20. Yüzyılın ilk yarısı büyük/derin acılar eken iki büyük savaşla geçti. Sömürgecilerin yayılma/paylaşım kapışması sonucu yapılan kırım/kıyım ve yıkımlardan zamanın tarihi kanlı sayfalarla yazıldı. 60 milyon üzerinde insanın katledildiği İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 26 Haziran 1945’te San Francisco’da aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 50 devlet tarafından imzalanan Birleşmiş Milletler Arasözleşmesi’nin “... insanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol/çare olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için, insan haklarının hukuk düzeniyle korunması...” temel ilkesinden hareketle Birleşmiş Milletlerce 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin, bir diğer ismiyle ‘Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun temelini oluşturuyordu. Bu çerçeve dahilinde günümüze dek ‘insan temel hak ve özgürlükleri’ alanında 150’ye yakın protokol, belge ve karar imzalandı.
Bu yılki 10 Aralık; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 63. yılıdır. Kör zindanlara kapatılanların ‘bahar gelmiş, neyime!’ örneği Uluslararası İnsan Hakları 64’uncu yılına girecekmiş!!! 63 yıl önce oluşan bu hak/hukuk/adalet(!) bekçisi konu, mazlum halklar –özellikle Kürtler- olunca hep üç maymunu oynamıştır /oynamaktadır. Yakılarak/yıkılarak yerle bir edilen 4 bin yerleşim birimimizin koca bir coğrafyayı karalara bürüyen zehir yüklü bulutları görülmedi. Göçürtülen 5 milyon insanımızın acı çığlıkları duyulmadı! Sürgüne zorlanan 2 milyon üzerinde siyasi mağdurlar görülmedi /görülmüyor! Son bir yılda aralarında bilim insanı, aydın (50 kadar avukat) ve aktif siyasetçi olmak üzere gözaltına alınan 7 bin kişinin yarısı, ve 300 üzerinde gazeteci zindanlarda! Öncesi bir yana son otuz yılda katledilen 30 bin insanımızın hesabına bakan olmadı/olmuyor! En son Kazan Vadisi’nde kullanılan kimyasal gazlar da görülmüyor.
Bu belgelerin/sözleşmelerin egemenlerin, zalimlerin/zulmedenlerin ve bir bütün olarak emperyalistlerin çıkarlarını koruma/kollama ve baskı hukuku şemsiyesi altına almaktan öte işlemediğini hergün dünyanın her yerinde görmekte ve yaşamaktayız. 20 milyon Kürt’ün yaşadığı coğrafyada İlkel Hukuk, (Erdoğan/Gülen Hukuk’u) işlemektedir. İlkel hukuk; güçlünün, zalim/zorbaların buyrukları doğrultusunda oluşmaktadır. Bugünkü AKP hukuku/ adeleti(!); çağdaş hukukun beşiği sayılan eski Roma’da ve yıllar önce de ABD’nin bazı güney bölgelerinde köle öldürmenin “insan öldürme suçu”nu oluşturmadığının tekrarıdır. 13 kurşunla katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, Şervan Kurt ve diğerlerinin katillerinin aklanması/ aklanılmaya çalışılması bunun onlarca örneğinden bazılarıdır.
TC, 20 Kasım 1959’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde taraf olmasına karşın Erdoğan/Gülen zaptiyeleri, içinde bebeklerin de bulunduğu 200’e yakın Kürt çocuğunu katletmiştir. Kolları/ bacakları/ omurgaları /kaburgaları kırılarak, kafaları yarılarak sakat bırakılan çocuk sayısı bunun birkaç katıdır. Yerlerde metrelerce sürüklenerek çöplüğe atar gibi ortalıklara fırlatılanlar sayılamayacak kadar çoktur. Gözaltına alınan/zindanlara kapatılan çocuk sayısı korkutucudur. Çocuk hakları açısından TC’nin en geri ülkelerin başında geldiğini kör dünyanın hepsi biliyor ve buna sessiz kalıyor. Bu sessizlikten yararlanan Erdoğan/Gülen; zaptiyelerine bundan böyle taş atan çocuklara karşı gerçek mermi kullanmalarının talimatını vermiş bulunuyorlar.
Kadına karşı her türlü barbarca/vahşı şiddet Erdoğan’ın açık talimatıyla ile inanılmaz boyutlara ulaşmaktadır. Zindanlar Barış Anaları’yla dolup taşmaktadır. Bizzat Erdoğan’ın kendisi, başta savaş karşıtı Kürt anaları olmak üzere muhalifi olan direnişçi kadınlara, BDP kadın vekillere yönelik linç kampanyasının başını çekiyor. Kadın katliamcıları ile 13 yaşındaki N.Ç.’nin dünyasını karartan canileri aklayanlar da onun hukuk cellatlarıdır.
Kürtlere yönelik ağır insan hakları ihlali sadece TC ile de sınırlı değildir. Gerideki yıllar bir yana son aylarda Avrupa’nın büyük başkentlerinde Kürtlere ve onların demokratik haklarını kullanmaya yönelik faşizan saldırıları geçmiş tarihin kara/kanlı sayfalarını anımsatıyor. “Faşizme, Yeşil Faşizme, Irkçılığa, Baskılara ve Yasaklara Karşı” Berlin’de yapılan yürüyüşte faşizmin gerçek yüzünü bir kez daha gördük. Faşizmin nasıl korunduğunu gördük. Sökülen utanç duvarının kirli taşlarıyla Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerinin etrafina yasak duvarlarının örüldüğüne tanık olduk. Ancak bedeli ağır da olsa onurlu insanlık tarihi Tayyip beyi ve taşeronlarını bu zulüm duvarlarının altında kalmaya mahkum edecektir. Evrensel hak ve özgürlüklerimizi zulüm çemberine hapseden ve artık bizler için beş para etmeyen “insan haklarınız!” sizin olsun efendiler!