Toplumsal bir mirasın üzerine yenileri eklenirse büyür ve kalıcılaşır. Aksi halde miras tükenir veya farklı amaçlar için kullanılmaktan kurtulamaz. Sonuç "miras yedi" olunur. Günümüz dünyasında yaşananlar buna denk düşmüyor mu acaba?
"İnsan Hakları" kavramı günümüz dünyasının vazgeçilmezi olarak önemini koruyor. Ancak kimi çevrelerce "moda" bir deyim olarak da kullanılabiliniyor. Öyle ki uluslararası güçlerin, başka ülkelere müdahalelerinin gerekçesi konumuna gelmiş durumda. Daha doğrusu iktidar çıkarları bu kavram arkasına saklanabiliyor. Müdahale edilen ülkelerde insan hakları sorunları "yok" demek yanlış olur. Ama mesele "mertek-kıymık" meselesi. Kimse gözündeki merteği görüyor. Başkasının gözündeki kıymığı çıkarmaya çalışıyor. Sadece devletlerde değil, bireylerde ve toplumlarda da durum böyle ne yazık ki. Evinde eşi ve çocukları üzerine terör estirenler dışarda kadın ve insan haklarından dem vuruyor. Dolayısıyla özü boşaltılıyor. Peki kim için geçerli bu insan hakları? Ya da kimler faydalanıyor?
Sorunun cevabını herkes biliyor aslında. Yani hakları ihlal edilen insanlar değil, hak gasp edenler daha çok kullanıyor. Mesela kadınlar ne kadar faydalanıyor cinsiyet eşitliği maddesinden? Etnik gruplar, mezhep veya inançları dıştalananlar için geçerli mi inanç özgürlüğü maddesi? İşsizler, fakirler, tutsaklar vb kesimler neden bu ilgili maddelerden yararlanamıyorlar. Ya da Afganistan’daki kadının, Van’daki depremzedenin, Somali’de açlık sınırının altında yaşayan insanların, kimyasalla katledilen gerillaların hakları hangi bildirgede geçiyor? Bu kesimler için farklı haklar mı mevcut?
BM'ye üye ülkeler tarafından kabul edilmiş olan insan hakları, bu ülkelerde hiç ihlal edilmiyor mu? Tabi ki durum böyle değil. İnsan olmanın hakları çizilmiş ama uygulanması için mücadele etmek gerekiyor. Yani insan olmak bir mücadele işi. Günümüz dünyasında insan doğmak, insan olmak için yeterli değildir. Yasalar karşısında eşitliği de sağlamıyor.
İnsan olmak için insanın, kendini var etmesi, anlam katması gerekiyor. Çağımızın "bana dokumayan yılan" edebiyatı da artık geçerliliğini kaybetmiş durumda. Bir biçimiyle insan olma haklarımıza dokunuluyor. Şu veya bu gerekçe ile çıkar ortaklıkları sağlanıyor. Teknoloji sayesinde bütün dünyanın gözleri önünde yapılıyor.
Kameralar karşısında canlı yayından çocuklar mayın tarlasına sürülüyor, sokak ortasında insanlar öldürülüyor, işkence yapılıyor, dövülüyor. Bunları izlerken herkesin vicdanında derin yaralar açıldığı kesin. Ama hepsi bu kadar. Yaralı insanlar olarak yaşamaya devam ediyoruz aslında. Yaralanmış vicdanlarımızı, zedelenmiş insanlık onurumuzu iyileştiremediğimiz takdirde insanlığımız çürümeye başlıyor. Nefes alan topluluklara dönüşüyoruz. Hiç mi mücadele yapılmıyor? Tabi ki yapılıyor.
İnsanlık mücadelesi hiç durmamıştır. Ancak bu büyük çoğunluk da olamamıştır. Sorunda burada zaten. Acaba bu büyük çoğunluğun hakları ihlal edilmiyor mu? Yoksa acılarla yaşamaya çok mu alıştı insanlık. Ünlü düşünür Jean Paul Sartre "İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir" diyor. Sadece nefes alıp-veren varlıklar haline gelmemek için zaman insan olma zamanıdır.

HACER ALTUNSOY