
Adaya sığmayan Direniş - 7
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Temmuz 2011 tarihinden bu yana avukatları ile görüştürülmemesi ve ağır tecride tabi tutulmasına yönelik tepkiler devam ediyor. Öcalan'a yönelik tecridi gazetemize değerlendiren aydınlar, siyasetçiler, emek örgütleri ve değişik kesimlerden insanlar, Kürdistan sorununun çözümünde en önemli aktörlerden birinin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olduğu ve tecridin kabul edilemeyeceğine vurgu yaptılar. "Adaya sığmayan direniş" dizimizin bugünkü bölümünde de Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi ve Almanya Sol Parti Milletvekili Andrej Hunko ile Mazlum Doğan Parti Merkez Okulu öğrencilerinin görüşlerine yer veriyoruz.
'Avrupa neden sessiz?' diye kendisine sorulan soru karşısında, "Belirli konular karşısında sessiz kalınması, en üst düzeylerde örgütlendirilmiş bir durumdur" diyen AKPM üyesi Andrej Hunko, "Burada, demokrasi, insan haklarından daha çok, çıkarlar ağır basıyor" vurgusu yaptı. Bir süre önce cezaevlerinde yaşanan dramı incelemek için Türkiye'ye giden AKPM üyesi Hunko, "Öcalan'a uygulanan tecridin tamamen zarar verici" olduğunu belirterek Avrupalı kurumların sessizliğini gazetemiz için kaleme aldı.
'Avrupa neden sessiz?'
Türkiye'nin Kürt bölgelerine yaptığım ziyaretlerimde bu soru bana defalarca soruldu. En son, birkaç hafta önce cezaevinde çıkan ve 13 kişinin ölümüne sebep olan yangın nedeniyle gittiğim Urfa'da da bu soruyla karşılaştım. Ve bu soru, Abdullah Öcalan'a tam bir yıldan beri uygulanan topyekûn tecrit ve avukatlarının tutuklanması bağlamında da gündeme geliyor.
Bu sorunun arkasında, homojen, uygar ve insan haklarını esas alan, özellikle de Türk cezaevlerindeki giderek barbarlaşan durumlara karşı sesini yüksek ve net çıkarması gereken bir Avrupa algısı yatmaktadır.
Ancak gerçek biraz daha karışık. Avrupa sadece, bir zamanlar Jeremy Rifkin'in hayalini kurduğu, değerlere dayanan bir "yumuşak iktidar" süper gücü değil. Bu belki de Avrupa'nın bizzat kendi kurduğu illüzyondur. Avrupa, aynı zamanda sömürgeciliğin, emperyalizmin ve iki dünya savaşının tarihsel kaynağını oluşturuyor. Ve Avrupa, daha doğrusu Avrupa Birliği bugün de - örneğin - ağır silahlarla donatılmış AB sınırlarındaki kitlesel ölümlerden veya Yunan toplumunun karşı karşıya kaldığı sosyal sefilleşmeden de sorumludur.
Özünde Avrupa'nın iki temel yapılarını birbirinden ayırmalıyız: Bir yanda 1950 yılında kurulan Avrupa Konseyi (AK) ve organları duruyor. Bunlar örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT), Bakanlar Komitesi, Venedik Komisyonu veya benim de üyesi olduğum Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM). Avrupa Konseyi'nin zeminini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) oluşturuyor. Bu sözleşmenin üç temel sütunu var. Bunlar, demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları. Sözleşmenin en önemli kazanımı, idam cezasının kaldırılmış olmasıdır.
İlerleme yerine gerileme yaşandı
Avrupa'nın diğer temel yapısı ise çoğunlukla ekonomik çıkarlar doğrultusunda oluşan Avrupa Birliği'dir. AB'nin temel organlarının başında Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu geliyor. Ayrıca Viyana merkezli Temel Haklar Ajansı ve Lüksemburg'daki Avrupa Adalet Divanı da AB'nin temel kurumları arasında yer alıyor. Bu kurumlar, Maastricht, Nice ve en son Lizbon gibi şehirlerde imzalanan ve dolayısıyla bu şehir isimleriyle anılanan sözleşmeler doğrultusunda çalışıyor. Söz konusu sözleşmeler, ekonomik açıdan neoliberal ve militarist bir öze sahip. Ancak bununla birlikte insan hakları ile ilgili birkaç önemli referansı da içeriyorlar.
Birçok Kürt aktivist ve Türk solcusunun sorduğu 'Avrupa neden sessiz?' sorusunun kaynağında bir umut yatmakta. Bu umut, Avrupa'nın yukarıda sözü edilen iki yapısı ile alakalı olup, özellikle 2004 yılında başlatılan Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri ile beslenmiştir.
'Terör Listesi'ne dikkat çekmek…
Hakikaten ilk yıllarda hem insan hakları alanında hem de Kürt sorunu konusunda bazı ilerlemeler sağlanabildi. Fakat bu ilerlemelerin yerini, özellikle de KCK adı altındaki kitlesel tutuklama operasyonlarının başlamasıyla birlikte bir gerileme aldı.
Avrupa'nın bu gerileme karşısındaki tepkisizliği, bir yanda kurumsal sorunlarla alakalı iken, bir yanda da iki temel nedene sahip: Mevcut durumda AB üyesi 27 ülkenin 22'si muhafazakar, liberal-muhafazakar ya da teknokrat hükümetlere sahip. AB'ye üye devletlerinin bu muhafazakar yapıları çoğunlukla AKP ile iyi ilişkilere sahip. Diğer yandan 11 Eylül 2001'den sonra baş gösteren "baskıya dayalı terörle mücadele" ideolojisi Avrupa'da da - sosyal demokrat hükümetlerce de - hem antiterör yasalarının büyük ölçüde genişletilmesine sebep olurken, hukuk devleti ilkeleri bağlamında oldukça tartışmalı bir gerçeği teşkil eden "AB Terör Örgütleri Listesi"ne yol açtı. Bu "Terör Listesi"ne dikkat çekmek, eleştirel sesleri susturmak için yetmektedir. Ayrıca Türk ordusu ve PKK arasındaki çatışmalarla ilgili ajansların düştüğü haberlerin hemen hemen tümünde de, PKK'nin terör örgütleri listesinde yer aldığı belirtilir.
NATO ortaklığı serbestlik sağlıyor
Kısa bir süre önce Abdullah Öcalan'ın 36 avukatının hukuk dışı bir şekilde tutuklanmasıyla ilgili Alman Federal Hükümeti'ne yazılı bir soru önergesi (Drs 17/10270) sundum. Hükümet, yanıtında sorulara cevap vermekten kaçınırken, genel bir üslupla Türk adli makamlarının reformlarını selamlıyor. Bu tarz tipik yanıtsızlıklar çoğunlukla devletler arası anlaşmalarla bağlantılıdır. NATO ortağı olan Türkiye'ye mevcut durumda, kendi muhalefetini bastırma konusunda hareket serbestliği sağlanıyor.
Benzer bir durum Avrupa Konseyi için de geçerlidir. 24 Ocak 2012'de, BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, Britanya Avrupa Bakanı David Lidington'a Türkiye'de tutuklu sekiz milletvekiline ilişkin Bakanlar Komitesi'nin tavrını sordu. Lidington ise verdiği yanıtta çok genel ifadelerle düşünce özgürlüğünün önemini anlattı. Kendi meclis grubunun başkanı olan Tiny Kox'un ardından söylediklerinden, Kürkçü'nün sorularının yanıtsız kalmasının anlaşılma sorunundan kaynaklanmayıp, çok bilinçli bir tavır olduğu anlaşıldı. (http://assembly.coe.int/Main.asp?link=/Documents/Records/2012/E/1201241000E.htm)
'O'na uygulanan tecrit tamamen zarar verici'
Verdiğim bu iki örnek şunu gösteriyor: Belirli konular karşısında sessiz kalınması, en üst düzeylerde örgütlendirilmiş bir durumdur. Ve burada, demokrasi, hukuk devlet ilkeleri ve insan haklarından daha çok, çıkarlar ağır basıyor, rol oynuyor. Strasbourg'daki açlık grevinde de sessiz kalınmasında bu durum rol oynamıştır.
Avrupa'da mevcut siyasi güçler dengesi içerisinde hakim olan "baskıya dayalı terörle mücadele" ideolojisi, tarihte yaşanmış benzer sorunlardan - örneğin Güney Afrika veya Kuzey İrlanda - çıkarılacak sonuçların görülmesini de önlüyor. Türk-Kürt sorununun insan hakları temelinde çözümü, sadece soruna sebep olan toplumsal ve siyasal çelişkilerin üzerine gidildiğinde mümkündür. Ancak giderek gelişigüzel genişletilebilen bir terörizm kavramı ve askeri veya baskıya dayalı "çözüm" umutları bu çözüm yolunu kapatıyor. Fakat çözüm sadece silahların tamamen sustuğu bir ortamda, bütün önemli aktörlerin dahil edilmesiyle mümkün. O aktörlerden biri de kuşkusuz Abdullah Öcalan'dır. Bu açıdan O'na uygulanan tecrit tamamen zarar verici.
Böyle bir perspektif, özellikle de Suriye'deki çelişkilerin militarize ediliyor olması karşısında yakın gelecek açısından hayali gibi görünse de, başka bir perspektif gerçekçi değil. Avrupa farklı kurumsal biçimleriyle yine önemli bir muhatap olarak varlığını koruyor. Ama Avrupa'nın bu konuda inandırıcı olabilmesi için ciddi bir değişim göstermesi gerekir. Yeni kurulan "Avrupa Konseyi Diyalog ve Uzlaşı Yoluyla Çatışma Önleme Komisyonu" bu konuda belki ufak bir rol oynayabilir.
ANDREJ HUNKO / Almancadan çeviri: Meral ÇİÇEK
‘Önderliğe sahip çıkma zamanı’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde bir yılı geride bırakan tecridin kabul edilemez olduğunu söyleyen Mazlum Doğan Parti Merkez Okulu öğrencileri, “Önderliğe sahip çıkma zamanıdır” çağrısında bulundular. Mazlum Doğan Parti Merkez Okulu öğrencilerinin tecride ilişkin duygu ve düşüncelerini dile getirdiler.
Serhat ROJ: Bilindiği gibi ağır tecrit koşullarından dolayı bir yıldır Önderlğimizden haber alınamıyor. Geçmiş sürece bakacak olursak; Ortadoğu ve Kürt halk serhıldanlarında birçok öncünün çıktığını biliyoruz. Ancak halk düşmanları sürekli olarak bu serhıldanları ve öncülerini bitirmeye dönük yoğun çabaların içine girmişlerdir. Kürt halkının geçmişte yaşanan serhıldanlarında, Şeyh Said ve Mahmut Berzenci’de görüleceği üzere düşman sürekli bu öncüleri yok etme arayışı ve pratiğinde olmuştur. Bilindiği üzere Kürt halkı köklü bir kültüre sahiptir. Düşman da sürekli bu kültürü ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Şimdi de bunu Önder Apo şahsında yapmaya çalışmaktadır. Önderliğin çıkışıyla Kürt halkı yeni bir aşamaya girmiştir. Kürt halkı öyle bir düzeye gelmiştir ki; Kürt halkının düşmanları eskisi gibi Kürtleri rahat bir şekilde bitirememektedirler. Bundan kaynaklı da şimdi yeni yöntemlerle imha politikalarını devreye sokmaktadırlar. Her türlü aracı kullanarak önderlik felsefesini ve öncülüğünü engellemeye çalışmaktadırlar. Önder Apo özgür Kürdü, özgür insanı temsil ediyor. Önderliğimiz şahsında Kürt halkını, PKK ve Kürt gerillasını bitirme amaçlı saldırılarda bulunmaktadır.
Görünen o ki Önder Apo’nun tecridiyle Kürt halkı tecrit edilmek isteniyor. Bu plan da uluslararası güçler öncülüğünde yürütülmektedir. Bir yıldır kimse Önderliğimizin durumundan haber alamamaktadır. Önderliği Kürt halkından uzaklaştırmak istiyorlar. Ama artık hiç kimse Kürt halkını öncüsünden alıkoyup ayrı tutamaz. Devrimciler olarak bu süreç konusunda daha hassas olmamız gerekir. Var olan tecridin ortadan kaldırılması ve Önderliğimizin özgürlüğünü sağlamak için herkesin kendini yenilemiş halde Önderliğe sahip çıkması gerekir. Şimdi her türlü eylemsellikle Önderliğe sahip çıkma ve düşmana karşı tavrımızı gösterme zamanıdır. Bu amaçla tüm Kürtlerin, kadın ve gençler başta olmak üzere, var olan bu çürümüş imha politikalarını, bu politikaların ürünü olan tecridi kabul etmeme ve bu temelde kendilerini Önderliğin etrafında ateşten çember yapmaya davet ediyoruz.
Bager CUDÎ: Önemli bir süreçten geçiyoruz. Bir yıldır İmralı’daki tecrit gün geçtikçe daha da ağırlaşarak devam etmektedir. İmralı gerçekliğini birkaç kelimeyle ifade etmek zor, bu tarihi bir konudur. Şuan, İmralı’da iki sistem mücadele içindedir. Bu da; kapitalist modernite ve demokratik modernitenin savaşımıdır. Burada esas olan ve sonucu belirleyecek olan Önderliğimizin geliştirmiş olduğu onurlu direnişidir. İmralı Adası’nın ismi, günümüzde imha-inkarla anılmaktadır. Hücre içinde hücre cezaları, saç kesimi, zehirleme, fiziki ve psikolojik işkence vb. bu duruma verilebilecek örneklerdir. Bu da imha ve inkarın devamıdır. Önderliğimizin burada geliştirdiği direniş de, var olan bu politikalara karşı içine girmiş olduğu duruşun ürünüdür. Şuan Türkiye devleti İmralı’da bir sınavın içindedir. Ya Kürt halkıyla barış içinde, kardeşçe yaşama kararını verecek ya da Kürt halkı özerk bir şekilde hareket edecektir. Türkiye’nin içine gireceği tutumla, İmralı’da kendi geleceğini belirleyeceğini de belirtebiliriz. Kürt halkı ve özgür yaşam gerillası Önder Apo’ya olan bağlılığını içine girdiği eylemselliklerle göstermiş ve tutumunu belirlemiştir. Bunun için de Kürt halkı ve gerillası, önderliğe karşı gelişen her türlü saldırı ve tutumu kendisine yapılmış gibi görmektedir. Bu yaptırımları hiçbir zaman kabul etmeyip bu çerçevede bir tutum sahibi olacaktır. En fedai şekilde bunlara cevap vermekte ve vermeye devam edecektir. Kürt halkının elinden ne gelirse yerine getirecektir. Bunun en somut örnekleri yaşanmıştır, tüm dünya bunun farkındadır. Önderlik bizim için yaşam gerekçesidir, bunun için de ne gerekiyorsa yerine getirilecektir. Özgür yaşam ancak Önder Apo ile sağlanır.
Aslan SÊRT: Tüm dünyadan koparılan Önderliğimizin şahsında bir halk tecrit edilmektedir. Ama Kürt halkı da gelişen tecride karşı Önderlik etrafında ateşten bir çember oluşturmuştur. Önderlik militanları, gerillaları olarak, Önderliğimizin özgürlüğünü sağlama konusunda, bedeli ne olursa olsun, ne gerekiyorsa ödemeye hazırdır. Bugün milyonlarca insan Önder Apo’yu kendi iradesi olarak belirlemiştir. Buna karşılık; tecrit, siyasi ve askeri soykırım operasyonları sürmektedir. Önderliğin Kürt halkı için ne ifade ettiğini düşman çok iyi bilmektedir. Bu temelde gelişecek her türlü saldırıya, imha ve inkara karşı durmak, bu saldırıları deşifre etmek ve işlevsiz kılmak biz özgür yaşam gerillalarının temel görevidir. Bu amaçla bu uygulamaların karşısında durarak, elimizden gelenin daha fazlası bir çabayla mücadelemize sarılacağız. Bilinmesi gerekir ki; Önder Apo’nun özgürlüğünü sağlamak için bedeli ne olursa olsun, gereken neyse yapılacaktır.
Azad ŞEVGER: Önderliğimiz üzerindeki tecrit sıradan bir olay değildir. Bu uluslararası komplonun devamıdır. Tarihte belki de böylesi uygulamalar yoktur. Bu durum biz gerillalar içinde çok ağır gelmektedir. İnsan adlandıramıyor, düşüncelerini dile getirmekte de zorlanıyor. Ben bu zorlanmayı yaşıyorum. Yani düşünün ki; bir insan 13.5 yıldır bir hücre içinde, açıkçası hücre içinde hücrede kalıyor! Bu vahşi uygulamalar Önderliğimiz üzerinde yürütülmektedir. Bu durumun açığa çıkmasında biz gerillanın da rolü ve eksiklikleri var. Önderliğimiz ve halkımız bizden umudu var, ancak umuda karşılık istenen düzeyde bir pratikle yerine getirilmiş değiliz. Şuan devrimimizi büyütüp, kendimizi istenen düzeye ulaştırmaya çalışıyoruz. Tecridin kaldırılması için, en üst düzeyde üzerimize düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmemiz ve var olan yetmezliklerimizi aşmamız gerekir. Şimdi Mazlum Doğan Parti Merkez Okulu’nda bulunuyoruz. Bu eksikliklerimizin üzerinde duruyoruz. Elimizden geldiğince, bizden istenen görev ve sorumlulukları en üst düzeyde yerine getireceğiz.
Derweş RIHA: Şuan Ortadoğu’da bir değişim dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu çerçevede otuz yıllık mücadele gerçekliğine sahip PKK öncülüklü Kürt özgürlük mücadelesi de bu değişimde yerini alıyor. Ancak Kürt halkının örgütlülüğünü sağlamaması ve Ortadoğu’da var olan değişimde rol almaması için Önderliğimiz üzerinde yoğun bir baskı ve tecrit uygulanmaktadır. Önderliğimiz üzerindeki tecridin anlamını böyle okumak gerekir. Önderliğimizin başlatmış olduğu bu direniş eylemselliğine karşı gerillalar olarak gereken düzeyde cevap olamadığımızı belirtmek zorundayız. Cevap olabilseydik, hem önderliğin perspektifleri doğrultusunda yolumuz daha aydınlık olacak hem de Önderliğimiz dört duvar arasında ilişkisiz kalmayacaktı. Şimdi final sürecini yaşıyoruz. Final de; verilen mücadelenin sonuç aşamasına ulaşmaktır. Bu da 14 Temmuz direniş ruhu, Eriş ve Andok yoldaşların gerçekleştirdiği fedai eylem çizgisinde gelişecektir. Bizlerde bu hareketin kadroları olarak ve Önder Apo’nun fedaileri olarak gelecek için umutluyuz ve bizler başarıyı getireceğiz.
SİNAN ŞAHİN / BEHDİNAN