100. yıla girerken... ERMENİ SOYKIRIMI 1. bölüm

99 yıl sonra ilk kez bir Türkiye Başbakanı, 24 Nisan tarihinde resmi bir mesaj yayınlayarak Ermeni halkından, 1915 yılında yaşamını yitirenlerin daha sonraki kuşaklarının acılarından dolayı taziyelerini bildirdi. Bir özür söz konusu olmasa bile, en azından ilk kez bir Türkiyeli devlet adamı, hiç olmazsa insani bir davranışta bulunarak başsağlığı diliyordu. Ben bunu önemli bir başlangıç olarak görüyorum, arkası gelmese bile; aynen Dêrsim Kıyımı’ndan dolayı biçimsel de olsa özür dilemesi gibi.
24 Nisan anmaları, dünyanın önemli ritüellerinden biri haline gelmiş vaziyette. Türkiye de son yıllarda, anmaların yapılabileceği günleri gördü. Bunu başlatan İnsan Hakları Hareketine teşekkür borçluyuz.
Oysa dünyada ilk soykırım anması, 24 Nisan’da Ermeni aydınlarının toplu tevkifatıyla başlayan, aslında uygulamaları ve etkileri günümüze gelen “temizlik” hareketinin ilk anması, sürecin başladığı İstanbul kentinde düzenlenmişti. Mütareke sonrası soykırımdan sonra ilk kez bir araya gelen Ermeni toplumu, 1919 yılı Nisan ayında 3 ayrı kilisede kurbanlarını anma olanağına sahip olmuştu.
Bu anma sırasında soykırımdan sağ kurtulan Ermeni yazar ve yayıncı Teotig, “11 (24) Nisan Anıtı” başlıklı kitabını dağıtacaktı. Belki tarihte ilk toplu tevkifat, yargısız infaz ve kayıplar belgesi olarak insan hakları hareketi açısından da önem taşıyan bir kitapla, yitirilen Ermeni aydın, yazar, gazeteci, doktor, yayıncı, eczacı, iş adamı ve diğer meslekten toplum elit tebası mensubu kurbanların isimlerini ebedileştirmişti. Bu kitap da, Osmanlı başkentinden basılmıştı.
Başka şeyler de olmuştu başkentte. Talat Paşa’nın da mensubu olduğu Osmanlı Parlamentosu, kendi bünyesinde en azından soykırıma ilişkin bir soruşturma komisyonu kurmuş, rapor hazırlamış, tartışmalar yapmıştı. Bunun da ötesinde, askeri mahkemelerde Ermeni Tehciri’nin kimi sorumluları yargılanmaya başlanmış, mahkum olmuş, hatta cezaları infaz edilmişti. Bu arada asıl politik sorumlular olan İttihat ve Terakki Fırkası Hükümeti mensupları gıyaplarında yargılanmış ve Talat, Enver ve Cemal Paşalar, idam cezası almıştı. Daha geniş miktarda soykırım zanlısı ise tutuklanarak cezaevine konulmuş; bu kişiler daha sonra güvenlik nedeniyle Malta Adası’na aktarılmışlardı.
Ancak bu “Türk Baharı” kısa sürecekti.

Soykırım sonrası yeni dünya düzeni

Son anayasal İstanbul Hükümeti, 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan Hükümetleri gibi İttifak Ülkeleri ile önce ateşkes anlaşması yaptı; sonra ise savaş sonrası yeni uluslararası sistemi belirleyecek olan 1919 Paris Barış Antlaşması’nın görüşmelerine katıldı. Sonunda Sevr Anlaşması’nın ağır cezalandırıcı koşullarını kabul etti. Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın kabul ettiği ağır koşullu barış antlaşmaları gibi. Maddeler arasında, bir Ermenistan ve Kürdistan’ın kurulması da vardı. (Ancak o sırada Müttefikler İstanbul’u işgal edip Parlamento’yu kapattığı için bunu onaylayacak bir Meclis yoktu. Yeni Meclis işgalden bir ay sonra Ankara’da açıldı ve bu antlaşmayı onaylamadığını bildirdi. Yani Sevr, daha doğduğunda kadük kalmış bir anlaşma idi.)
O dönemin uluslararası camiada en gözde kavramlarından biri olan “kendi kaderini tayin hakkını“ özellikle ABD Başkanı Wilson öne çıkarmıştı. Bu kavrama Sovyet Devrimi de sahip çıkmış, bu ilke çerçevesinde farklı milliyetleri kendi etrafında toplamıştı. Bunun anayasal bir hüküm olması, 90’lı yıllarda Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan etmelerini kolaylaştırmıştı. Wilson, Ermenilerin ve Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına gönülden sahip çıkmıştı. Hatta Kemalistler de, 1919 yılında ilk çıkışlarını yaparken Wilson’un bu ilkesine dayanarak kendi meşruluklarını sağlamaya çalışmışlardı. Ama Wilson Avrupa’dan gönlü kırık ayrıldı. İngiliz ve Fransızların paylaşım hırsları karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Bir süre sonra siyasal olarak da tasfiye oldu ve ABD de ne haliniz varsa görün diyerek izolasyonist bir politikaya yöneldi. Wilson Ermenistan’ı manda sistemi altında güvence altına almak istiyordu ama o zamanın ABD siyaset alemi 1. Dünya Savaşı’ndan sonra hiçbir yeni yük almaya istekli değildi. Armen Garo’nun başlattığı Chaster projesi de, bu kez Kemalistlerle hayata geçirilmeye çalışıldı ama İngilizlerin Musul’u kimseye koklatmayacağı anlaşılınca tozlu raflara terk edildi.
Ancak bu ilkenin benimsenmesine karşın Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları mirası üzerinde ulus devletlerin yükselmesi, çok can yakıcı “azınlıklar” sorununu gündemin en başına yerleştirecekti. Çöken Rus Çarlığı’ndan sonra ise halkları eşitlik temelinde bir arada tutan, Sovyet Cumhuriyetleri projesi olacaktı.
Osmanlı İmparatorluğu mirası üstünde yükselen yeni Türkiye Cumhuriyeti de, kendi uluslararası meşruiyetini Wilson’un da, Lenin’in de savunduğu “kendi kaderini tayin hakkına” dayandıracak, Türklerin de kendi kaderini tayin hakkı olduğunu, Türklerin de İmparatorluğun mazlum halkları arasında olduğunu savunacaktı. Hatta bir adım daha ileri giderek Kürt halkının da temsilcisi olduklarını, bir özerklik planına sahip olduklarını açıklayacaklar, bu sayede savaş sonrası Ermeni Soykırımı nedeniyle cezalandırılma endişesi altında olan Kürt egemenlerinin büyük çoğunluğunun desteğini alacaklardı.

Yerli halklar ‘azınlıklaştırıldı’
Dolayısıyla daha ilk kuruluş anlarında, “Türklerin kendi kaderini tayin hakkını” savunan Ankara Hükümeti, sıra çökmüş olan çok uluslu imparatorluğun eski tebası olan otantik yerel halkların bu haklarını talep etmesine geldiğinde, onların “azınlık” olduğunu, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olmayacaklarını belirtecekti. Aynı coğrafi mekan üstünde hak talebinde bulunan halklar arasında kanlı bir savaşım yaşanacak; Türkiye Cumhuriyeti, bunun külleri üstünde yükselecekti.
Ankara Hükümeti, “anti-emperyalist” bir savaş yürüttüğü teziyle Sovyet desteği sağlamayı da başardı. Bir yandan da usta bir diplomasiyle Sovyetler Birliği ile İngiltere ve Fransa sömürge imparatorlukları arasında bir bariyer, tampon ülke olacakları vaadini de, Londra ve Paris’e iletmeyi başardı.
Antalya’ya çıkan İtalyan birliklerine, Anadolu’nun çeşitli yerlerine zaman zaman çıkan İngiliz birliklerine ya da Çanakkale Boğazı çevresi ve İstanbul’u askeri kontrol altına alan çok uluslu askeri birliklere söylemde “anti-emperyalist” Kemalistlerce tek kurşun sıkılmadı. Ancak Fransa’nın soykırımdan sağ kalan Ermenilere yurtlarına dönmeleri için garanti vermesi, Lejyonlarında Ermeniler yanında Afrikalıların yer alması, “ulusal onurun” ayaklanmasına neden oldu. Benzeri duygu, “eski teba” Yunanistan’ın İzmir’e çıkması ve Ege’den kovulan Rumları geri çağırması nedeniyle de isyan duygularının yaşanmasına neden oldu. Türk eliti, o zamanın “moda” uygulaması olan bir Amerikan mandası altında yaşamayı kabullenmişti. Güvenlik nedeniyle Rus İmparatorluğu topraklarında yeni kurulmuş Ermenistan Cumhuriyeti de, bir Amerikan mandasına gönüllü idi.
Sonuç olarak Sovyet Devrimi’nin 1922 yılında iç savaştan başarı ile çıkması, Ankara Hükümeti’ne son taarruz için ciddi bir destek sağlamasına neden oldu. İngiltere, ABD ve Fransa’nın 1919 yılında Sovyet Devrimi’ne müdahale girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Bir yandan da bizzat kendi ülkelerinde sisteme karşı başkaldırılarla yüz yüze kaldılar.
Bütün savaş sonrası Avrupa, genel grevler ve kısmi ayaklanmalarla çalkalanıyordu. 1. Dünya Savaşı yorgunluğu nedeniyle, kamuoyu yeni savaş maceralarına karşı idi. Fransa, Suriye’de Arap isyanları batağına saplanmıştı; İngiltere’de Irak’ta aynı sorunlarla cebelleşiyordu.

Halklar kimsenin umrunda olmadı

Kısacası kimsenin “Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın binlerce yıllık otantik halklarının kaderi ve geleceği ne olacak” diye bir endişesi yoktu. Kimyevi silahların savaş cephelerinde acımasızca kullanılması, Rusya’daki iç savaş ve açlığın yıkımları, Batı’yı Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Nasturilerin, Keldanilerin yaşadığı trajediyi görmezden gelmeye itecek; Ankara Hükümeti’nin soykırım ve etnik arındırma politikalarını fütursuzca uygulaması karşısında kayıtsız bir ruh hali içine sokacaktı. Oysa onlar artık, katliamlar karşısında güven içinde yaşayabilecekleri bir “yurt” sağlanması beklentisi içindeydiler sadece. Oysa hepsinin en fazla sağlayabildikleri ise göçmen kotalarının arttırılması oldu, Batı ülkelerinden. Zaten erkek nüfus kaybı nedeniyle emek gücüne de ihtiyaç vardı. (Soykırımdan sonra sağ kalanlar, Ankara Hükümeti altında ikinci kez kırıma uğradılar ve tehcir edildiler. Bunun sonucunda boy gösteren göç dalgası için ek alternatif, Kuzey Amerika ve Avrupa kotaları dolduğu için artık sadece Latin Amerika ve Avustralya kalmıştı).
1919 yılında “kendi kaderini tayin romantizmi” içinde Paris’e gelen Başkan Wilson, oradan büyük bir hayal kırıklığı ile dönecekti. Paris Barış Konferansı’na heyetler yollayan, o kargaşada çeşitli devletlerin delegasyonlarına dert anlatmaya çalışan Ermeniler, Kürtler, Süryani/Asuriler, sağır kulaklara seslenmeye çalıştılar. Oysa İngilizlerin ve Fransızların, Almanları ve Macarları ağır biçimde cezalandırmak ve yağmadan paylarını düşenleri kollamak dışında bir kaygısı yoktu.
“Kendi kaderini tayin hakkı ilkesine” aldırmadan, yeni sınırlar, Macarlar, Arnavutlar aleyhine, Romanya’yı ve Yugoslavya’yı suni biçimde şişirmek üzere çizilmiş, bu yeni ülkeler anında yoğun “azınlık hakları” sorunlarına boğulmuştu. Yeni ulusal devletlerde anti-semitizm başını almış gitmişti.

İlk ‘zafer’  Doğu ve Güney’de

Müttefikler, Osmanlı’nın tek düzenli ordusunun Doğu’da dağıtılmadan üslenmesini üstü kapalı biçimde onaylamıştı. Çünkü orada Sovyet Devrimi’nin yayılma tehlikesine karşı bir güçe ihtiyaç vardı.
General Kazım Karabekir’in düzenli birlikleri, daha sonra Ankara Hükümeti’nin elindeki tek düzenli ordu olacağı gibi yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratmayı başaracak ve onu 1920 Aralık’ında ağır barış koşullarına razı edecekti. Zaten bir gün sonra da orası Sovyet Cumhuriyeti olacak ve Ankara Hükümeti ile Sovyetler’in imzaladığı 1921 Moskova Anlaşması, bunun onayından ibaret olacaktı. Moskova daha Mart 1918 Brest-Litovsk Anlaşması ile Rus Çarlığı vilayetleri olan, nüfusunun %49’u Ermeni Kars ve Ardahan’ı Türkiye’ye çoktan bırakmıştı bile. Bu ise Anadolu’daki soykırımın Kafkasya’ya taşınmasından başka bir anlam taşımıyordu. Sovyet Hükümeti, 2. Dünya Savaşı sonrasında, devrimin zor günlerinde Polonya, Romanya, Çekoslovakya ve Finlandiya’ya verdiği ekstra alanların hepsini geri alan bir restorasyonu başarıyla sağlarken Brest-Litovsk ile Türkiye’ye vermeyi kabul ettiği Kars-Ardahan’ı, Ermeni ve Gürcü Cumhuriyetleri adına geri almayı başaramayacaktı. Türkiye alelacele “Sovyet tehditi” bahanesiyle Yunanistan ile birlikte Batı’nın koruma şemsiyesine alındığı için.
1921 yılında “Ermeni tehditi” bertaraf edildiği gibi yeni kurulmuş olan TKP’nin liderleri, Ermeni kıyımının geçmişteki aktörleri tarafından Karabekir-Ankara işbirliğiyle katledilecek, Meclis’teki az sayıdaki sosyalist mebus tutuklanacak, sol eğilimli “Yeşil Ordu” adlı milis/çete karışımı güç tasfiye edilecekti. Ankara Hükümeti, aynı yıl Londra’da İngiltere’yle başlayacakları pazarlıklara, herhangi bir “sol” imajı olmadan gitmek istiyordu. Bu arada Fransa da 1921 Ekim’de Ankara Antlaşması ile Ankara’yı, Arap isyanına desteğini kesmesi koşuluyla resmen tanıyan ilk Avrupa ülkesi oluyordu.
1921 aynı zamanda Rumlara ve sağ kalmış Ermenilere yönelik tehcir uygulamasının yeniden başlatıldığı yıl olacaktı. 1919 yılı başında Mustafa Kemal, Ermeni kırımı karşısında eleştirel bir tavır alırken aynı yılın Mayıs ayında “Rumların” güvenlik sorunlarını çözme görevi ile yollandığı Samsun’a çıkmasından sonra yaptığı ilk iş, şahsi güvenliğini sağlamak üzere Topal Osman paramiliter güçlerini muhafız olarak atamak olacaktı. Ermeni kırımında rol üstlenen Topal Osman o sıralarda esas olarak Rum köylerini basmak, katletmek ve göçe zorlamakla uğraşıyordu.
1921 yılında ise Merkez Ordusu komutanı Sakallı Nurettin Paşa ile birlikte Pontos ve Koçgiri bölgesinde Rum ve Alevi Kürtlere yönelik “mezalimde” rol alacaktı. Bu mezalim, Ankara Meclisi’nde bile tepki ile karşılaşacaktı.
Fransız lejyonerleri ise Maraş, Urfa, Klikya ve Antep’te, düzensiz teşkilat-ı mahsusa birimlerinin saldırıları karşısında zorlanıyordu. Çünkü Arap isyanları nedeniyle arka cepheleri de güvende değildi.
Ankara Hükümeti, Batı’dan bir ülke ile ilk diplomatik anlaşmayı da 1921 yılı Haziran’ında Fransa ile yaptı. Fransa, soykırımdan sağ kalanları yurtlarına dönmeye çağırmış, şimdi ise onları yalnız bırakmıştı. İngilizlerin daha sonra Ermenilere ve Yunanlılara yapacağı gibi...
Paris Konferansı sonrası İngiltere, 13 Nisan 1919’da Kars’a asker yolladı ve kenti Ermenistan Cumhuriyeti kuvvetlerine teslim etti. İngiltere, Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasını destekledi, hatta talep etti. İstanbul’daki İngiliz makamları, bir yandan da General Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin tarafından “arta kalmış Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin zulmü altında” şikayet dilekçesi yollayan “Rum olan ya da olmayan ahalinin sorunlarının çözümünü ve asayişi sağlamakla görevli” olarak Doğu Karadeniz bölgesine yollanmasını onaylıyorlardı. Daha sonra Paşa’nın Samsun’a çıktığı 19 Mayıs, tarihi resmi bir bayram olarak ilan edilirken, aynı tarih, Pontos Rumları tarafından ise bir matem ve Pontos Soykırımı Anma Günü olarak ilan edilecekti.
1921 yılında İngiltere ile ilk diplomatik görüşmelerin başlaması, Moskova Anlaşması, Fransızlarla anlaşma, kağıt üstünde büyük bir Ermenistan ve küçük bir Kürdistan yaratan 1920 Sevr Antlaşması’nın bir yıl geçmeden çöp sepetine atılması anlamına geliyordu.
1919 çılgın yılında Ankara’da moda, kalpak giymek ve üstüne kızıl bir tepelik yaptırmaktı. Rusya’da Sovyet Devrimi’nin iç savaşta çar generallerine ve yabancı müdahalelere karşı direnmesi büyük bir umuttu. 2.Dünya Savaşı’nda Stalingrad savaşının bütün Avrupa’da umudu canlandırması gibi. Ama 1921’de Kızıl Ordu ile ortak sınırı paylaşmak, ülke içinde Bolşevizm’in yarattığı sempati, bir “tehdit”ti. Ankara için direksiyonu Batı’ya yöneltmenin vakti gelmişti. Ama 1922 yılında, Yunan ordusunu İzmir’in sivil halkı ile birlikte Ege’ye, müttefik donanmasının kayıtsız gözleri önünde döküp İzmir’i yakarken arkasına Sovyet desteğini almayı da ihmal etmeden.
Sonuç olarak Türkiye açısından 1. Dünya Savaşı, 1918 değil, 1922 yılında bitti. 1923 Lozan Antlaşması‘yla ise bu, imza altına alındı. Türkiye sonuç olarak 1. Savaş’ın kazananları arasında yer aldı. Ermenistan ve Yunanistan ise savaştan galip çıkan müttefiklerle birlikte davrandıkları halde kaybetmiş olarak çıktılar. Bu bir bakıma Polonyalıların 2. Dünya Savaşı sonrası kaderine benzetilebilir. 2. Dünya Savaşı, “Polonya’yı kurtarmak” için başlatıldı. Ama sonuç olarak “Polonya’nın kaybı” ile bitti. Kimse Polonyalılara ne istediklerini sormadı. Tıpkı Yunanistan ile Türkiye arasında esir gibi takas edilen Anadolu Hristiyanlarına ve Balkan/Girit Müslümanlarına, vatanlarını terk etmeyi isteyip istemediklerinin sorulmayışı gibi. Ya da Doğu Prusya veya Bohemya Almanlarına nerede yaşamak istediklerinin sorulmayışı gibi...

YARIN:
* Ermeni devrimcilerin pozisyonu nasıldı?
*  Bir ‘proto-jenosid’ olarak Ermeni Soykırımı
*  Ermenileri kim hatırlıyor?

 Ragıp ZARAKOLU