Kürt ve Kürdistan tarihi üzerine çalışmalar her geçen gün sevindirici bir şekilde artmakta ve bilimsel esaslara dayalı kayda değer araştırmalar bir bir günyüzüne çıkmakta. Bu bağlamada bireysel çalışmaların yanında, kollektif çalışmalar da süregelmekte olup, umut ediyorum ki Kürt Tarihi Dergi’si de bu yolda önemli bir köşe taşı olma niteliğini korur. Dile getirmeye çalışacağım konu tüm dünyayı ilgilendirdiği gibi özellikle Kürt tarihinde önemli bir yer tutan Birinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki İngiliz ve Fransızların Kürdistan politikası üzerinde kısaca durmaya çalışacağım.

Kürtler bugün olduğu gibi geçmişte de birçok devletin bünyesinde varlıklarını sürdürmüş bir halk olarak, bağımsızlık mücadelesini bir türlü tamamlayamamış (bir iki kısa süreli başarılar hariç) ender halklardan biri olma özelliğini taşımaktadır. Bu tarihsel olguyu iki dönemde inceleyebiliriz: Osmanlı İmparatorluğu dönemi ve imparatorluk sonrası dönem ki bu dönem 1.Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemi kapsar, sonrasında dört büyük devlet arasında Kürdistan coğrafyası tabiri caizse bir pasta gibi bölündü.
Kürdistan’ın paylaşım planını öne süren ve uygulayan dönemin iki büyük devleti olan İngiltere ve Fransa’dır. Bu bakımdan bizim problematiğimiz kendini iki temel soru etrafında şekillendirecektir. Bu iki büyük devletin, 1.Dünya Savaşı sırasında (Sykes-picot anlaşması) bir Kürdistan düşüncesi vardı ve savaş sonrasında (Paris barış görüşmeleri ve sonuç olarak Sevres Anlaşması) bu fikir etrafında politikalar yürüttüler ve Kürtlere ve onların temsilcilerine ya Bağımsız bir Kürdistan yada Otonom bir Kürdistan vaatlerinde bulunmalarının gerekçeleri nelerdi? Ne gibi gelişmeler yaşandı da İngiliz ve Fransızlar Kürtler’e bağımsız bir Kürdistan vaatlerinden vazgeçtiler.

Petrol, kömürün yerine geçince...

19.yy’daki Kürt ayaklanmaları yarı feodal bir özellik göstermekle birlikte tıpkı Mir Muhammed ve Baban buna karşın Bedirxanlar ve daha sonra Şex Ubeydullah ayaklanmasında olduğu gibi ulusal duygular ağır basmakta. Emir Bedirxan ayaklanmasında, Bedirxan sadece kendi bulunduğu Botan bölgesinde değil ayrıca Botan bölgesi etrafındaki alanlarıda (Van, Hakkari beylikleri) hakimiyetine alacak bir Kürdistan kurma peşindeydi. Özellikle Şex Ubeydullah’ın İngilizlere gönderdiği mektupta Kütlerden, Türklerden ayrı bir etnik olduğu her yönüyle farklı olduğu vurgusunun yanısıra bağımsız Kürdistan için taleplerini sıralamaktadır.
20.yy’la gelindiğinde ise Kürtlerde milliyetçi akımlardan gayet etkilenmiş, dernek, gazete ve dergi çevrelerinde örgütlenmeye başlamışlardı. I.Dünya Savaşıyla birlikte ABD başkanı W. Wilson’un yayınladığı ondört maddelik ilkeler çerçevesinde (8 Şubat 1918) imparatorluk hakimiyetindeki halklara bağımsızlık verilmesinden söz ediyordu. Bu fikir I.Dünya savaşının galipleri için bu ayrı etnik grupları koruma, yönetme ve aynı zamanda yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanma fikri yani Mandaterlik fikrinin dahada yaygın kullanılmasına sebep oldu. Her iki yaklaşıma ek olarak ise Kürtler arasındaki Ulusal akımın yükselmesi ve Osmanlı’nın da yıkılmaya yüz tutması yeniden bağımsız bir Kürdistan arzusunu körüklüyordu. Kürdistanilerin bu talepleri, İngiliz ve Fransız gibi eski koloni devletlerinin, sanayi devrimleriyle birlikte artan ham madde ve enerji ihtiyaçlarından dolayı Mezopotamya ve Kürdistan daha bir önem arz etmeye, sömürgecilerin dikkatini çekmeye başlıyordu. Çünkü enerji kaynağı olarak petrol, kömürün yerini almaya başlamıştı.

Rusya’ya karşı manevra

İtilaf devletlerinin Osmanlı’yı paylaşım anlaşması öncesi gerçekleşen Paris Barış Konferansı 1919, Kürtler için tam anlamıyla bağımsızlık yolunda büyük bir şans doğurmuştu. Konferans görüşmeleri sırasında Kürtleri temsilen katılan Eşref Paşa, bağımsız bir Kürdistan talebini tüm delegelere açıkça sunmuştu. Aynı şekilde konferans başkanı ve aynı zamanda Fransız başkanı olan Clemence ise konferansın açılış konuşmasında Kürtlerin bu taleplerini dile getirmiştir. Ve yine Şerif Paşa’yla evinde gerçekleştirdiği toplantıda da aynı yönde kararlılığını dile getiriyordu. İngilizlerin ise Kürdistan üzerine düşünceleri öteden beri, ingilizlerin ticaret yollarının güvencesi ve özellikle Osmanlı ve İran’la yaptıkları petrol antlaşmaları çerçevesinde güvenli bir şekilde çıkarlarını korumaktı. Dolayısıyla bu yönde araştırma ve politikaları sürekli değişkenlik gösteriyordu. FO 141-806-2, 12.08.1919, tarihli Kahire İngiliz generalinden gönderilen telgrafta açıkca bu taleplerini dile getiriyorlar:
Etnik özellikler çerçevesinde günümüz Türkiyesine sınır tampon bir Kürdistan’ın kurulması İngilizlerin yararına olacağı vurgusu yapılıyor. Diğer taraftan Fransızlar için batı Kürdistan(Suriye), Fransızların Afrika’dan sonra Akdeniz’deki hakimiyetini kuvvetlendirmek için İskenderun körfezi ve Adana büyük önem taşıyordu. Bu yönüyle Fransa, Suriye’nin mandaterliğini üstlenirken Suriye Kürdistanı’nı görmezden geliyordu.
Her iki devletin Kürdistan ve ortadoğu politikalarının şekillenmesinde en etkin devlet ise Rusya idi. Rusya’nın güneye inmesini engellemek uğruna hertürlü manevrayı makul görüyorlardı. Çünkü Rusya gibi güçlü bir devletin Mezopotamya ve Kürdistana yerleşmesi, Fransız ve İngilizlerin geo-politik ve en önemlisi ekonomik çıkarlarına ters düşüyordu. Bu bağlamda Sykes-Picot-1916 antlaşmasıyla bir bakıma bu tehlikeyi ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı. Zaten Rusya’nın da Ekim Devrimi’yle ittifaktan ayrılmasıyla meydan bu iki devletin kontrolüne kaldı.

İngilizlerin değişken siyaseti...

Yine başka bir İngiliz albayının İngiliz kraliyetine gönderdiği raporlarda: Otonom Kürdistan’ın Kürtlerin hak ettiğini, gerekçe olarak ise Kürtlerin Ortadoğu’daki diğer halklardan farklı ve büyük bir coğrafyada geniş halk kitlesinin olduğunun vurgusunu yapıyor.(WO 106-64, 1918) Bağdad, İngiliz komiseri Percy Cox ise Kürtlerin sanayi ve ekonominin Bağdad’a verilmesinden çekinge duyguklarını bu yüzden kendilerine ait bir hükümet kurma taraftarı olduğunu rapor ediyor. Kısa süre sonra İngilizlerin değişken siyaseti ve belirsizliğe karşı Şex Mahmud Berzenci kendi krallığını ilan ediyor. Buna karşın İngilizler Kürtlere gaddarca saldırıyor, günlerce uçaklarla Kürtleri bombalıyor. Sonuç olarak Şex Mahmud esir alınıyor, idamla yargılanırken baskılardan korktukları için ömürboyu hapis cezası veriyorlar.
Fransa’nın Bağdat konsülü Roux, gönderdiği raporda İngilizlerin barbarca ve çok kanlı bir şekilde isyanı (Şex Mahmud) bastırdığını bildiriyor. İngilizlerin politikalarının değişmesinde Kemalistlerin İzmir’de başarı elde etmelerinden ve Mustafa Kemal’in Anadolu’daki muhalif hareketleri bertaraf etmesi etkili oluyor. Yine M.Kemal’ın bir kısım Kürtleri yanına almasıyla büyük bir çoğunlukla da Anadolu’da gücü elinde bulundurmasının etkisi de İngilizlerin politikasını etkiliyor. Nitekim, İngilizlerin petrol çıkarları Kürtlerin bağımsızlığından daha önemliydi.
Fransızların ise belli bir Kürt politikası yoktu, daha çok, Kürdistan’da bulunan Hıristiyan Asuri ve Keldanilerle ilgileniyordu. Buna karşın Arap birliği ve Arap bağımsızlığı üzerinde hayli bir çaba harcıyorlardı. Hatta İngilizlerin otonom Kürdistan politikasından da pekte hoşnut değillerdi. George Picot ile Sir Marc Sykes arasında geçen konuşmada (FO 608-95, 20 Kasım 1919) Picot sert bir şekilde karşı çıktığını kendi eliyle yazıyordu. Aslında iki devlet arasındaki bu çekişme tamamiyle petrol kuyularının kullanımından doğan sorunlardı. Her iki devlette özünde Kürtlerin hakları ve Kürdistan’la pekte ilgilenmiyorlardı. Karşılıklı bu çatışmaya başka bir örnek ise Fransa’nın Londra elçisi Paul Cambon tarafından dile getiriliyor. Cambon’un Fransa dışişleri bakanına yazdığı telgrafta: Fransa, İngilizlere baskı yapmalı ve petrol alanlarını ve Musul’u hatta genel olarak Kürdistanı kapsayan bir bölgeye hakim olması gerektiği vurgusunu yapmakta.(MAE, 29 Şubat 1921)

Kürdistan’ın lideri kim olacaktı!

İngiliz ve Fransızları karmaşık ve net olmayan politika izlemelerinde bir etkende Kürtlerin tam anlamıyla bir politika etrafında birleşememesi de yatıyor. Her nekadar Paris Barış Konferansında Kürtleri temsilen Şerif Paşa görevlendirilse de, İran’da Simko, Irak’ta Şex Mahmud kendi başlarına hareket ediyorlardı. Ayrıca Kürdistan’ın kesin bir haritası çizilemiyor mevcut olanlar ise birçok yönüyle eksik kalıyordu. Dahada önemlisi Kürdistan’ın lideri kim olacaktı! Bu bakımdan İngiliz Lord Curzon şu ifadede bulunuyor: “Şerif Paşa bütün Kürtleri kapsayacak bir lider değildir” diyor. Yine başka bir belgede Yüzbaşı Noel ise Bedirxanların eskiden güçlü olduğunu fakat bugün sadece Kemalistlere karşı kullanılabilecek bir güç olarak görüyordu.(FO 141-806-2, 1919)
Herşeye rağmen Kürtler bütün bu gizli yazışmalardan habersiz, İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti’nin açıkladığı bildirgede İngilizlerin tek dostları olduğu vurgusu yapılıyordu.(FO 608-95, 13.10.1919), İngiliz Karadeniz Ordusu Amirali- İstanbul) aynı zamanda Şerif Paşa Konferansta yayımladığı memorandum da Kürtlere Otonom bir Kürdistan talep ediyor ve W. Wilson, Clemenceau, Lloyd George et Orlando yazdığı kişisel mektuplarda da Kürdistan talebini yineliyordu. Şex Mahmud, İngilizlerin sözlerinde durmamalarından dolayı krallığını ilan etmesi ve kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra tekrar 1923 krallığını ilan ediyor. Bütün bu gelişmeler yaşanırken M. Kemal de Anadolu cephesinde işgallere karşı propaganda yürütüyor ve Kürtlere onlara birlikte yaşama ya da otonom Kürdistan vaatleriyle kandırmayı başarmıştı. Ekrem Cemil Paşa’nın anılarında yazdığı gibi bazı Kürtleri ya korkutarak ya da ikna ederek bağımsızlık düşüncesinden vazgeçirmiş.


‘Biz Kürtler ve Türkler’ diyerek…
Sonuç olarak 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevres (Serv) Antlaşması’nın 62 ve 64’üncü maddeleri uyarınca Bağımsız Kürdistan’ın kurulması karara bağlanmasına rağmen bu karar asla hayata geçirilemiyor. 1920 ile 1923 Lausanne (Lozan)Antlaşmasına gelinceye kadarki sürede gerek Kemalistlerin yoğun çalışmaları gerekse İngiliz ve Fransızlar, uzayan görüşmeler ve kendi ülkelerindeki artan kamuoyu tepkisi nedeniyle geri adım atmaya, Kürdistan fikrinden uzaklaşmaya başlamışlardı. Lausanne görüşmeleri sırasında Lord Curzon (İngiliz delege), bir kaç kez Kürtlerin haklarından ve Kürdistan’dan söz etsede İsmet Paşa’nın (İnönü) ikili politikası yüzünden kısa sürede üzerinde durmadan geçiştirilmişti.
Bilindiği gibi İsmet İnönü konuşmasında ‘Biz Kürtler ve Türkler’ diyerek aslında Anadolu’daki iki halkı temsil ettiğini bu bağlamda tartışmaların diğer konular üzerinde yürütülmesini istemişti. Yine aynı şekilde Rıza Nur ise konuşmasında ‘Azınlık konusu ele alınırken, Türkiye’de sadece Gayri-müslüm azınlıkların olduğunu Kürtlerin azınlık olarak ele alınamacağını bu bakımdan Azınlıklar konusu içerisinde sadece Gayri-müslümleri ilgilendiren konulara yer verilmesi gerektiğini’ savunur. Tüm bu görüşmelere ek olarak, Bekir Sami ile Franchet D’Esperey, Fransız ateşe, Bursa’daki görüşmelerinde: Fransa’nın ne kadar üzgün olduğunu, iki ülke arasındaki ilişkinin yüzyıllardır süregeldiğini ve bundan sonra iyi ilişkiler geliştirmek istediklerini M. Kemal’e iletilmesini istiyor. Kısacası Fransızlar kozlarını artık Türklerden taraf oynamaya başlıyorlardı.
Lausanne görüşmeleride artık bu çerçevede tamamiyle İngiliz ve Fransızların pasif bir kaç karşı çıkışları dışında Kürtler ve Kürdistan unutulmuş, tartışmaların merkezi petrol-Musul- ve Hıristiyan azınlıklar ve birkaç askeri mevzu etrafında dönmeye başlıyor.
Kısaca özetleyecek olursak, I.Dünya Savaşına gelinceye kadar ne İngilizlerin ne de Fransızların belirli bir Kürdistan politikası yoktu. Bu belirsizlik hali savaş sonrasında da kendini belli etti. Ülkeler arası diplomasiyi, daha çok ekonomik çıkarlar belirmeye, insan hakları ve imzalanan antlaşmalar ve verilmiş sözler birer birer unutuldu. Sonuç olarak, Kürdistan dört parçaya bölündü. Her parçadaki Kürtler büyük problemler yaşadı ve hala yaşamaya devam ediyor. Asimilasyondan tutalım da, katliamlara varan baskı ve zulüm, kan ve gözyaşı dinmek bilmiyor. Aslında Sevres’de kararlaştırılan Kürdistan fikri hayata geçirilseydi bunca yaşanılan acılar olmayabilirdi. Ya da Lausanne’da, Türk delegeler tarafından dillendirilen ve M. Kemal’in de sık sık vurguladığı “Kürtlere hakları verilecek ve otonom Kürdistan haktır” söylemleri yerine getirilseydi, bugün yaşanan çatışmalar, savaş hiç olmamış olacaktı. Kürtlerin kurtuluşu ise her dört parçada daha özgür, demokratik birliktelik ya da bağımsız bir ülkeden başkası değildir. Tıpkı Irak Kürdistanı’nda olduğu gibi, tıpkı bugünlerde Suriye Kürdistanı’nda halkın yönetime el koyması gibi…


SABAHATTİN KAYHAN / Sorbonne IV- Master-Tarih