Çiftçiliği, her geçen gün ortadan kaldırmaya yönelik yasalar çıkaran, küresel bir politikalar zinciri azami kar hırsıyla bu kez bio, naturel, doğal ürünlerle yaşamımıza dalıyor. Bu nedenle direkt kooperatifler ve köylülerden gelmediği sürece sistemin azami kar hırsı düşünüldüğünde bu ürünlerin doğal olduğuna güvenmek imkansızlaşıyor.
SELMA AKKAYA / PARİS
Birkaç yıldır, giyecekten yiyeceğe hatta çocuk oyuncaklarına kadar bir doğal, bitkisel, organik devridir gidiyor... Bunların dışında bir şey kullandığımızda kendimizi sağlığa zararlı bir şey yapıyormuş gibi hissediyoruz çoğumuz. Peki, bu ürünler gerçekten söylendiği gibi sağlığa tamamen dost mu? Pazarlarda, marketlerde, doğal ürün sattığını iddia eden e-ticaret sitelerinde ya da artık her mağazada sıkça karşılaştığımız “doğal ürün”, “bio”, “naturel”, “yüzde yüz naturel” vb. ifadeler bir ürünün organik ya da ekolojik olduğu anlamına geliyor mu? Bir ürünün doğal ürün olduğundan nasıl emin oluruz? vb soruların cevabını vermek zor. Uluslararası düzeyde ilke, kriter, standart ve yönetmelikleri yine devletler ve sistem belirliyor. Bu ortak kuralları ve dili oluşturmak da kendi başına yeterli değil çünkü bu ürünlerin bu sisteme göre yetiştirildiğinin, üretildiğinin kontrol edilmesi, belgelenmesi ve etiketlenmesi gerekir.
Örneğin marketlerde satın aldığınız süt ve süt ürünleri üretimi standartlarında ciddi bir değişiklik söz konusu olmamasına rağmen firmalar ambalajların üstüne naturel gibi ifadeler ekleyerek tüketiciyi yanıltmaya çalışıyorlar. Bu nedenle özellikle organik ürünlerde, Organik Tarım Kanunu ve Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına göre; ”yetiştiriliyor, işleniyor, depolanıyor, ambalajlanıyor, etiketleniyor ve pazarlanıyor” ibaresini görmeden her bio ya da naturel denilene inanmayın!
Organik olması için gereken kriterler
Organik ürün denildiğinde kısaca; tohumdan toprak, hava, su koşullarından başlayarak sofraya gelene kadar her bir aşamasında kimyasal girdi, suni gübre, GDO, ışınlama kullanılmayan, kanunlarla yetkilendirilmiş ‘Kontrol Sertifikasyon Kuruluşları’ tarafından denetlenip kayıt altında tutulan; kalıntı barındırmadığı analizlerle akredite laboratuvarlar tarafından bilimsel olarak incelenen ve raporlanan ürünler anlaşılmalı. Bu kriterlerin tamamı dışında kalan hiçbir ürüne ‘Organik’ kelimesini yapıştırmak doğru sayılmıyor.
Standartlar oluşturma dönemi!
Devletler 20. yüzyılda bu yola koyulurken organik tarımı sürdürülebilir sağlıklı gıda üretimi için tarım ve üretim yöntemi olarak geliştirdiğini ifade etti. 1972 yılında farklı ülkelerde çeşitli organik üretim standartlarını belirleyen kuruluşlar arasındaki işbirliğini artırmak için kurulan IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu), organik standartlar için küresel referans noktası olan ‘IFOAM Temel Standartları’ geliştirmiş ve başta Almanya, İngiltere ve Fransa olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde özel organik standartlar ve sertifikasyon programlarına başlamıştı. Demeter (Almanya), Soil Association (İngiltere) gibi organik pazarda önemli bir yere sahip olan kuruluşlar kendi özel standartlarını belirleyerek piyasaya girerken, Avrupa Birliği, organik tarımı yasal platformda destekleyen ilk hukuksal prosedür oluşturdu. 1991 yılından itibaren ilgili kanun EU organic regulation (now Reg 834/2007)yürürlüğe girdi.
Avrupa organik standartlarına ek olarak, 2002 yılından itibaren ABD, ‘Ulusal Organik Programı (NOP)’, 2001 yılından itibaren de Japonya ‘JAS’ programını uygulamaya başlamıştır. Gün geçtikçe Çin, Kore, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler de kendi programlarını oluşturmakta ve uygulamaktadır.
Önce kirleten sonra bio üreten sistem!
Kapitalizmin artık dokunduğu her şeyi kirlettiğini, tükettiğini görmeye başlayan bilinçli ya da bilinçsizce toplum temiz gıda, temiz ürünlere ulaşmaya çalışıyor. Bu kendiliğinden olmadı elbet. Önce bio ve naturel olmayan tüm ürünler piyasaya sürüldü. Ardından sistemin kendisi ‘çevreci’, ‘temiz enerji’, ‘temiz su’ adı altında yasalar çıkarmaya başladı. Bio’ya uzanan yolda suyun ticarileştirilmesi de, çok önemli bir noktada duruyordu. Çünkü su hayattı. “Suyun kullanım hakkını devralan” şirketler, dünyanın birçok bölgesinde yaşamlara direkt müdahale etme ‘hakkını da devralmış’ oldu. Bu aşamada şirket tarımcılığı devreye girdi.
Tohumları öldürerek işe koyuldular!
Özenle kurulan bu sistem, vakıf stratejilerinin GDO’lu gıdaların dünyanın her yerine yayılması sağladı. Tarımda, tohum piyasası birkaç büyük şirket ile büyüme eğilimi göstermesinin yanında, tarım kimyasalları da, GDO araçlarının birlikte kullanılması ile firmalara daha fazla kar getirdi. Şirketlerin, tohum çeşitlerinin yalnızca tarımsal ilaç ve gübrelerle yetiştirilebilecek özellikte üretmesi, çiftçileri yine bu şirketlerin ürünlerini almaya zorladı. GDO’lu tohumlar katil kapitalistlere, daha da üstün bir güç kazandırırken,yoksullaşma büyüdü.
Enerji için tarım arazilerini yok ettiler!
Sudan sonra devrede olan enerjiydi. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler önce IMF, DTÖ, DB gibi küresel iktidarlara borçlanmaları sağlandı ve bu ülkelerin ekonomik ve siyasal bağımlılığı da pekiştirilmiş oldu. Yapılan anlaşmalar sonrasında bu ülke halkları yoksullaştırıldılar. “Yiyeceği kontrol ederseniz insanları da edersiniz” diyen kapitalist sistemin piri ABD, kendi tarımının düşüşünü önlemek için tarımsal destekleme uygulamaları oluşturdu. Bu desteklerden daha çok büyük şirketler yararlandı. Böylelikle bu şirketler, bütün dünyaya önemli tarım ürünlerinin çoğunu dampingli olarak yani ihracat yapan firmanın malını dışarıya, iç piyasada sattığından daha düşük fiyatla ihraç etmeye zorladılar.
Dampingin devamında tarım girdilerinin, (tohum, makine, gübre, ilaç, yem, mazot) bugün dünyada var olan 10 kadar büyük firma tekeline girdiğini söylemek yanıltıcı olmaz. Çünkü tarımda kullanılan kimyasallarının satışının %85’ini bu firmalar gerçekleştirdiği için doğal olarak tarım politikalarını da bu firmalar belirliyor.
Tarım kimyasallarının II. Dünya savaşından sonra küresel olarak pazarlanması, Cargill, Continental Grain, Bunge ve ADM gibi şirketlerin oluşturduğu tahıl karteli ve Amerikan petrokimya endüstrisi için yeni pazarlar arama sorununu da ortadan kaldırmıştı. * 1960-70 arası tarım küreselleşirken, soğuk savaş döneminde ABD dış politikasının rotasını belirleyen kişi olan Henry Kissinger; güvenilir gıdaya ulaşmayı neredeyse imkansızlaştıran devlet politikaları ve bunlarla eş güdümlü olan kapitalist şirketlere tercüman olmuştu.
Çağın illeti Bioyakıt!
Şimdilerde geniş tarım arazileri üzerinde bioyakıt dolaşmaktadır. Bazı organik maddelerden (şeker kamışı, mısır, soya, kolza, hurma..) elde edilen bioyakıt, toprağın gıda dışı kullanılmasıdır. Bioyakıt enerjisini karşılamak için örneğin, neredeyse tekelci kapitalizm Endonezya’daki tropikal bitki örtüsünü yok etti. Petrol ithalatını durdurup, gıda ithalatının başlatılması ile, gıdanın son sezonlarda çok yüksek fiyatları bulması birbirini kapatıyor. Monsanto gibi DuPont, Syngenta, Bayer ve Limagrain firmaları da, GDO ve tarım pazarını ellerinde bulundurduklarından, işbirliği halinde oldukları devletlerle, kimi zaman devletlerin savaş politikalarıyla, kimi zaman da devletlerden aldıkları sübvansiyonlarla coğrafyanın en uç köşelerine girebilmektedirler. Bu ise özellikle kez Dünya Bankası patentli, Yeniden Yapılandırma olarak tanımlanıyor.
Borçla işgal birlikte işliyor!
Dünya Bankası’na borçlandırılan yoksul ülkelerin topraklarına el koyarak ‘kendi hazinesi’ haline getirdiler. Yoksul ülkelerde insanlar topraklarından uzaklaştırılıyor. Toprağından edilen insanlar, göçe zorlanıyor ya da yine ellerinden alınan topraklarda karın tokluğuna çalıştırılıyor. Tarımda devlet desteğinin IMF, DB, DTÖ dayatmaları, anlaşmaları ile kaldırılması, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, tarımda suyun ücretlendirilmesi, özelleştirmeler, bir çok ürünün yasaklanması, üretilen ürünlere kota konması, toprakta tek tip ekim yapılması, üretilen ürünün yok fiyatlardan alınması, tohumculuk alanında, küresel kapitalist tohum şirketlerinin yetkisine girmiş ülkelerde artık kapitalistler her ihtiyaca göre ürün elde ediyor.
Ekolojik yaşamı bitirenler şimdi bio diyor!
Bio piyasasını da bugün eline geçiren dev şirketler, küçük gerçek anlamda naturel ürün elde eden kooperatiflerin tüketici arasında direkt bağ kurmasını engelliyor. Avrupa’da Kooperatif ürünleri örneğin Avrupa Birliği kuralları dayatılarak en alt tabandan el konuluyor. Çiftçiliği, her geçen gün ortadan kaldırmaya yönelik yasalar çıkaran, küresel bir politikalar zinciri azami kar hırsıyla bu kez bio, naturel, doğal ürünlerle yaşamımıza dalıyor. Bu nedenle direkt kooperatifler ve köylülerden gelmediği sürece sistemin azami kar hırsı düşünüldüğünde bu ürünlerin doğal olduğuna güvenmek imkansızlaşıyor.
Süslü laflarla pazarlama tekniği!
Kapitalist şirketler ‘doğal gıda’ yalanlarıyla büyük market zincirlerini dolduruyor. Gıdalar üzerine çeşitli kelimeler yerleştirerek dikkatimizi buna yöneltiyorlar. Bu kelimelerin başında “Tamamen doğal” etiketli ikili geliyor. Burada anlatılan “Doğallık” yiyecek içerisinde herhangi bir sentetik katkı maddesi olmadığıdır. Ama bu o yiyeceğin doğal olduğu anlamını taşımıyor. Diğer bir süslü kelime ise “mineral ve vitamin açısından zenginleştirilmiş” ibaresi. Zenginleştirme denen sürecin hala sorgulanan bir işlem, eklenen mineral ve vitaminler belli koşullarda sentetik olarak üretiliyor ve muhteviyatlarında doğal olmayan ve sağlığımıza tehdit olabilecek katkılar bulunduruyorlar. Örneğin bu süreçte en çok kullanılan katkı maddelerinden biri amonyaktır. Kaynağını bilmediğiniz özellikle gıdaları ”doğal” diyerek size satmalarına izin vermeyin!
KAYNAKLAR:
http://www.theguardian.com/environment/2008/jul/03/biofuels.renewableenergy?gusrc=rss&feed=environmenthttp://www.panna.org/issues/pesticides-profit/chemical-cartelhttp://www.corporatewatch.org.uk/?q=node/202%3f