
100 yıllık bir acının üzerine söylenmiş bu söz, fotoğrafçı Erhan Arık’ın 2010’da yaptığı “Horovel” çalışması için gittiği Ermenistan’daki yolculuğundan. Arık’ın bir rüya ile başlayan bu yolculuğu, onu tehcirin güzergâhlarını takip edip soykırımdan kurtulanların bir arada yaşadığı gayanlara götürmüş. Erhan Arık; Türkiye, Ermenistan, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Kudüs, İsrail’deki Ermeni mahalleleri ve köylerinde çektiği fotoğraflardan oluşan “Gayan” sergisi ile Ermenilerin bugünkü hikâyelerini anlatıyor. Arık’ın objektifine yansıyan yüzlerde, yüz yıl önce yaşanan acının silinmeyen ağırlığı var. Ve de koca bir coğrafyaya sürülmüş kocaman bir ailenin portresi…
Erhan Arık’la Gayan’ı ve yaptığı bu yolculuğu konuştuk.
Öncelikle Gayan ne demek?
Gayan, durak demek. Ama durak bu çalışmanın anlamını tam olarak karşılamıyor. 1915 Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan ve hayatta kalan insanların bir araya geldiği yerlere de gayan deniyor. Bu kilise, okul, mahalle ya da Ortadoğu’da sürüldükleri yerlerde onlara verilen kamplar için kullanılan bir isim. Buralarda aileler bir araya geliyor. Kaybolan öksüz çocuklar oraya geliyor. Aileler yakınlarını, eşlerini dostlarını buluyor buralarda. Samatya’daki Surp Kevork Kilisesi de mesela İstanbul’daki gayanlardan biri ya da Pakrat Abinin (Estukyan) sergi için yazdığı mahalle de…
Tehcir geniş bir bölgeye yayılmış durumda. Sen hangi gayanlara gittin?
1915 tehcirinin durakları olarak gezdiğim Irak, Lübnan, Ürdün, Kudüs, Filistin vardı. Buralar hayatta kalan ailelerin bir araya gelip mahaller kurduğu yerler. Elbette buradaki yerleşimlerin hepsi 1915 sonrası oluşmuş değil. Mesela Lübnan’daki 1915’ten sonra kurulmuş bir yer fakat Kudüs’te manastırda çekim yaptığım yerde daha önce zaten bir Ermeni nüfusu mevcutmuş. Ama orada da şöyle bir şey var; tehcirden gelen aileleri o manastıra yerleştiriyorlar ve oradaki manastır da bir gayana dönüşüyor. İran’daki hikâye 1915 ile doğrudan bağlantılı değil ama kültürel olarak sorumluluk itibariyle bu coğrafyayı şekillendiriyor. Projede yer alması gereken iki ülke daha vardı. Suriye ve Mısır. Fakat Suriye’deki savaş bunu ciddi şekilde etkiledi. Öte yandan Mısır ve Türkiye arasındaki diplomatik krizler oraya olan gidişin önünü tıkadı. Ciddi bir vize meselesi olduğu için oraya gidemedim. Bu ülkelerde ortalama 14-15 şehir gezdim, elbette bu ülkeler arasına Ermenistan ve başlangıç noktası olarak Türkiye’yi de ekledim. Türkiye’de İstanbul ve Hatay’da çekimler yaptım. Ermenistan’da da Erivan ve Aştarak’ta yürüttüm çalışmalarımı.
101 yıldır bu topraklarda inkâr edilen; ama sonuçları bir yerlerde yaşanan bir hikâye üzerinde çalışmışsın. Hem de sonuçları, yani sonrasını görüntüleyerek. Peki, senin Gayan’la hikâyen nasıl başladı?
Bu çalışma bir anda ‘hadi ben bir proje yapayım’ diye ortaya çıkmadı. İlk olarak 2010’da “Horovel” diye bir çalışma yapmıştım. Aslında onun hikâyesini anlatırsam bu süreci daha iyi açıklayacaktır. Ben Ardahan’da doğdum. Doğup büyüdüğüm yer eski bir Ermeni ve Rum köyü. Doğduğum ev de haliyle bir Ermeni evi. Bizim ahır olarak kullandığımız yerde bir ocak var. Ocaktan anlıyoruz ki orası bir ailenin yaşam mekânı. Ben bir rüya gördüm ve rüyamda ahır olarak kullandığımız bölümdeydim. Rüyamdaki ses, evin bu en değersizleştirilen bölümü ile ilgili bana hesap soruyordu: ‘Neden bu oda bu kadar pis? Neden bir zamanlar ekmeğimizi pişirdiğimiz bu taş ocak bugün ahırın bir parçası olarak kullanılıyor?’ Ve hatırlayamadığım daha birçok soru ile irkilerek uyandım. Bu rüyadan çok etkilendim ki zaten bu rüyayı gördüğümde belli bir yaşın üzerinde, toplumsal meselelere duyarlı, belge fotoğrafçılığı yapan biriydim. Ermeni meselesi de benim üzerine bir şeyler yapmaya çalıştığım şeylerden bir tanesiydi. Şunu fark ettim ki Hrant Dink için sokakta yürüyorum ama kendi özel hayatımda bu hafızayı ahır olarak kullanıyorum. Ve buna hiç dikkat etmemiştim. Bunu hiç içselleştirmemişim. Neden biz burayı ahır olarak kullanıyoruz diye sormamıştım.
Mekânın hafızası seni kendi kişisel tarihinle yüzleştirdi yani…
Evet, aslında öyle. Sonrasında bir şeyler yapmak istedim. Çünkü bana o yaşıma kadar giydirilmiş olan kıyafetten bir şekilde sıyrılmaya çalışıyordum; ama aslında o kadar da başarılı olamadığımı fark ettim. Artık o kıyafet üzerime dar gelmeye başladı. Böylelikle bunu irdelemem gerektiğini düşündüm. O dönemde Agos’tan Pakrat Estukyan’ı tanıyordum. Onu yanına gittim ve rüyamın hikâyesini ona anlattım. Bir şey yapmak istiyorum dedim ve o da ne yapmak istediğimi sordu. Ermenistan’a gidip oradaki insanlarla tanışacağımı ve belki de sohbet edeceğimi söyledim. Yani amacım sıradan insanlarla tanışıp bu rüyanın hikâyesini anlatmaktı. Türkiye, Ermenistan sınırına gidip oradaki bence hâlâ varolan teması da görmek istediğimden bahsettim. O da bana buradaki ve oradaki Ermeni yerleşimlerine gidip her iki taraftan da horoveller kaydedebileceğimi söyledi. Horovel ne diye sordum Pakrat abiye, o da ‘Senin biliyor olman lazım baban çiftçi, eğer ki sen de tarlada çalışmışsan biliyor olman lazım. Git babana bu hikâyeye başlamadan önce sor’ dedi. Bundan emin, çünkü benim ailem Güney Kürdistan’dan. Ardahan ve Kars özel bir coğrafya, 1915’in sonrasında için de öyle, çünkü mekânda hâlâ o hafızayı hissedebiliyorsunuz… Belirli kelimelerin hâlâ ortak kullanıldığı bir yer. Nitekim babama sordum. O da ‘Tarlayı sürerken öküzlere bir şeyler anlatırdık işte ona horovel derler’ dedi. Hangi dilde diye sordum eski Türkçe diye cevap verdi…
Nedir yani tam olarak?
Babama sormadan önce biraz araştırmıştım elbette. Çiftçilerin tarlalarda çalışırken okudukları kısa dörtlükler. Yani çiftçilerin zaman geçirmek, birbirleriyle atışmak için yaptıkları bir çeşit gelenek. Horovel aynı içerikle ve isimle sınırın her iki tarafında hâlâ kullanılıyor. Ama babam bunu eski Türkçe olarak biliyor. İşte o zaman Pakrat abinin beni niye oraya gönderdiğini anlamış oldum. Horovel buradaki hafızaya dair bir şey. Ermenice fakat birileri için eski Türkçe. Ya unutulan ya da Ermenice olduğu unutturulmak istenen bir şey. Bundan sonra çalışmaya başladım ve Türkiye-Ermenistan sınırında 23 tane köy dolaştım. Hikâyeler kaydettim ve mevzu biraz da böyle başladı. Horovel’i yaptıktan sonra bu mesele benim için temel konulardan biri oldu. Bitmeyen bir hikâyeyi dönüştü. Çünkü bir yerde yürümeye başladığın zaman, bir kapı açıyorsun, bu kapı da başka kapıya açılıyor. Hafıza biraz öyle bir şey. Tamamlanabilen bir şey değil. Belki kendi içerisinde bir bütünlüğü var, dinlediğin hikâyeler zaman zaman birbirine yakınlaşıyor; ama bir o kadar da bir yerlerde başka soru işareti bırakıyor. Aslında Ortadoğu’da başlayan bu yolculuğun sebebi, açılan bir sürü kapının, soru işaretinin derinleşen ve bitmeyen bir yolculuğu…
Biz burada daha çok o sürgüne çıkış hikâyesini biliyoruz. Sense sürgüne gidilen yeri anlatıyorsun. Türkiye ayağının daha az olmasının sebebi bu mu?
Hikâyenin Türkiye’deki kısmı biraz da benim sansürümden geçmiş fotoğraflar. Çünkü ben biraz da sonrasını anlatmak istedim. Aslında Türkiye’de daha çok hikâyeye bakılabilirdi, örneğin Müslümanlaştırılmış Ermenilere. Ama çok geniş bir coğrafyaya bakıyoruz ve hikâyenin biraz da eksik kalan yanlarını tamamlama yükümlülüğü hissettim kendimde. Evet, sonrasında ne olduğunu çok da bilmiyoruz. Bu yüzden ben bu göçmenliği ve az olmayı irdeledim…
Bu yolculukta birçok şehir ve ülke gezdin. Peki, yolculuğa aynı yerden başlayan bu halkın değişen ya da hвlв benzeşen yanları nelerdi? Onları tek birleştiren tehcir mi? Ya da yola çıktıktan sonra neler değişmiş bugüne kalan hikâyelerinde?
Bu çalışma bir aile portresi. Serginin düzeninde de bunu yapmaya çalıştık. 1915 sonrasında Ermenilerin hafızalarını, şimdiki mahallelerine ve yeni vatanlarına taşıdığını, her mekânın bir hafızası, her hafızanın da yaşayabilmek için bir mekâna ihtiyacı olduğunu gördüm, hissettim... Çektiğimse, büyük bir ailenin bütün Ortadoğu’ya yayılmış fotoğrafı; geriye kalanların, sağ ama hep eksik kalanların fotoğrafıydı... O yüzden burası Ürdün, Burası Irak diyemiyorsun. Sadece fotoğrafta bir ayrıntıdan, bir bayraktan bu gibi detaylardan ayırabiliyorsun. Ama oradaki insanları mekâna göre birbirinden çok da ayıramıyorsun. Öte yandan hayatta kalanların, ayakta kalabilme ve 1915’i nesillere aktarabilme çabası var. Yani hem bir coğrafyada varolmaya çalışıyorlar, hem de bir hafızayı ayakta tutmaya... Anadolu’ya ve eski yaşamlarına dair özlemleri. Yarım kalan hikâyeleri vs. 1915’in mirası hep bir tamamlanamama hali içinde. Ve bu yarım kalmışlık bütün o coğrafyadaki ortak duygu. Ama bütün yarım kalmışlığa rağmen direnmek, ayakta kalmak, var olmak ve yeniden var olurken 1915’in mirasını aktarmak gibi ortak özellikleri var. Hikâyeler bu alanlarda birleşse de belli oranlarda birbirlerinden ayrılmaya başlıyor.
Nasıl?
Mesela Lübnan’da kapalı bir mahalle vardı tabii ki herkesin girebildiği ama hâlâ tedirgin olan bir yer. Hâlâ yerinden yurdundan olabilecekmiş tedirginliği yaşayan, dolayısıyla dışarıdaki halkla da ilişkisi ona göre daha mesafeli olan bir yerden bahsediyoruz. İran’da da yüksek duvarların arasına sıkışmış bir hayat vardı. Getto değil, duvarlar bu defa. Ürdün’e gittiğimizde ise artık neredeyse bir mahalle hayatı kalmamış. Artık insanların büyük bir çoğunluğu şehre dağılmış. Çünkü cemaat hayatı dağılmaya başlamış. Buradaki etken ise; hafızanın tehcirin birincil güzergâhlarından uzaklaşınca; cemaat hayatının ve ilişkilerin daha dağınık olduğunu gördüm. Aslına bakarsan, sınıfsal yaşam biçimi, mahalle ya da şehir farklılıkları olsa da mesele şu; bir ailede ne kadar çok ayrılık olursa buradaki de öyle. Yani aileden kopmak çok da kolay değildir...
Hikâyen bir mekânın hafızasını aramanla başlıyor. Bir fotoğrafçı olarak mekân ve hafıza ilişkisi arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsun?
Buna iki ayrı cevap verebilirim. İlk olarak fotoğrafçının anlatmak istediği hikâyesiyle mekân ve hafıza arasında bir ilişki kurmasından bahsedebiliriz. Bu daha teknik bir süreç. İkinci olarak da tamamen tesadüfen mekânın kendi hafızasını ortaya çıkarmasıyla olabilecek bir şey. Bu ikisi biraz faklı yollar. Bu çalışmada bunların her ikisi de var. Benim bir şekilde bilgisine sahip olup kurguladıklarım da oldu, yani aradığım ve gördüğüm sahneler de. Bu anlamda üzerine konuşabileceğimiz iki tane fotoğraf var. Bir tanesi Ürdün’de bir kilisede akşam çektiğim bir fotoğraf. Adam kucağında bir kız çocuğu tutuyor ve arkasında da bir gölge var. O fotoğraftaki aile Irak’tan gelen göçmen bir aile. Ve orada göçmen aileler bir araya geliyor ve birlikte vakit geçiriyorlar. Bu fotoğraf, o mekâna ve hikâyenin bütününe bakarak çektiğim bir sahne. Ya da İsrail’de bir ağaç içerisinde aydınlık bir bölgede bulunan bir adam fotoğrafı var. O da yine görüp hikâye içerisine tamamladığım karelerden biri. Fakat öte yandan bir de mekândaki hafızanın seni içine çekip, kendi hikâyesini anlattığı anlar ve fotoğraflar var.
Hangileri mesela?
Bunlardan biri 1915’in ardından hayatta kalan, ailelerini kaybetmiş çocukların Lübnan’da yerleştirildikleri ilk yer olan, Cübeyl’deki Birds Nest (Kuşların Yuvası) Yetimhanesi’nde çektiğim fotoğraf. Orada karşıma çıkan bu hafıza mekânlarından biri. Bugün hâlâ öksüz-yetimlerin ve fakir ailelerin çocuklarının barındığı, eğitim gördüğü bir yer. Müdürle birlikte oradaki çocukların toplu fotoğrafını çekebileceğim bir yer bulmak için etrafı gezmeye başladık. Yemekhanenin hemen arkasında yer alan salona girdik. Duvarında büyük harflerle Birds Nest yazılmış, büyükçe bir sahne... Salonun bir şapelle birleştiği yerdeki kapıdan dışarı çıktık. Karşımızda, tıpkı bir kuş yuvası gibi, köşeleri yuvarlanarak duvarla buluşan, geniş bir taş merdiven vardı. Okul müdürüne ‘Çocukların fotoğrafını burada çekebilir miyim?’ dedim. Fakat öncesinde o sahne önünde çekmeye karar verdiğimiz için müdür ‘Birds Nest yazısının önünde çekmeyecek miydin?’ diye sordu. ‘Öyle düşünmüştüm ama burası daha iyi’ deyince nedenini sordu, ben de ‘Bilmem, çocukluğumu hatırlattı bana burası’ dedim. Gülümseyerek ‘Ama bu senin hikâyen değil, bizim hikâyemiz. Olur. Sonra sana bir şey göstereceğim’ dedi ve gitti. Çocukların fotoğrafını çektikten sonra müdürün odasına çıktım. Masasında duran fotoğrafı bana uzattı. Çocukların fotoğrafını çektiğim merdivenlerde çekilmiş. Onlarca yıl, buradaki yetimlere annelik eden Maria Jacobsen, 1950’lerde, çocuklarla birlikte...
Buna benzer başka hikâyeler var mıydı?
Evet, vardı. İran’daki çalışmam sırasında İsfahan’da bir huzurevinde kalıyordum. Orada kalan yaşlı teyzelerden bir tanesi ‘Benim annemle bir fotoğrafımı çeker misin?’ diye sordu. Tamam dedim. 20 yıldır kardeşiyle birlikte yaşayan Jenik’in ananesiyle fotoğrafını çekecektim. Kardeşi de çok hastaydı. Baktım dolaptan annesinin fotoğrafını çıkardı. İki kız kardeşi, o fotoğrafla, anneleriyle birlikte görüntüledim. Daha sonra Beyrut’a gittim. Oradan biri bu fotoğraftaki bir detayı sordu bana. Ve orada hasta kız kardeşin üzerindeki battaniyenin hikâyesini şöyle anlattı: ‘Nenelerimiz buraya, Lübnan’a geldiklerinde hiçbir şeyleri yokmuş. Kıyafetlerini kamplarda buldukları bez parçalarından dikerlermiş. Bu renkli battaniyeleri de öyle örmüşler. Bize onlardan miras bunlar, o günlerin hatırası…’ Anladım ki, hatıra olsun diye çektiğim o fotoğrafla aslında bir hafızayı kaydetmiştim, mekânından çok uzakta, başka bir ülkede kendi sarmalını tamamlayan bir hafızayı... Misal bir başka acayip hikâye de Pakrat Abiyle yaşadığımız. Pakrat Abi, sergi için yazı yazarken, benim aynaları fotoğraflarda bir sembol olarak kullandığımı bilmeden yazısına başlık koydu: “Gayanın Kapısından Baktım İçerisi Aynaydı…”
Peki, yüz yıldır yüzleşmeyi bekleyen, belki de çok azıyla yüzleştiğimiz bu meselenin sendeki duygusal karşılığı nasıl oldu buralara gittikten sonra?
Bu hikâyede beni zorlayan yanlardan bir tanesi derinliği ve ağırlığı oldu... Çünkü bir süre sora sen de o derinliğin içine giriyorsun. Ve çok kolay akabiliyorsun. Bazen biraz geri çekilmen gerekiyor. Diğer türlü o sarmalın içinde çok kolay kaybolabiliyorsun...
“O yol hâlâ devam ediyor...”
Ürdün’de Meryem’le (Yavuz) Annemin Dövmeleri filmine gittik; Kürtleşen ve Alevileşen Ermenilerle ilgiliydi. Film sonrası söyleşi oldu. Burada bir kadın söz aldı ve hikâyesini anlattı. Eskişehirliymiş ailesi, tehcirde Suriye’ye gidiyorlar ve orada babası Arap bir adamın yanında çalışmaya başlıyor. Daha sonra Müslümanlaşıyor. Ama annesi bu hikâyeyi anlatırken zoraki bir din değiştirmeden bahsetmiyor. Bu hikâyeyi de zaten 40 yaşında, tesadüfen bir arkadaşının gelmesinden sonra öğreniyor. Bunları anlattıktan sonra şöyle dedi: ‘Bu salonda Türkiyeli biri olsaydı, bu kadar açık ifade edebilir miydim bilmiyorum…’ O an ses çıkaramadık, koltuğumuza çakıldık adeta. Söyleşi bitince yanına gittik, kendimizi tanıttık, ne yaptığımızı anlattık. Sonrasında buluştuk, evine gittik. ‘Seni buraya iki şey için çağırdım’ dedi ve ekledi: ‘Birincisi sana hikâyemi anlatmak istiyorum, ikincisi de bana bu hikâye ile ilgili Eskişehir’den bir şeyler bul. Çünkü bana 40 yaşımdan sonra bir sorumluluk yüklendi, hikâyeye dair hiçbir şey bilmiyorum ve elimdeki tek şey annemin bana bıraktığı bir yazma. Benim için bunu yapar mısın?’ Ben de söz verdim. Bu da yolun hâlâ bitmediğinin bir göstergesi…
SUZAN A. DEMİR