İnkarda ısrar insan olmamakta ısrardır. İnsanın acıdan kaçınmak için dış dünyanın gerçekliğini, tarihsel olarak bakıldığında ise tarihsel varlık alanında olup-bitenleri yok saymak ve görmemektir. Bu durum ise patolojik değil midir? Bu patolojideki kişi sadece kendi gerçekleri ile yaşar ve kişi o gerçekleri zamanla evrensel doğrular olarak görür. Türk ve Türklük düşüncesi de inkarcılık üzerine kurulmuş bunun için de marazlıdır. Bu marazi durum yediden yetmişe ruhumuzu sarmış. Kurtulmak için var olan sistemin parçalanması lazım. Yeniden yapılanmalı ki sağlıklı olabilelim.
Tarihsel varlık alnında yaptıklarını inkar eden bunun yerini kendi doğruları ile yaşayan bu mekanizma ise sürekli ötekilere düşman gözüyle bakar. Zamanla bu algı toplumda yaşayan kişilerin ruhsal yapılarını bozar ve bir çeşit iç ve dış düşman paranoyasına dönüşür. Bugünkü iktidar ve daha öncekiler hep bu paranoya ile yargıyı, yürütmeyi ve yasamayı kontrol etmişlerdir.
Ama dünya ve insan değişiyor.
Artık Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan halklar eski halklar değil. Dünya artık geçmişte ve günümüzde bu topraklarda yaşanan soykırımlara gözlerini kapatmıyor daha doğrusu kapatamıyor. Cumhurbaşkanı kendisi söylemedi mi Dersim katliamını? Üstü örtülü de olsa Ermenilerin yüreğine su serpen özürleri ima etmedi mi? Tarihimizle yüzleşmek, düşman paranoyasından kurtulacağız diye sevinmedik mi?
Türk düşüncesinin inkarcılığı, paranoyası, ezberciliği ve yarattığı akıl tutulması daha önce her şeyi iç ve dış düşmanlara bağlıyordu. Şimdi ise bir “Üst akıl” paranoyasına kendini kaptırmış ve sistemin bütün çarklarına bu paranoyayla terbiye edeceğini sanıyor. Bu mümkün mü?
Son günlerde tartışılan ve Alman parlamentosunda kabul edilen Ermeni Soykırımı yasasını da bu üst akla bağladılar. “Üst akıldan kendilerine böyle bir talimat gelmiş olmalı ki böyle bir adım attılar.” Söylemi bunun tipik bir örneği. Almanya’daki ‘soykırım’ oylamasında evet oyu kullanan Türkleri de “Oradakilerin Türklükle alakası yok, onlar kanı bozuk ve uzantılarıdır” diye kükremeleri de aidiyet duygusunu kana ve kafatasına bağlamaktır ve bu tarz gerçeklikler üzerinden söylemler geliştirmek de nefret suçu işlemektir.
Dışarıda gürleyen sistem içeride Kürtlere karşı kıyamete kadar kıyam söylemini de sürekli tekrarlamaktan vazgeçmiyor ve “İlk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek.” Diyor. Eğer adem de bunlardansa vay halimize. Peki, bütün bu söylemlerin şiddetlenmesi niye acaba? Öyle sanırım ki birilerinin sonu geldi ya da geliyor. Uluslararası basında çıkanlar öyle gösteriyor sanki. Asıl Tufan’da Reza’nın elindeki “Pandora’nın kutusunu” açmasıyla kopacak gibi.
Daha önce kardeşimiz dedikleri Esad; Reuters’ın haberine göre Rus RİA haber ajansına konuşmuş ve şöyle demiş; “Suriye’de Türk ordusu değil Erdoğan’ın ordusu savaşıyor.” Yine son verdiği demeçte de; “Halep bu kasabın tüm hayallerine ve umutlarına mezar olacak” demiş. Bunları neden dedirtiyoruz?
Kardeşlerin birbirine böyle ithamlarda bulunmasına şaşmamak gerek ne de olsa “Habil ve Kabil” vakası var ortada. Sanırım kardeşlerden birinin ilk insanın da savaştan yana olduğunu söylemesi bu olay üzerine olsa gerek.
Evet! İnkar patolojiktir ve bu durum sonradan paranoyaya dönüşebilir. Türk düşüncesi de bugün bu paranoyanın ağırlığını yaşıyor. Artık tek amaçları var herkesi paranoyak yapmak böylece inandırıcılığını güçlendirerek iktidarını sağlamlaştırmaktır.
Tekrar ediyorum; Daha önce tarihimizde katliamlar vardır deyip “Dersim olayları” için; “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” diyen zihniyet dış dünyanın gerçekliğine ne kadar bağlıysa; bugün “Kıyamete kadar savaş” ve “Bizim tarihimizde soykırımlar yoktur” diyen zihniyet de dış dünyanın gerçekliğinden o kadar kopuktur. Ya da bu zihniyet “Cumhuriyet tarihini” kendi tarihi olarak görmüyordur. Bu durum da yine inkarın yarattığı paranoyadır. Cumhuriyeti ve onun değerlerini yok saymak ise Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasını “cahiliye çağı” İslamcı barbarlarına, İŞ(İD)’de peşkeş çekmektir. Başka adı var mıdır?