Neolitik toplum diye adlandırdığımız tarım köy toplumunda toplumsal düzene hakim olan yatay örgütlülük, iktidarsız ve hiyerarşisiz yönetim ve toplumsal yararlılık ölçüsü çerçevesinde gelişen fiziksel ihtiyaç dışı üretimle açığa çıkan estetik, insanların mekanla kurdukları bağda da kendini son derece etkili biçimde açığa vurmuştur.

Toplumsal yapıyı, yatay örgütlenmeyi zedelemeyecek bir mimari geliştirilirken bu mimarinin süslenmesi, bezenmesi ve fiziki ihtiyaç dışında estetik bir emek sürecine tabi tutulmasında da yine toplumsal yarar göz önünde tutulmuştur. Fiziksel ihtiyaç dışı emek süreçleri geliştirilirken temel motivasyon yaratılan estetikle, süslemeyle süslenilen varlığa büyüsel bir güç kazandırmaktır. Tabi aynı zamanda neolitik dönem insanın mekanla bu kadar yakından ilişki kurabilmesi onun mekanla uzun ve sürekli bir bağ kurma imkanına sahip olmasıyla yani yerleşik hayata geçmesiyle ilgilidir. Yani üretim ilişkilerinin değişmesi insanın mekanla kurduğu bağdaki süreklilik onu, mekanla estetik anlamda da bağ kurmaya itmiştir.  
Köy tarım toplumu yerleşim birimlerinde kurulan barınakların (evlerin) dizilimi daire biçiminde gerçekleşirken bu barınakların kapıları da dairenin ortasına açılmaktadır. Yani evlerin ortasında bir meydan ortaya çıkmaktadır. Bu meydan harman yeri olarak kullanıldığı gibi, elde edilen ürünün toplandığı ve paylaşıldığı alan olarak da işlev görmektedir. Bu anlamıyla evlerin ortasında kalan meydan bir kutsiyet de kazanmaktadır. Bu alanlar köylülerin sosyalleşme ve sorunları, tartışma, çözüme kavuşturma alanlarıdır. Ürünün bereketli olması için, elde edilen üründen dolayı şükretmek için gerekli törenlerin, büyü kurma ve dua ritüellerinin tümü bu meydanlarda gerçekleştirirler. Meydanın ortası dairenin merkezidir. Ve daire buradan giderek dört tarafa doğru eşit şekilde büyür. Merkez, daireyi meydana getirendir ve dairenin özü olarak tanımlanabilir. Dairenin noktanın yayılması olduğu düşünülürse eksen ya da merkez tezahürün yayıldığı ana prensiptir, ilk nedendir, dairenin çekirdeği, tohumudur. Dolayısıyla da merkez daireyi içerir. Merkez, ulaşılması hedeflenen mükemmel insanı simgeler. Mükemmel insan toplumsal olanda varlığını eriten insandır. Dairenin farklı noktalarında bulunan insanlar farklı yollardan yarıçaplar çizerek merkeze doğru ilerlerler. Yolları farklı olsa da hepsinin hedefi merkezdir. Merkez birleşilen yer, çoğun teke, bire dönüştüğü ve toplum olarak yüceleştiği yerdir.
Evlerin bu şekilde dairesel bir mimariyle oluşturulması, dışarıya kapalı içeriye açık şekilde inşa edilmesi büyük ihtimalle dışarıdan gelen saldırılara karşı korunmak için geliştirilen bir planlama dahilinde ortaya çıkmıştır. Elde edilen ürünün daire biçiminde oluşturulan evlerin ortasındaki meydana yığılması yine ürünün dışarıya karşı korunmasını kolaylaştırmaktadır.  Fakat bu mimari tarzı sadece savunma amaçlı bir yaklaşımın neticesi olarak görmek doğru değildir. Daire, bütün şekillerin kendisinden çıktığı en mükemmel geometrik form, evrensel bir semboldür. Yuvarlak form en doğal şekil olduğu için kutsaldır, kendi kendini kontrol edenin, yüksek benliğin, tezahür etmemiş olanın, sonsuz olanın, ebediyetin, zamanı kuşatan mekanın ve aynı zamanda da başlangıcı ve sonu olmadığı için zamansızlığın, aşağısı ve yukarısı olmadığından dolayı aynı zamanda mekansızlığın da sembolüdür. Daire göksel birliği temsil eder, güneş döngülerini, bütün döngülere ait hareketi, dinamizmi, sonsuz hareketi, tamamlanmayı, içindeki potansiyelini açığa çıkarmayı, yaratıcıyı, doğayı temsil eder. Aynı zamanda dairesel geometri kadının, kadın rahminin, doğurganlığın da sembolü, kadının yaratıcılığının nişanesi olan adet döngüsünün temsilidir. Yuvarlak kadını temsil eder. Neolitik dönemin köy tarım devriminin bir kadın devrimi, bir anatanrıça öncülüğü ve yönetimiyle gerçekleştirildiği düşünülürse dairesel mimarinin nasıl yaşam pratiğinin ve bir anlam dünyasının tezahürü olduğu anlaşılabilir. Yani aslında inşa edilen sadece ev değil aynı zamanda ana rahmidir de. Bu evlerin yarısı toprağa gömülü olması hem kadının bedenine gömülü rahmi kendine örnek alır hem de yer üstünde fazladan yükselti yaratarak doğada büyük bir değişikliğe yol açmak istemez.
İnsanın barınmak amacıyla doğa üzerinde gerçekleştirdiği müdahalenin ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda onu düzenlemenin doğayla barışık, onun şekilsel bütünlüğünü bozmayan bir uyum içerisinde gerçekleştiği görülür. Şekilsel bütünlüğü bozmak doğanın uyumunu bozmak, dolayısıyla doğanın döngüsünü kırmaktır ki bu da neolitik dönem tasavvurunda büyük bir günah sayılmaktadır.