Bu Temel fıkrası insan hakları tartışması için kaleme alınmamış elbette. Ancak yarın 10 Aralık İnsan Hakları Günü ve insanın, varlığına yönelik tehditlerden kurtulabilmek için her şeyden evvel insan olduğunu, sırf bundan dolayı hakları ve özgürlükleri olduğunu, bu bilincin yaratılabilmesinin ayrımcılık başta olmak üzere pek çok insan hakları sorununa çözüm umudu kazandıracağını düşünürken, konuya çok uyduğu için buraya almak ihtiyacı duydum.
Gerçek şu ki; etrafımızda milyonlarca önce erkek, kadın, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Alman, İngiliz, gavur, Müslüman, Hiristiyan vs. varken ve güçlü olanın tahakkümü kuralken, bırakın ihlallere karşı mücadelede yol almayı, sırf bu bilincin gelişmesi bile çok zor. Zira öne geçen her bir özellik diğerini ötekileştirmeyi de beraberinde getiriyor. Nerede duruyorsanız o kadarını yapıyorsunuz elbet. Egemen sınıfa mensupsanız, ya da varsılsanız, ya da erkekseniz, ötekileştirmede daha büyük hareketlere imza atabiliyorsunuz. Ancak az çok ötekimizin olduğu her durumda önce insan olmaktan uzaklaştığımızı da göz ardı edemeyiz.
Evet, farkında olalım ya da olmayalım önce insanız. Bu yüzden insan haklarından söz ederken konu birey yanında içinde yaşadığı toplumu ve hatta üyesi bulunduğu büyük insanlık ailesini de kapsıyor.
Bu yüzden burada ayrıntılandıramayacağımız pek çok önemli konu bir yana, dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın savaşların insanlığa getirdiği yıkımdan, emperyalist saldırganlığın dünya halklarını, emekçilerini tehdidinden söz ediyoruz. Savaşın verdiği doğrudan zararlar yanında ekonomik kaynaklardan silahlanmaya ayrılan payın yoksulluğun en büyük nedeni olduğunu ve silah yerine insani ihtiyaçlara ayrılsaydı bu para ile milyonlarca çocuğun açlıktan hastalıktan ölümünün önüne geçilebileceğini söylüyoruz. Dünyayı tehdit eden çevre katliamlarından söz ediyoruz.
Yaşadığımız coğrafyada ise militarist despotik iktidar anlayışı sayesinde Kürtlere karşı sürdürülen savaşın önüne geçilebilmiş değil. Öcalan’a uygulanan tecrit bile bu savaşın bir parçası durumunda. Her yeni güne kimi çatışmada kimi bir hayın pusuda genç ölüm haberleri ile uyanıyoruz. Kadın cinayetlerinde rekordan rekora gidiyoruz, günde üç diye verilen rakamlar artık beş olarak verilmekte. Van depreminin ortaya çıkardığı tabloda ölümler kadar can yakıcı olan gerçek devletin Kürtlere uyguladığı ayrımcılık oldu. Her hak talebine onlarca yıl cezalar, hukuki sebep yoksunu tutuklamalar ve davalar… Ortalık toz duman. Mehmet Eymür MİT’teki görevi sırasında işlediği ya da tanık olduğu olaylarla ilgili, yani pek çok faili meçhul cinayet ve kirli işleri hakkında bilgilerini açıkladı, itiraflarda bulundu. Tansu Çiller, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve daha pek çok ipliği pazara çıkmış suçluya bir kez daha işaret etti. Sonuç: Eymür serbest bırakıldı, diğer suçluları soruşturan yok.
KCK operasyonları bir yandan, sosyalist örgütlere yönelik operasyonlar öte yandan. Sokak infazları, cenaze törenlerine, taziye ziyaretlerine gaz bombaları derken Öcalan’ın İtalyan avukatı kapıdan sınırdışı edildi. Sınırdışı edilerek kurtuldu mu demeli yoksa?
İktidarın uyguladığı baskıda cunta dönemlerini arattığı bu gün insanlık değerlerimize yönelik saldırıları defetmek için bedeli ağır ve uzun bir yolumuz var. Ancak hak ve özgürlüklerimiz uğruna mücadele içinde olmadan da insan olduğumuzu söyleyemeyiz.