu durumdan. Otuz milyonun üzerinde bir nüfusa sahip olan bir halkın bu halde olması, onun için utanç vericidir. Bir halk olarak, eksik yanlarımızın olduğunu düşünür. Ve gerillaya nağmeler dizer. Çünkü gerilla bu halkın baş tacıdır. En seçkinleridir. Onlar da aşıktırlar şairler gibi. Uğruna ölümlere gittikleri aşklarıdır...
Şairler nasıl üzülmesin o gencecik yüreklere. Nasıl deli divane olmasınlar. Nasıl yüreklerinde bir kin dağı büyümesin diyebiliriz; zalime, talancıya, hırsıza…
Bir şiir ağacı…
Şair Abdullah Karabağ, ölümüne bağlıdır cümle güzelliklere. Ki edebiyatın en güzel alanıyla haşır haşır neşirken, şakağında vurulan bir insan onun çıldırmasına sebep olmaz mı dersiniz! İşte Şair Karabağ, tüm bu nedenlerden dolayı bir şiir ağacına dönmüştür. Ve her dalında şiirler soluyan. Acının, kederin sindiği yapraklarında şiir üfler ak kağıtlara. Acı, alın teri ve kandandır her bir dizesi. Sözcükleri sever ve onlarla dans eder. İçindeki şiir ağacı, en bilinmedik ve inci tanesi gibi parıldayan bir sözcüğü gelir kulağına üfler. Büyük bir acıyla onları yan yana ve alt alta dizer ve şiir olur. Sonrası bu şiirleri paylaşır bizimle. Çünkü gönlü paylaşmaktan yana...
Ne diyor,
"Oturmak…
Düşün zümrüt taşından hükmüne oturmak
Kraliçeler gibi demiyorum
Çünkü kraliçelikte aynı taç paylaşılmaz…"

MEHMET SÖÐÜT