
Yerkürede yaşanan olay ufkuna nail olmak önemli… Evrimsel gelişimde jeolojik çağlar milyonlarca yıla tekabül etmekte. Jeolojik devir olarak Cenozoik dönemindeyiz. Bu da yetmiş milyon yıl önceden başlayan bir sürece tekabül etmekte. Son bir milyon yıldan başlayıp zamanımızdan on bin yıl önceye Pleistosen Çağı denirken; neolitik devrimle de çakışan on bin yıl önceden günümüze değin gelen sürece de Holosen denilmekte. Tüm bu tanımlama ve belirlemeler kuşkusuz insan eylem ve etkinliklerinin başında gelişmekteydi. Fakat artık öyle değil! Yeni bir tanımlamaya gereksinim var.
Sömürü ve talan sisteminin çekirge sürülerine nisbet edercesine yapmadığı kötülük kalmadı. Nitekim dünyayı da uçurumdan baş aşağı düşürmüş durumda. Düşülecek başka yer kaldı mı bilinmez. Ekolojik tahribatlar dünyayı sürdürülemez boyutlara vardırdı. İnsan faaliyetlerinde önemsenmeyen doğanın çığlığı kulak zarlarını patlatmış vaziyette yakıcılığını korumakta. Nasıl ki dünyayı kendi eksenindeki dönüşünü hissetmiyorsak, kapitalizme varana dek, ekolojik tahribatları idrak edemiyorduk. Tabi kamuoyundan saklanma boyutları da mevcut.
Endüstriyalizm çağında iklim krizi
Önemsiz bir ayrıntıymışçasına gösterilerek bilinçler çarpıklaştırılır. Oysa Endüstriyalizm ile yeni bir sürece girilmişti. Kutsal Veda Metinlerinde, “Ben ölümün kendisi, dünyaların yok edicisi oldum” diye yazar. Bu tam da kapitalist modernitenin global ölçekte yok edici olmasına yakın düşen bir söylemdir. Sermaye birikimi ve aşırı kar etme güdüsüyle tarumar edilen dünya her şeyiyle tüketilme eşiğine vardı. Havanın, suyun ve toprağın kirletilip yaşam döngülerinin kesintiye uğradığı süreçlerdeyiz. Hep halının altına süpürülen iklimsel değişikliklerin miladı son iki yüz elli yıl önceye dayanır. Daha 18. yüzyılın ikinci yarısında kutuplardaki buzların arasındaki havanın araştırılması neticesinde büyük oranda karbondioksit ve metan gazı ile karşılaşıldı. Küresel mecrada ilk tespit edilen patolojik iklim değişimleri ölçümü bu oldu. James Watt’ın ilk buhar makinesi icat ettiği 1784 tarihiyle çakışması düşündürücüdür.
Endüstriyalizm çağı aynı zamanda iklim değişim krizi anlamına geliyordu. Yine muştulanan aydınlanma da vardı. İlginçtir aydınlanma felsefesinin “özgürlük” kavramını tartıştığı ve tanımlamaya kavuşturma demlerinde birey-toplum ekseninde dillendirilenler çevre veya doğa göz önüne alınmadan yapılıyordu. Zihni formatlar jeolojik zaman ve insani faaliyetlerin sebebiyet verdiği kronolojik olayları tahayyül etmekten ıraktı. Dolayısıyla başlangıcın vektörel veçhesi güdük kalıyordu. Yapılan kavramsallaştırma, hayata dair yanlış algıların polarize cenahlarda kurumsallaşmasına neden oldu. Hal böyle olunca yanılgılar da zincirleme gelişecekti…
Elbette özgürlük arayışları kesintisiz devam edecekti. Arayış esnasında, doğanın tarihi ekarte edilip, sırf insanlardan başlatılan tarihsel bakış geniş bir perspektif yaratamazdı. Mevcut kombinasyonu tamamen idrak edebilmek için iklimbilimcilerin yaptığı bilimsel araştırmalara çok şey borçluyuz. İlk bulgulardan itibaren küresel ısınmanın bir vakıa olduğunu ısrarla belirtiler. Ve belki de ayırtına varmadan, insanın biyolojik aktörlüğün çok ötesinde, jeolojik aktöre evrildiğine kanaat getirdiler. Vuku bulan iklim krizini anlamlandırma tartışmaları yapılan tespitleri doğru düzleme taşıyacaktı. Aslında sınırlı bir alanda bilimsel iklim sorunları 19. yüzyılda gündeme getirilmeye başlanmıştı. O demlerde genel sistemsel bütünlük ilişkileri ele alınmadan, veriler ışığında sınırlı değerlendirmeler yapılmaktaydı. Nitekim tartışmaların ufku dar olduğundan bir çıkışa tekabül etmeyecekti!.. Tanımlanmaya ihtiyaç duyuluyordu. 2000 yılında nihayet Nobel Kimya ödülü sahibi Paul J. Crutzen, Dneizbilimleri uzmanı Eugene F. Stoermer ile ortak yazdıkları makaleyle yaşananları tanıma kovuşturdular.
Antroposen çağı
Bilim insanları atmosfer ve gezegen üzerindeki değişiklikleri ve tüm bulguları inceleyerek insan etkinliğinin, jeolojik ve ekoloji üzerinde yol açtığı tahribatları gözler önüne serdiler. Vardıkları sonuç iç açıcı değildi. Beni ademin merkezi soluyla yaşanan jeolojik çağın Antroposen kavramıyla nitelendirilmesi gerektiği savlandı. Bu insan eliyle gerçekleşen bir çağ anlamına gelmekteydi. İşin vahameti de buradadır. Ilıman Holosen çağının ardından 1750’lerden başlayan tarihlendirme Antroposen olarak ele alınıyordu. Etiyolojik açıdan kapitalist modernitenin dünya ölçeğindeki tüm canlı cansız varlıkları hoyratça çıkarlarına malzeme yapmalarına tekabül eder. Yaşatılan talan iklimidir!
Ekosistemleri talan eden iktidar erkleridir! Çok farklı argümanlar kullanmaktan imtina etmezler. Bilinçler zapturapt altına alınarak sirayet ettirdikleri ‘ortak akıl’ çerçevesinde hakikat kaybettirilir. Kurulan düzenekle dünyanın çivisini sökmek uğruna bir yarıştır almış başını gitmekte. Ayırtına varmadan, sıradan insanların bile yaşadıkları çevreyi tahrip etmeleri, hegemonyanın en altta işlerlik kazanmasına delalettir. Oluşturulan bu sanal ‘ortak akıl’ iktidarın kasasına aktığı idrak edilmezse tahribatlar daha da boyutlanarak kördüğüme dönüşecektir. Geç de olsa, doğaya, canlılara ve insana yönelik duyarlılık geliştirecek bir bilinç aydınlanmasına çok fazla ihtiyacımız olduğu içselleştirilmeli. Yoksa kaybedilen dünya olacak…
Bugün kapitalist modernitenin yol açtığı ekolojik ve iklimsel krizler, kapitalizm ortadan kalksa dahi sürecek cihettedir. Dünyanın kendini yenileyerek yaşanabilecek sağlıklı bir ortama kavuşması asırlar alacak bir sürece tekabül değeceğini biliyor muyuz? O göklere çıkarılan endüstriyalizmin karabasanından halliceyiz. Bizler evvela endüstriyalizm öncesini algılayalım ki, üstümüze çöken hafakanı somutlaştıralım. Evet, insanlık doğayı binlerce yıldan beri bizatihi kendi istem ve ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmeye çalıştı. Fakat böylesi eylem ve etkinlikleri, ekosistemlerin yapı ve işlevlerini farklılaştırmaya yetmemişti. Birçok parametresi olsa da, başlangıçta nüfusun azlığı, teknolojik gelişimin doğayı tahrip edecek kertede güçlü olmayışı ilk akla gelenlerdir. Bunlarla ilintili olarak da yaşam düzeyi ve tüketimin bu denli yüksek marjlara ulaşmaması da çabası.
Ne var ki endüstriyalizm tüm dengeleri alt üst etti. Atmosferin doğal katmanlarını ve doğal gaz karışım oranlarını mı dersin, sular dünyasının kirletilmesi ve tahribine kadar akıl kârı olmayan kıyamet alametlerini gerçek kıldı. Kimi verilerle yetinmenin ayırdında olsak bile bu yazı çerçevesinde yaşatılanlar ancak kaba hatlarıyla ortaya konuldu.
Ekosistemin çöküşü
1990 yılı bulgularına göre, salt fosil yakıtların kullanımıyla dünyadan atmosfere eklenen karbondioksit miktarı 20 milyar tonu geçmiştir. Aynı biçimde, atmosfere salınan kükürt dioksit ile asit yağışı denilen evrensel afetler yaşanmaya başlandı. Zira hava kirleticisi olarak kükürt dioksitin yaptığı maddi zarar miktarı, diğer yekun kirleticilerin neden olduğu zararın yarısına denk gelmekte. Dört bir yanda rahmet niyetine asit yağışı olmakta, nehirlerdeki, göllerdeki balıkların kitle halinde ölmesini zaman zaman basına takılan haberlerden okumaktayız. Böylesi durumları ‘bilinmeyen neden’ diye lanse etmekten geri durmazlar. Oysa müsebbibi karşımızda sırıtmakta… Kükürt dioksitin döngüsü şöyledir: Zehir saçan bacalardan atmosfere karışır. Hava nemi ile birleşerek asit formuna dönüşür. Sonrası da asit yağışlarıdır. Şayet dumanın doğrudan solunumu olursa, solunum organlarında var olan nem ile birleşerek akciğerlerde aside dönüşür. Çürüyen akciğer çürüyen canlı olmakta...
Bunun dışında da çok farklı kirleticiler mevcuttur. Habire zehir saçılmakta, iktidar odakları tarafından dünya bitişe yazgılatılmış halde. Gasp edilen doğa ve canlıların bugünü ve geleceğidir. Yaşam kanalları tıkanmış vaziyette. Sera gazlarının salınımıyla da ozon tabakası incelmeye devam etmekte. Neticesinde gözde katarakt ve cilt kanserlerinin artış hızı çok yükseklere sıçradı. Tek bu mu? Bitmedi! Toprağa karışan ağır metaller bitki yapısına girer. Oradan besin zinciriyle diğer canlılara geçer. Gene yeraltında serbest iyonlar haline geçtiklerinde de yer altı sularına karışırlar. İçecek su bulunmaz olacak. Küresel ısınma zaten yakıcı bir sorun. Buzul kütleleri hızla erimekteyken, deniz seviyesi yükselip deniz altı sirkülasyonlar bozulmakta. Bağlantılı olarak da kasırgalar, tsunamiler rutine binerek felaketler doğurmakta. Isı artışı ve doğal çevrenin tahribinden ötürü endemik türler uyum sağlayamayarak hızla tükenmekte. Yapılanların çetelesini çıkarmak elbette o kadar kolay olmamakta. Zira kıyamete davetiye çıkartmak için durmadan ölüm pompalanmakta.
Fütursuzca silahlar yapılıp, nükleer santraller kurulmakta. Yiyecek ve içecekler radyasyon içermekte. Nükleer facialar insan-canlı-doğa demeden öldürmekte. Evet, endüstriyalizmin medarı iftiharı pik yapan savaşlar ve nükleer kirlenmedir./ne yazık, kar ve sermaye birikiminden içrek iktidar erkleri ekolojik dengeleri dönüşü olmayan mecralara taşıdı. Gelecek kuşaklara bir avuç toprak, yeşillik ve içilecek temiz su bırakmamacasına saldırılmakta doğal kaynaklara. Dünyanın akciğeri ormanlar SOS işareti vermekte. Örneğin, 1980’ler boyunca yıllık ortalama 150 bin km’lik bir alan kesiliyordu. Bu oran dünya toplam orman alanının yüzde birine denk gelmekteydi. 1990’larla beraber daha yüksek seviyede kesimlere ulaştı. Bu hızla gittiğinde, ormanlardaki endemik türlerin soyu tükenecek ve ekosistemler tamamen çökecek.
Jeolojik aktör olarak insan
Doğal dengeler patolojik düzeydedir. Bundan ötürü salgın hastalıklar çeşitlenerek sökün eylemekte. Hastalıklara karşı biçare olunması doğa kıyımlarının vebalindendir. İnsan çözümün yol ve yöntemlerini de kurutmakta. Misalen, ilaç endüstrisinin başını çeken ABD’de reçeteli ilaçların yaklaşık dörtte biri, dünyanın yağmur ormanlarında yetişen bitkilerden elde ediliyor. Dolayısıyla ormanların mütemadiyen yok edilmesiyle ekosistemden elde edilecek deva da berhava olmakta. Hormonlu dünya inşasındayız. Genetiği değiştirilen gıdalara bir bakın! İnsan nüfusu da katlanarak diğer canlıların aleyhine artmakta...
2050’lerin tahmini nüfusu 9 milyara ulaşacak. Artışla ilintili, tüketilecek kaynaklar düşünüldüğünde durumun vahameti daha bir açığa çıkar. Keza endüstriyel çığır yetiştiriciliği de tehdit unsurudur. Her şey dünyanın dengesinin harcümerç olmasına yetti. Mevcut tablonun kısmi verileri bile insanın jeolojik aktörlüğe dönüşmesini izah etmekte. Yaşanan, ‘yok edicinin’ antroposen çağıdır. Antroposen çağı türleri yok etmekte! Gerçekte yeryüzündeki kaç organizmanın barındığını bile bilmemekteyiz. Tahmini olarak üç milyonla seksen milyon arasında tür olduğu belirtilmekte… Böcekler, bitkiler ve hayvanlara ilişkin tahminler de benzerdir. Şu ana değin ancak 1,4 milyon civarında tür tanımlanabilmiştir. Hal böyleyken, günümüzde türlerin ortadan kalkma hızı; yılda 60–90 bin tük arasındadır. Antroposen çağından önceki seyrine göre 50 bin kat artması, gök kubbenin altındaki hali pür melalimizi yakıcı olarak göstermekte. Ortaya çıkan alamet kıyamete işarettir. Buna rağmen yanılgılı yaklaşımlar ve antropocentrik (insan merkezli) tarihsel yaklaşımlar sona ermiş değil. Bunda bilinçli bir çarpıtmanın da rolü vardır. Gizlenmeye çalışılırken gerçekler ters yüz edilir.
Endüstriyalizm ve çevre yıkımı
Daha 1890’larda küresel ısınma üzerine bilimsel çalışmalar yürütülmüştü. Topluma sirayet etmesi ancak yüzyıl sonra, yani 1980-90’lara dayanan bir durumdur. Bu da küreselleşme tartışmalarının yoğun yapıldığı demelere tekabül eder. Dünya sisteminin aktörleri tarafından küçümsenip dikkate alınmaması bir değer halini almıştı. 200 yılından başlayarak farklılık arz eden tartışmalar gerçekleşti. Global ölçekte aratan kasırgalar, kuraklık, buzul kütlelerinin hızla erimesi, denizlerdeki asit oranının yükselmesi, yaygın orman yangınlarının çıkması vb. nedenlerden ötürü kamuoyuna mal edilerek ülkeler nezdinde ciddi gidişatın daha bir kavranmasına yol açıldı.
Küreselleşmeyi süregelen sömürgecilikten ayrı ele alamayız. Kurulumu yapılan sömürgeci ortak akılla her şey talan edilmenin nesnesine dönüşür. Bu minvalde ekolojik ve iklimsel kriz dipsiz kuyuya fırlatılan insanlığın vaveylasına karıştı. Onlar her şeye düşmanlar. Engel tanımazcasına tüketmekten obezleşen yapılar kurarlar. İstatistikler yapılanları doğrular. Nitekim merkezi uygarlık dünyanın bütün kaynaklarının yüzde yetmişini tüketirken, kirliliğin de çoğunu üretmekte. Çıkarları doğrultusunda her yol mubahtır. El attıkları her alan canlıların ve doğanın zararına işler. Zira sömürünün bizatini kendisi toplumsal sorun yaratarak eşitsizliği derinleştirendir. Bu saiktan, endüstriyalizmin soykırım ve çevre yıkımındaki rolü derinlikli çözümlenmeye muhtaç. Doğa, toplum ve canlılık dengesinin yeniden ifadelendirilip kurulması için kavramsallaştırmalar önem arz eder. ‘Kendini Yaratan İnsan’ Jeolojik Aktör konumuna evrilmesi ve antropolosen Çağının başlatanı olması, sorunların tartışılmasında nirengi noktalarına denk gelecektir. Bugün için genel konsensusta buluşulmasa da çok yakın zamanda Antroposen söyleminin bilimsel literatürde yer alacağı kuşku götürmez. Biraz da zamanlama sorunudur diyebiliriz.
Daha 1833 yılında Charles Lyell, Neolitik ile paralellik taşıyan Holosen Çağı tanımlamasını kullanmaya başladığından tam 52 yıl sonra ancak literatürlerde kabul edilebilmişti. Bugün, Paul J. Crutzen ve Eugene F. Stoermer’in antroposen çağına girildiği cihetindeki açıklamaları gerçekçi ve güçlü bulgulara dayandığından genel kabule doğru yol alan bir tanımlamadır. Antroposen çağı insanlığın kıvancı değil, yüz karasıdır! Zira küresel iklim krizi yaratılarak sonraki kuşakların cehennemde gözlerini açmalarına neden olacak. İnsan, doğası, canlıları, bitki örtüleriyle dengeli bir ortamı yaratmakla mükellef olduğunu unuttuğunda facialar sükun eyler! Kötücül bir tablo tüm çıplaklığıyla ortadayken iyimserlik safdilliktir. Dünya su alan Nuh’un Gemisini andırmakta. Ne yazık, gemiyi kurtaracak kara yok! Hal böyle olunca acilen sistemleri aşan bu ekolojik kriz ve kaos a karşı bilinçli insan, bilinçli toplumları oluşturarak akışkan hale geçirmek ehemmiyet arz etmekte. Evet, jeolojik aktörün Antroposen çağıdır içerisinde yer aldığımız. Kartopu, nur topu gibi bir çağımız oldu, -ne kadar olacaksa- hayırlara vesile olsun!
DR. AYHAN KAVAK / Diyarbakır D Tipi Cezaevi