İngiltere’de 7 Mayıs Perşembe günü gerçekleştirilen genel seçimlerin sonuçları, seçime katılan partiler ve düşünce kuruluşlarının tahminleri de dahil olmak üzere beklentilerden çok farklı bir şekilde sonuçlandı. Seçim öncesi yapılan neredeyse bütün anketlerde Muhafazakar Parti ile İşçi Partisi’nin başabaş gittiği, Liberal Demokratlar'ın ise sandalye sayılarının yarısını kaybedeceği yönündeydi. Fakat, seçim öncesi tahminlerin aksine, Muhafazakarlar 331 milletvekili ile beklentilerin çok ötesinde bir başarı elde ederken, İşçi Partisi 232 ve Liberal Demokratlar da sadece 8 milletvekili kazanarak tahminlerin çok altında bir sonuç elde ettiler. Peki, seçimlerin herkesi şaşırtacak şekilde sonuçlanmasında rol alan temel faktörler nelerdi? İngilizler, Muhafazakar Parti’yi ödüllendirdi mi, yoksa alternatifsizlikten mi Muhafazakar Parti’ye oy verdiler? Daha da can alıcı soru ise, kazanılan milletvekili sayısı üzerinden ele aldığımızda Muhafazakarların matematiksel başarısı beş yıllık iktidarları döneminde yaptıkları icraatlarının bir sonucu mu, yoksa muhalefetin zayıflığı ve güven vermeyen politikaları üzerinden elde edilen bir başarı mı? 


Muhalefet partileri güven vermedi

İngiltere’de 7 Mayıs’ta yapılan seçim sonuçlarını değerlendirdiğimizde, ilk olarak söylenmesi gereken şey, belki de Muhafazakar Parti’nin seçimi kendi politikalarının bir sonucu olarak değil de daha çok muhalefetin yetersizliği ve yenilgisi üzerinden bir başarı elde ettiğidir.  Beş yıllık iktidarları döneminde Muhafazakar Parti ekonomide belli bir istikrarı sağladı. Özellikle 2010 yılında milli gelire oranı %11 olan bütçe açığını hala çok yüksek olsa da %5.8’ e kadar indirebildi. Aynı şekilde 2 milyon kişiye iş imkanı yaratabildi ve diğer birçok Avrupa ülkesine kıyasla İngiliz ekonomisi daha fazla büyüme kaydetti. Bu faktörler kuşkusuz Muhafazakar Parti’nin oylarına hatırı sayılır bir şekilde etki etti. En azından partinin 2010 yılında elde ettiği oy oranını koruması için önemli bazı faktörler sundu.  Öte yandan kendi kitlesini muhafaza etse bile partinin oylarını arttırması hiç bir şekilde beklenilmiyordu. Çünkü, yaratılan iş imkanlarına baktığımızda bugün İngiltere’de 1.300 binden fazla kişi saat başı ücret ile çalıştırılmakta ve aynı zamanda sürekli bir iş güvencelerine de sahip değiller. Bütçe açığını kapatmak için, Muhafazakar Parti iktidarı sosyal yardımlarda da çok ciddi kesintilere gitti. Başta öğrenci harçlarının zamlanması olmak üzere, sosyal devlet anlayışından belli bir daralmaya gidildi. Bir çok sosyal yardım faaliyetinde kesintiye gidildi. İngiltere’de sağlık sistemi çökme noktasına geldi. Sosyal yardımlarda yapılan kesintiler ve artan ırkçılık toplumda adeta bir sosyal patlamayı tetikledi ve Londra’da 2011 yılında çok şiddetli sokak gösterileri meydana geldi. Göstericiler onlarca yeri ateşe verdi. Bu olaylar bile başlı başına Muhafazakar Parti’nin iç politikadaki başarısızlığını çok iyi açıklayan bir örnektir. 

İç politika kadar Muhafazakar Parti’nin dış politikada da çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Libya, Mısır ve Suriye’deki siyasal gelişmeleri çok doğru okumadan ve demokratik alternatifler oluşturulmadan muhalif guruplara verilen destek, Ortadoğu ve Afrika’nın daha da istikrarsızlaşmasına ve siyasal güç boşluğunun oluşmasına sebep oldu. Bu durum on binlerce kişinin Avrupa’ya göç etmesine ve yeni bir göçmen krizinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Gelen göçmenlerin bir çoğunun Akdeniz’de ölüm faciaları ile sonuçlanması da olayın diğer bir boyutu. Beş yıllık iktidarı döneminde meydana gelen bu olaylar Muhafazakar Parti'yi büyük ölçüde yıpratsa da oylarını düşürmedi. 

Çünkü, başta İşçi Partisi olmak üzere muhalefet partileri Muhafazakar Parti’nin hatalarını, yetersizliklerini ve yanlış politikalarını topluma tam olarak anlatamadılar. Aynı şekilde, nasıl bir ekonomi politikası geliştireceklerini, nasıl kaynak yaratacaklarını, nasıl bir alternatif vergilendirme yapacaklarını ve bütçe açığını nasıl düşüreceklerini ve dış politikada nasıl bir paradigma takip edeceklerini topluma yeterince anlatamadılar. Daha doğru bir ifade ile seçmeni ikna etmediler, edemediler. Bu noktada özellikle İşçi Partisi topluma gerekli güveni veremedi. Seçim sonrası seçmen tercihi üzerine yapılan araştırmalara baktığımızda bir çok kişinin İşçi Partisi'nin ekonomide istikrarı sağlayacağına inanmadığı görülmektedir. Sadece İşçi Partisi değil, Liberallerin iktidar ortaklığı döneminde yarattıkları hayal kırıklıkları, Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) ile Yeşillerin ayakları yere basmayan ekonomi politikaları da seçmene tam olarak güven vermedi. Muhalefetin güven vermeyen politikaları, özellikle inandırıcılıktan ve açıklıktan oldukça uzak bir ekonomik programa sahip olmaları bu noktada Muhafazakar Parti'ye karşı alternatif oluşturamadığı gibi, iktidar partisini seçmen nezdinde en rasyonel tercih haline getirdi.


Milliyetçilik, korku ve seçmen tercihi

Muhafazakar Parti’nin seçimleri beklentilerin çok üstünde bir sayıyla önde tamamlamasının diğer bir nedeni de partinin İngiliz milliyetçiliğine oynamasıdır. Milliyetçilik, özellikle seçim dönemlerinde, partilerin çok fazla emek harcamadan seçmenin tercihinin manipüle edilmesinde hatırı sayılır bir role sahiptir. İngiltere seçimlerinde milliyetçilik hem İskoçya’da hem de İngiliz seçmende bu rolü fazlasıyla oynadı. Milliyetçiliğin 'karşıtlık’ olgusu üzerinden kendisini nasıl yeniden ürettiğini göz önüne aldığımızda, Muhafazakar Parti milliyetçilik kartını çok ustaca kullandı. Muhafazakar Parti’nin seçim meydanlarında en çok propagandasını yaptığı konuların başında İşçi Partisi'nin seçimi kazanması durumunda İskoçya Ulusal Partisi (SNP) ile ittifak yapacağı yönündeydi. Muhafazakarlar, SNP’nin Westminster’da sahip olacakları milletvekilli sayısını kullanarak İşçi Parti’si ile ittifak kuracaklarını ve gerektiğinde bu partiye şantaj yapmaya çekinmeyeceğini bununda İngiltere’nin ulusal bütünlüğüne çok ciddi bir zarar vereceğini dile getirdiler. Muhafazakar Parti’nin milliyetçilik üzerine kurulu bu kampanyası İskoçya’da Eylül ayında yapılan bağımsızlık referandumu ile beraber okunduğunda İngiliz seçmeni üzerinden çok etkili olduğu görülmektedir. Bir çok İngiliz, artan İskoç milliyetçiliğinden ve bağımsızlık referandumundan çok ciddi bir şekilde rahatsız. Artan İskoç milliyetçiliği diğer bir deyişle karşıtı olan İngiliz milliyetçiliğinin de canlanmasını beraberinde getirdi. 

Başta parti lideri David Cameron olmak üzere Muhafazakar Parti’nin çok sık "One nation" kavramından söz etmesi ve İşçi Partisi’nin olası SNP ile bir ittifakının buna çok ciddi bir zarar vereceği söylemi, seçmende hatırı sayılır bir kabul gördü. İşçi Partisi seçimi kazanmaları durumunda SNP ile herhangi bir ittifak veya koalisyon kurmayacaklarına dair tüm söylemlerine rağmen, seçmeni ikna edemedi. Artan İngiliz milliyetçiliği, oyların belli oranda UKIP’e kaymasına yol açsa da büyük bir kısmı Muhafazakar Partiye yöneldi. Öte taraftan, Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi’nin İskoç ulus kimliğini temsil iddiasında olan SNP’ye karşıt bu tutumları, ‘ötekileştirilme’ üzerinden İskoç milliyetçiliğinin daha da yükselmesine sebep oldu. SNP’nin İskoçya’ya verilen 59 sandalyeden 56'sını alması da bu durumu oldukça iyi açıklamaktadır.

Sonuç olarak, İngiltere’de 7 Mayıs’ta yapılan genel seçimleri ele aldığımızda, Muhafazakar Parti’nin beklentilerin çok üstünde bir sayıyla  milletvekili kazanması partinin kendi başarısından çok, daha ziyade muhalefetin başarısızlığı ve milliyetçilik olgusu ile yakından ilgilidir. Özellikle muhalefetin güven vermeyen ekonomik ve siyasi söylemleri muhafazakar partiyi zorunlu bir alternatif haline getirdi. Milletçilik ise bu noktada katalizör görevi gördü.


Dr. DENİZ ÇİFÇİ/LONDRA