
Kuşkusuz tutuklu olmak yürürlükteki yasalar temelinde özgürlüklerinden yoksun bırakılmaktır. Ancak yine de aynı tutuklu yasaların güvencesi altındadır. Onun da yasalar ve yönetmeliklerle belirlenmiş bazı hakları vardır. Bu haklar keyfi kararlarla kısıtlanamaz. Avukatları ve yakınlarıyla görüşmesi bu haklar arasındadır. Diğer tutuklulara tanınan haklar keyfi olarak bir başka tutukludan esirgenemez. Tutukluya yönelik uygulamalarda hukuku devre dışı bırakmak, onu bir rehine olarak değerlendirmek anlamına gelir. Eşkıyalık işte bu noktada kendini gösterir.
İster devletin ister bir ganster çetesinin elinde bulunsun, rehine olarak tutulan bir insanın hayatı tehdit altındadır. En azından filmlerde görürüz: Eşkıya kendi isteklerini kabul ettirmek için rehineyi bir koz olarak kullanır. Yakınlarının veya talepte bulunduğu güçlerin istediği şeyleri yerine getirmemesi durumunda rehinenin hayatına kastedebilir. AKP Hükümeti Önder Öcalan ile ilişkisini bu tür bir rehine olarak tutma ilişkisi haline getirmiştir. Kürt halkına ve Özgürlük Hareketi’ne boyun eğdirip teslim almak için Öcalan’ın yaşam hakkını bir tehdit aracı olarak kullanma yolunu seçmiştir. Bunun eşkıyalıktan başka adı yoktur.
Hukuksuz uygulamasına hukuki kılıf bulma arayışına girmek ve bu temelde rehine tutmayı yasal bir temele dayandırmaya çalışmak hükümetin mevcut eyleminin eşkıyalığa özgü niteliğini değiştirmez. Önce tamamen keyfi davranmak, ardından bu keyfiliği çıkarılacak bir yasayla hukukun içine almak eşkıyalıkla damgalanmaktan kurtarmaz, tersine yapılanın eşkıyalık olduğunu teyit eder. AKP Hükümeti 190 gündür sürdürdüğü tecridi şimdi yasal hale getirmeye çalışıyor. Yani Önder Öcalan üzerindeki hukuksuz tecridi yasallaştırmak istiyor. Başka bir deyişle Öcalan’ı rehine tutmayı hukukla bağdaştırma çabası içinde bulunuyor.
Bu tecrit sürecinde yaşanan gelişmelere bakalım. Despotik AKP Hükümetinin keyfi uygulamaları sürgit devam etti. Kürt Halk Önderi’nin avukatları topluca gözaltına alınıp tutuklandı. Yeni avukatların yaptığı tüm görüşme başvuruları reddedildi. Mevcut durumda hiç kimse İmralı’da neler olup bittiğini bilmiyor. Kürt Halk Önderi’ni rehine konumunda tutmak ve rehineyi kimsenin kendisinden haber alamayacağı koşullara mahkûm etmek son derece ürkütücüdür. Başbakanın Öcalan’ı işaret ederek “Biz hükümette olsaydık kesinlikle asardık” demesi tehlikeyi daha da büyütüyor. Hiçbir hukuki gerekçeye dayanmayan tecrit uygulaması ile Başbakanın sözleri yan yana getirildiğinde, Öcalan’ın hayatının tehlikede olduğu kesinlik kazanıyor. Bir kez hukuksuzluk kapısını araladınız mı oradan içeri giren sadece tecrit olmaz, infaz olasılığı da işin içine girer. Kürt halkı ve dostları Başbakanın sözlerini bir infaz emri olarak değerlendiriyor ve bu yüzden Öcalan’ın hayatı konusunda ciddi endişeler taşıyor.
Başbakan ve başında bulunduğu hükümet bu endişeleri azaltacak en küçük bir girişimde bulunmuyor. Tersine tecrit içinde tecridi daha da yoğunlaştırıyor. Buna ‘başı gövdeden koparmak’ adını veriyor. ‘Koparılan baş’ tecrit halinin ötesinde bir gerçekliği ifade ediyor. Sadece bu sözden yola çıkılsa dahi AKP’nin gerçek niyetini anlamak hiç de zor değildir. Koparılan başın ölü baş olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Dolayısıyla ölüm tehdidi altında olan sadece Önder Öcalan değildir, aynı zamanda varlığını korumak ve özgürlüğünü kazanmak isteyen tüm Kürt halkıdır. Bu anlamda AKP’nin sözde ‘demokratik açılım’ı Kürt halkının defterini dürme açılımıdır. AKP Hükümetinin her söylemi ve eylemi kesinlikle niyetinin bu olduğunu doğruluyor.
AKP faşizmi Kürt halkının varoluş gerçeğinden kaynaklanan haklarını kullanmasını engellemek için topyekûn bir imha savaşı yürütüyor. Sorun yalnızca gerilla güçlerine karşı saldırıları tırmandırması değildir. Siyasetin hiçbir söyleminin eyleme geçmesine de izin vermek istemiyor. İnsan hakları kuruluşlarından kültürel kurumlara kadar Kürt gerçeğiyle ilişkili bütün yapılanmaları yasadışı ilan edip dağıtmaya çalışıyor. Böyle davranmakla “kendiniz için ayrı devlet de isteyebilirsiniz, ama bunun için en ufak bir pratik adım atmayacaksınız” demeye getiriyor. Bir benzetmede bulunmak gerekirse, suyunuz olacak, ancak bu suyu içine dolduracağınız bir kap sahibi olamayacaksınız. Olursanız içine su koyduğunuz her kap mutlaka kırılacaktır. Yani bu iktidar Kürt kimliği ve özgürlüğünün bedenleşmesine geçit vermek istemiyor. Sonuçta ruhunuz olabilir ama bir bedende yaşayamaz gibi bir durum ortaya çıkıyor. Soykırım işte böyle yürütülüyor. “Benim suyum var” demeniz ise PKK ezilmediği müddetçe mümkündür. PKK ezildiğinde bu da yasadışı sayılacak ve ezilecektir. Herkesin bu gerçeği çok iyi anlaması gerekiyor.
Kimse AKP Hükümetinin imhacı karakteri konusunda yanılmamalıdır. Önder Öcalan’ın dediği gibi, yanılgı ve yalanın egemenliği altında geçecek bir yaşam kaybedilmiş ve ihanete uğramış bir yaşamdır. AKP’nin yetkili ağızları Kürt sorununda adeta çağ atladıklarını iddia ederken şunları söylemiyorlar mı? “Eskiden Kürt varlığı reddediliyor, Kürtlerin ‘Dağ Türkleri’ olduğu iddia ediliyordu. Bizim iktidarımızda isteyen Kürt olduğunu açıklayabilir, evinde Kürtçe konuşabilir, Kürtçe türkü dinleyebilir. Böyle yaptı diye koğuşturmaya uğramaz. İşte TRT 6’nız da var.” Hepsi bu değil mi? Peki, Kürt vardır ama hakları yoktur demek, Kürt diye bir olgu ve kimlik yoktur demekten daha alçakça değil midir? ‘Yasaklı dil’ olduğu dönemde her yerde Kürtçe daha fazla konuşulmuyor muydu? Kürt senin verdiklerinle yetinecek, ama durmadan dönen imha değirmeni ortada Kürt olgusu diye bir şey bırakmayacak! Pratik uygulama tam da buna denk düşmüyor mu? Bu mudur Kürtlerin haklarını tanımak?
Başbakan ‘teröristle mücadele, siyasetle müzakere’ içinde olduklarını belirtiyor. Kendisini sözüm ona ‘müzakere’ye oturmak istediği BDP’nin İmralı’yı adres gösterdiğini söylüyor. Yani İmralı ile müzakere olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Peki, sen sonradan MİT’in başına getirdiğin danışmanının da içinde bulunduğu bir heyeti bizzat İmralı’ya göndermedin mi? Bu heyet yapılanın bir çeşit müzakere olduğunu açıklamadı mı? Varılan ortak sonuçları protokol haline getirip Başbakana sunmak heyetin de görüşü değil miydi? Kürt Halk Önderi hangi noktalarda işleri çıkmaza soktu, nerede yapıcı davranmadı? Kamuoyuna yansıdığı üzere doğru olan tam da bunun tersiyse, o zaman neden hala BDP’nin İmralı’yı adres göstermesini yanlış buluyor ve hakaretler yağdırıyorsun? Masana gelen protokolleri gerçekten okudun mu? Bunları gönderdiğin heyetin de ağırlıkla benimsemiş olmasına karşılık tutumun ne oldu? Bıçakla keser gibi görüşmeleri sona erdirmene sebep olan gerçekten ‘Silvan olayı’ mıydı? Yoksa İmralı ile işinin artık bittiğine inandığın için mi böyle davrandın?
Başbakan ve hükümetinin bu sorulara verebilecekleri bir cevapları yoktur. İşletmek istedikleri süreç tasfiye ve imha sürecidir. Kürt sorununun çözümünde attıklarını iddia ettikleri her adım imha ve tasfiye çabalarına hizmet etmeyi öngören birer adımdır. İmralı ve Oslo görüşmeleri de bu hedefe ulaşma temelinde başlatılıp sürdürülmüş, iş hükümetin tavrına gelip dayandığında görüşmelerden vazgeçilmiştir. Toplumsal varlığı mutlak kölelik içinde olan ve kendisine dağılmanın dayatıldığı Kürt halkının bu durumda direnmek dışında bir seçeneği yoktur. Kürt Halk Önderi’nin üzerindeki infaz tehdidi ancak böyle bertaraf edilebilir. Önder APO en zor koşullarda görkemli bir direniş sergiliyor, halkının ve kendisinin hayatını böyle savunuyor. Onun deyişiyle dışarıda da ancak bir tek şartla yaşanabilir: Halk olarak kendi varlığı ve özgürlüğü için mücadele içinde olmak! Mücadelesiz bir yaşam koca bir sahtekarlık ve onursuzluktur.