Ermeni Soykırımı'nın sonraki jenerasyonlarda neden olduğu travmaya ilişkin saha çalışması yapılan bir makalede; kimileri yerlerinden yurtlarından edilmiş olmanın yarattığı travmayı öne çıkarıyor, başka birileri "yılladır bir şehir veya ülkede yaşıyor olmalarına ve hatta o şehirde doğmuş olmalarına rağmen hala kendilerini yaşadıkları şehre ait hissedememenin" yarattığı boşluğa vurgu yapıyordu…

İnsanların yerlerinden yurtlarından koparılmış olmalarının yarattığı sayısız travmalar var kuşkusuz. Her insan diğerinden başka nedenlerle yaşadığı derin dışlanmayı, sürülmüş olmayı, hiçbir yere ait olamamayı izah etmeye çalışıyordu…

(…) ancak neredeyse hepsinde ortak olan bir şey vardı ki; beni en çok etkileyen şey de bu olmuştu. Yaşanmış her şey bir biçimde, belki izah edilebilirdi ama "inkar" bütün bunlar arasında en fazla acıtanıydı. 

İnkarın yarası sarılamıyordu…

Acısı dindirilemiyordu!

Onca acı yaşamış olmanıza rağmen, her gün yeniden kendinizi; kendinize, etrafınızdaki insanlara izah etmek zorundaymış gibi hissediyorsunuz…

Üstüne üstlük size, ailenize, halkınıza onca acı yaşatan muktedirler bir de gerçeği ters yüz ederek, sanki olanın bitenin sorumlusu sizmişsiniz gibi bir hava yaratmaya çalışıyorsa, kendinizi sürekli taciz ediliyormuşsunuz, her gün yeniden katlediliyormuşsunuz gibi hissedersiniz…

Sanki bu acıların hiç biri yaşanmamış veya yaşanmışsa bile karşı tarafın haklı sebeplerinden dolayı yaşanmıştı.

Nasıl bir sebep milyonlarca insanın evlerinden barklarından zorla çıkarılıp, yollarda katledilmesini izah edebilir? 

Siz milyonlarca insanın ölümüne bilerek ve isteyerek sebep olmuşsanız hangi haklı sebep sizi büyük insanlığın vicdanında ve tarih önünde aklayabilir?

Tam bir yüzyıl sonra 1915’ten günümüze Türk devlet retoriğinde değişen fazla bir şey yok; yıl 2016 yine Türkiye siyasal coğrafyasında her gün çocuklar öldürülüyor, insanlar evlerinden, doğup büyüdükleri şehirlerden zorla çıkarılıp, bir tür sürgüne zorlanıyorlar…

Neredeyse bütün siyasal ve askeri öngörüleri boşa çıkmış bir iktidar, Suriye’de, Kobanê’de yaptığını kendi ülkesinde yapmakta hiçbir sakınca görmüyor. Her defasında baltayı taşa vuran AKP iktidarı, yine aynı şeyi yapmaya devam ediyor…

Şam'da Emevi Camii'nde namaz kılma hayalleri uğruna koca bir ülkeyi yangın yerine çevirenler, Kobanê’de cehennem zebanilerine bel bağlayanlar, kendilerinin bile inkar edemediği Kürtlerin ulusal demokratik sorunlarını çözmeye çalışmak yerine imha ve inkarı derinleştirerek sürdürüyorlar… 

Başbakan Davutoğlu’na baktığınızda büyük bir kibir görüyorsunuz. Kendisinin uydurduğu bir tarih algısı üzerinden Türkiye’ye ve bölgeye ayar vermeye çalışan Davutoğlu, aslında yüz yıllık devlet geleneğini olduğu gibi devam ettiriyor. 

Bu saatten sonra "tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı" tartışmasının fazla bir manası yok. Anne kucağında çocuk keskin nişancılar tarafından öldürülüyorken, çocuk ölümleri artık merkez medya ve havuz medyası tarafından sıradanlaştırılmaya çalışılıyorken, insanlar keskin nişancı kurşunuyla vurulmuş annelerinin cenazesini 7 gün sokak ortasında bırakmak zorunda kalıyorken, bu zalimliğe neden bulmaya çalışmak aymazlık bile değil, düşkünlüktür!

Geçenlerde Davutoğlu kameraların karşısında hiç sıkılmadan "sivil ölümlerin tamamı PKK tarafından gerçekleştirildi" dedi. Onca insan öldürülmüş, insanların evleri top mermileri ile başlarına yıkılmış, öldürülmüş insanların cesetleri cadde ortalarında öylece yatıyorken, bir başbakan nasıl böyle konuşabilir? Medyasına güvenerek, herkesi görmez, duymaz sanıyor.

Muhtemelen evleri barkları yıkılan, bu kış kıyamette yollara düşen, kardeşlerini, çocuklarını, annelerini, babalarını kaybeden bu insanları en çok yaralayan şey, Başbakanın tıpkı kendinden öncekiler gibi inkar siyasetini sürdürmesi olmuştur.  

Yine "inkar" ediyorsunuz, yine sorumluluktan kaçıyorsunuz, yine katlediyorsunuz; gönül köprülerimizi bir bir yıkıyorsunuz. 

Bakalım bunca zulümden sonra sizden, bizden geriye ne kalacak!