Biz insanlar, dünyalarımız ne kadar kalabalıktır aslında. Ya da ne kadar renkli. Aynı anda ne kadar şeyi algılamak zorunda beynimiz, bizi korumak ve hayata tutunabilmek için. Etrafımızda akan hayatın her an karşımıza çıkarabilecekleri, bireysel ihtiyaçlarımızın neler olduğu ve nasıl karşılanabileceği, kısa zamanda yapmamız gereken işlerimiz. Bunlar hayatın en üstte görülen gereklilikleri. Günlük yaşam akışı bile o kadar kalabalıktır ve iç içe olayla doludur insan için. Fakat günlük yaşadıklarımız bizi ifade edebilir mi? Dünyamız bu kadar küçük olabilir mi? Umutlarımız, hayallerimiz, özlediğimiz zamanlar, mekanlar ve insanlar, gelecek planlarımız, amaçlarımız, bunlar ise bu görülen dünyamıza paralel hep bizimle yaşarlar. Bunları bazen etrafımızla paylaşırız, bazen ise sadece kendi dünyamızda akar giderler, kimse bilmeden veya duymadan. Her umut ayrı bir dünyaya açılan penceredir içimizde, her hayal ayrı bir dünya. İnsanlarla birlikte iken ya da uzaklara rağmen paralel dünyalar kurarız onlara dair kendi içimizde ve onlarla birlikte olarak aramızda. Tüm bu kadar iç içe geçmiş dünyalarla her insan bir evrendir. Kendi paralel dünyalarının evreni olduğu kadar, yaşadığı toplumun yansımalarının yarattığı bir paralel evrendir insan.

Paralel dünyalar kuramını kuantumla ilgilenenler duymuşlardır. Parçacıkların aynı anda birden fazla yerde olabilme ya da tek bir andan fazla zaman anlarında olabilme özelliği üzerine geliştirilmiş bir kuram. Eğer bir parçacık birden çok yerde ve zamanda olabiliyorsa onun oluşturduğu, maddenin, hatta dünya ve evrenin diyelim, aynı anda birden çok yerde olması ya da birden çok anı yaşaması ihtimali olduğunu öngörüyor paralel dünyalar kuramı. Bizim gördüğümüz ise bize denk gelmiş, tesadüf olan ya da tercih ettiğimiz yaşam oluyor. Yani aynı anda başka dünyalar, başka dünyalarda başka bizler, başka işler yapıyor olabiliriz.

Kuantum ve mekanik fiziği

İnsan evrenin bir özeti ise evrenin tüm evrimleri insanda somutlaşmakta ise, evrenin tüm özellikleri insanda bir şekilde yaşanmakta ise, o zaman paralel dünyaların olup olmadığı da insanda yansımalıdır. Fizik yapımızla paralel dünyaları açıklayamayız, zaten kuantumun açığa koyduğu gerçeklikler makro varlıkların dünyasında kendini görünmez kılarak saklanıyor. Mekanik fizik kurallarının oturmuş kuralları ise mikro dünyada görülen bu gerçeklere inanmamamız için her türlü maddi somutlaşmayla kuantum tekinsizliğine karşın kendi kesinliklerini dayatmaktadırlar. Bu bir çelişki mi, yoksa kuantum ve mekanik fiziğin bize karşıt kendi iç uyumları mı? Kuşkusuz makro maddeleri kuantum parçaları oluşturuyorlarsa mekanik fiziği ile kuantum fiziğinin ortak bir uyumu olmalı. En küçükten büyüğe geçişte yaşanan farklılaşmanın bir açıklaması olmalı. Biz insanlar makro ve mikro dünyaları gözlemlerken her ikisinin kurallarını görmekteyiz, fakat ikisi arasındaki mesafeyi ortaklaştırmıyoruz. İkisi nasıl birbirlerine ulaşıyorlar? Kaynak aynı iken nasıl büyüyünce yasalarını farklılaştırıyorlar?
Kuantum dünyasında bir parçacığın aynı anda birçok yerde olma olasılığı var, ya da yeri belli olan parçacık birden çok anda olabilir. Parçacıklar aynı anda hem madde ve hem de enerji olabilecek kadar hızlılar. Bu hız enerji ve madde formunu birlikte yaşayabilme yeteneğini veriyor kuantum parçacıklarına. Yıllarca enerjileşmek madde formundan çıkmaktır sandık. Oysaki en üst düzeyde enerjileşme anlamına gelen ışık bile enerji olduğu kadar madde olmakta da kararlı. Tek yanlılığı kabul etmiyor. Onu enerji görmeye çalıştıkça o, ben aynı zamanda maddeyim de diyor. Onu madde olarak görmek istediğimizde ise ben madde olduğum kadar enerjiyim de diyor. Maddede enerji özü olmasa, nasıl madde enerjiye dönüşebilir, aynı zamanda enerjide maddeleşme potansiyeli olmazsa enerji hangi güçle maddeleşmeye zorlanabilir. Olgular dönüştükleri farklılaşmaların potansiyelini içlerinde taşımasalar onlara dönüşemezler. Bunun temeli madde enerji ikililiğinde somutlaşıyor. Enerji madde ikililiği canlı cansız, yaşam ölüm, ruh beden gibi birçok zıt, ayrıksı birbirini yok eder görülen ikiliklerin aslında birbirinden ayrılmaz içiçeliğinin ispatı oluyor.

Yaşam ve ölüm

Cansız maddede yaşam özü olmasa ondan canlılık gelişir mi? Ölüm yeni bir yaşama açılan bir dönüşüm iken, yaşam, ölümün varlığıyla ne olduğunu anladığımız bir süreç. Bir canlı olarak bedenimizde her an yeni doğumlar ve ölümlerle, bedenimizin her an kendini yenilemesi bile, yaşam ve ölümün iç içeliğini ve eskinin ölerek yeniye yol açtığının göstergesi. Ya ruh ile bedeni ayırmayı akıl eden zihniyet! Bedensiz ruh zaten varlığını gösteremez, ancak ütopik tartışmalarla varlığı kurgulanır. Ya ruhsuz beden ne kadar insan olabilir. Bu canlıyken ruhu (aklı, duyguları, zihniyeti, kişiliği) oluşmamış bir insandan ölüp ruhunu kaybetmiş bir insana kadar böyle değil midir? Ölü bir beden o kişiden arta kalan bir kalıntıdır sadece. Ölünün ruhundan bize kalan izler onun hep bizimle yaşayacak olan canlılığıdır. Canlıyken yaklaşımlarında ruhu oluşturan özellikleri bir insanda göremiyorsak, onu bir ölü insan kadar da saymayız, kıymeti yoktur. Ayrıştırılan ikilikler çoğaltılabilir, madde ve canlıdan giderek zihniyete ve topluma varan ayrıştırmalar. Birey toplum, kadın erkek, doğa insan gibi yaşamın doğal ikililerinin ayrıştırılması gibi, özne nesne, tanrı kul, egemen ezilen gibi ikililer insanlar tarafından inşa edilmiş ve ayrıştırılmışlardır.
Biz insanlar, bir zamandır olguları birbirinden kopararak anlama hastalığına yakalanmışız. Ayrıştırdığımız olguyu onu ayrıştırdığımız diğer olgularla bağlantısından soyutluyoruz. Bu bilim adına yapılıyor birde. Olguları ayrıştırmak, belki ayrıntıları anlamak için bir gereklilik olabilir, ama yapılan ayrıştırmak adına koparma hatta zıtlaştırma olunca her şey tam tersi rol oynuyor. Yaşamın bütünlüğünü parçalayacak kadar bu parçalılık her şeye damgasını vuruyor. Enerji ve madde ikililiği işte bu parçalanma ve birbirinden soyutlanmaya direniyor. Ne kadar zıt görünse de olguların birbirini var ettiğini, ancak birlikte var olabildiklerini gösteriyor.

Enerji akımı ve değişim

Bir de zaman ve mekanın kopukluğu var tabi ki. Mekanlar kendi zamanlarına karakter verirler, yaşadıkları değişimle zamanının varlığının ispatıdırlar. Mekanda ya da var olan somut varlıklarda değişim olmasa zamanın başka bir göstergesi kalır mı? Zaman, değişim, oluşum ve farklılaşmanın kapladığı süredir. Bunlar varlıklar üzerinde gelişmezse zaman da yok olur. Değişimin olmadığı yerde zaman sıfırlanır. Değişim veya oluşum bir enerji akımı ise, zaman, maddede veya mekanda hareket eden enerjinin ölçümüdür. Kuantum parçacığı enerji ve madde olarak birbirinden koparılmayı kabul etmediği gibi, içinde var olduğu zaman ve mekan olarak da parçalanmayı kabul etmiyor. Zamanı yani hızı anlamaya çalışırsanız parçacığın hızı enerjileşmesi olduğu için madde yapısını dolayısıyla yerini kaybedersiniz. Yerini sabitleyip hızını anlamak isterseniz, o zamana sığmayacaktır. Zamanda yukarı aşağı, ileri geri gidip tek düz zamanlılığa sığmayıp, geniş bir zaman diliminde onu aramanızı isteyecektir. Karışık görünüyor, evet ama kuantum parçacığı böyle var olmaya tutunuyor. Aynı anda birden çok yerde olabilmek, ya da birden çok zamanı yaşayabilmek. Belki küçücük bir parçacık bunu nasıl başarıyor hayret ediyoruz, ya da bilincimiz, var olan ezber kalıplar nedeniyle bunu algılamaya direniyor. Fakat dönüp kendimize baktığımızda bunu o kadarda garipsemeden görebiliriz.
Şuan etrafımızdaki çevre ile bir dünyayı paylaşırken, aynı anda içimizde başka duygu ve düşünceler yani ruhlar akar dolaşır. Ya da başka zamanlar, mekanlar, olaylar diyelim. Hatta buna o kadar kendimizi kaptırırız ki bazen, içinde olduğumuz maddi dünyadan kopar, onu görmez algılamaz oluruz. Aynı anda başka mekanlarda olur, başka zamanlara gider geliriz, başka olayları yaşarız. Hem de kuantum parçacığından çok daha hızlı. Bilinen en yüksek hız ışığın hızı. O bile saniyede 300.000 km gidebiliyor. Yani ışığın bazı yıldızlardan bize gelmesi onlarca hatta yüzlerce yıl alıyor. Zaman ışığı bile böyle sınırlıyor. Bu yüzden gökyüzüne baktığımızda tek bir zamanı değil birçok zamanı görmekteyiz aslında. Gördüğümüz yıldız pırıltıları kimi onlarca kimi yüzlerce yıl öncesinden yola çıkıp ancak bize ulaşmış ışıltılardır. Gök yüzü tek bir zamanı yaşamaz bu yüzden, o bir zaman cümbüşüdür. Geceleri gök yüzüne baktığımızda biz bir andan bakarız, ama gördüğümüz her bir yıldız başka bir zamanın ışığıdır.

İç içe akan olaylar

Beynimiz ışıktan hızlıdır oysa. Bir anda evrenin hangi köşesine gitmek isterse gider gelir. Ya da tarihin hangi aşamasına. Ne zaman engeldir hızının önünde, ne de mekan. İstediği zamanı ya da mekanı yaşayabilir bir anda. Parçacığın zamana ve mekana sığmayan karakteri kendimizde ne kadar kanıksadığımız bir yaşam akışı ya da özelliğidir. Bu zihinsel bir akış diye itiraz edenler olabilir. Ama zihin insanının enerji potansiyelidir. İnsanın ulaştığı tüm gelişmeler bu zihin enerjisinin eseridir. İnsanı insan yapan zihnidir, insan zihninden ayrılamaz. Kuantum parçacığından maddeye, oradan canlılığa, evrime ve insana ulaşan serüvende, kuantum parçacığı özelliklerinin insana yansıyışını ararsak madde enerji ikiliği beden ruh ikiliğine denk gelir demiştik. İnsanda madde beden ise, ruh ve zihniyet ise enerjidir. O zaman ruhumuzda cereyan eden olaylar bedenimizi hatta tüm hayatımızı belirler. Hepimizin hayatları bunun somut göstergesi. Başımıza gelen olaylara kendi algı ve yaklaşımlarımız yön vermiş veya neden olmuştur. Her ne kadar yaşadıklarımızı dış etkenlerle açıklamak bize daha çekici gelse de bu böyledir. Bazı şeyler kader gibi tarihsel örgünün mirası ya da toplumun ortak duruşunun kaçınılmaz sonucu demek istesek de, kararlı insan tüm bunları değiştirme enerji potansiyeline sahiptir. Sadece kendine yansıyan yanlarıyla değil, tarihten topluma kadar var olan akışı değiştirme gücü bir insanda mevcuttur.
İçimizde iç içe akan olaylar, zamanlar ve mekanlar, insanda somutlaşan paralel dünyalardır diyebiliriz. Her insan bir mikro kozmos ise paralel dünyalar kuramı insanda böyle yaşanıyor diyebiliriz. Makro evrende ya da maddi evrende bu bir kuram olarak kalmakta, ama insanda zihnen yaşandığı gibi bu insanın karar, yaratıcılık özelliği, planlamaları olarak insanın ruh beden bütünlüğüne yön vererek yaşam çizgisini örmesini sağlamaktadır.

Toplumun sentezi

Tanıdıklarımız, sevdiğimiz hatta sevmediğimiz insanlar yani bir şekilde üzerimizde etkisi olan insanlar, onlarda hep bizimle yaşarlar, hep yanımızdadırlar. Onlarla yan yanayken mutlaka ruhlarımızdan zihinlerimizden birbirimize yansıyanlarla sürekli ve karşılıklı bir enerji paylaşımı halindeyiz. Onları somut düşündüğümüz anlardan, hiç hatırımızda olmadıkları anlara kadar bizde bıraktıkları izlerle bizimle yaşarlar. Bazılarının bizimle yaşaması ruhumuza güç verir. Bazılarıyla ise yaşamak zorunda kalırız. Ama sonuçta hepsi bir şekilde bizimle yaşarlar, ruhumuzun akışında kiminin hızlandırıcı, kimininse engelleyici rolleri vardır. Sevmediklerimiz hatta düşmanlarımız, aynı zamanı yaşadığımız, bu nedenle akış terste olsa dünyamızda etkisi olan insanlardır. Sevdiklerimiz, onlarda bıraktığımız izlerle evrenlerimiz paralelleşir. Benzer yaşarız, birbirimizin dünyalarında birlikte yaşarız, birbirimizi yaşatırız, dünyalarımız paralelleştikçe karşılıklı dünyalarımızı da büyütürüz. Onlarla iç içe geçmiş paralel bir dünyadır bilincimiz. Bir atomun etrafında dönen elektronların sürekli enerji akımıyla ilişkilenmeleri gibi, insanlar olarak birbirimizle ilişkilerimiz zihinlerimizden birbirine akan enerjinin eseridir.
Dünyalarımız öylesine iç içe geçmiştir ki, her birimiz kendimiz olduğumuz kadar etrafımızdaki insanların senteziyiz. Toplumumuzun senteziyizdir. Biz toplumun sentezi olduğumuz kadar toplumumuz da kendini bizde görür. Yaptığımız iyi ya da kötü şeyler toplumumuza mal olur, toplumumuzun ürünü olarak görülür. Bu nedenle toplumumuza kayıtsız hareket edemeyiz. Yaptıklarımız onları etkiler, güçlendirir ya da zayıflatır ama mutlaka toplumsal akışa bir şekilde yansır. Toplum içinde yalnız, bağımsız bireyler değilizdir, toplumun eseri ve temsiliyizdir. Toplum bizi inşa ettiği gibi kendini de bizde görür, bireyler olduğumuz kadar toplumuzdur.
Geçmiş yaşadığımız tüm anlar hafızamızın bir yerlerinde günlük düşüncelerimize paralel hep yaşarlar. Bunlardan bazıları bazen güncel anlarla birlikte canlanır. Onları hatırlamakla mutluyuzdur, hatta kendimiz olduğumuzu onlarda hissederiz. Bu da tarihimizin hep güncel bilince paralel oluşunun ifadesi. Ki toplumsal tarihten öte, evrenin başlangıcı olan büyük patlamadan bu güne evrenin oluşumu, canlılığın evrimi, insanlığın tür olarak diğer doğadan ayrışması ve zihninin gelişimi zihnimizde bir yerlerde yankılanıp durmakta. Günlük zihnimize paralel bizimle yaşamakta. Bu da hep birlikte yaşadığımız tarihsel birikim olarak insanda somutlaşan paralel dünyaların bir başka tanımı olabilir. İnsan tarihsel bir varlık, tarih zihnimizin paralellerinde adım adım bizi takip ediyor, daha da öte yönlendiriyor. Kuantum parçacığında kafamızın almadığı zamanda ileri geri gidişler bizim için ne kadar olağan anlık bir eylem. İnsan sadece kendi anını yaşamıyor, geçmişi her anında yaşıyor, geleceği ise kendi hayal ve umutlarıyla yaşıyor ve dahası gerçekten kuruyor.

Toplum tarihi canlı tutar

Tarihselliğimiz bize içinde yaşadığımız toplum tarafından aktarılır. İnsan tarihselliğini topluma borçludur. O zaman insan toplumsal olabildiği kadar tarihseldir. Tarih toplumsal karakteri inşa etmiştir, toplum ise tarihi hep canlı tutar ve bireylerine aktarır, bireylerini tarihinden aldığı güç ve derslerle inşa eder. İnsan toplumsal ve tarihseldir. Ki tarih ve toplum birbirinden ayrılmayacak kadar birbiriyle var olan ve birbirini var kılan olgulardır. Tarih toplumsal ve toplum tarihseldir. İnsan için ise tarih ve toplum zaman ve mekan anlamını ifade etmektedir. Tarihselliğimiz ve toplumsallığımız bizi oluşturan, bizi anlamlandıran ve bizimle yaşayan paralel dünyalarımızdır diyebiliriz. Toplumla yaşamak tarihle yaşamaktır, tarihini bilmek toplumunu anlamaktır.
Bu kadar şeyi nasıl yaşıyoruz? Tarihten ve toplumdan süzüldüğümüz halde nasıl bu kadar kendine has insanlar olabiliyoruz? Kişisel iç düzenimizi kuruyoruz, kendimiz olarak karakterimizi oluşturuyoruz. Somut yaşadığımız anlarla ortaklığımızı nasıl kurabiliyoruz ve yaşadığımız zamanımıza nasıl odaklanabiliyoruz? Denetimimiz ne kadar bu akışta? Bu sorular, yine kuantum parçacıklarının üstün yeteneklerinin beynimizin işleyişine yön vermesi ve zihnimizi kuantum parçalarının hareketlerinin ikilemli, iç içelikli, esnek, değişken örgülenişi gibi örgülenmesi ile açıklanabilir.
Evrende bir dünya olarak bir bireyi anlamaya çalışıyoruz, karşımıza bir insanda paralel yaşayan dünyalardan bir evren çıkıyor. Ya birçok insanın ya da dünyanın-evrenin bir araya gelişi olan toplumu nasıl anlayabiliriz? Toplumda zaman, mekan, enerji, madde akımı nasıl bir karmaşa ve denge ile yürümektedir? Topumun esnek ama yıkılmaz işleyişi ve kuralları insan için ne ifade ediyor? Evren toplumda nasıl dile geliyor, toplum kendi anlamını nasıl buluyor ve bunu nasıl evrene mal ediyor. İnsanı insan yapanın zihnine sığdırabildiği paralel dünyalardan evren olması ise toplum da bu paralelliğe zemin sunan mekan ve zamandır diyebiliriz. Toplum olmasa ne içimizde paralel yaşayacak insanlar, ne de geçmişten içimize yankılanan tarihsel birikim olmayacağı gibi bugünün anlamı ve geleceğin umudu da olmazdı. Oysa en büyük parçalanma insanın bütünlüğüne dayatıldığı gibi bu bütünlüğün anası toplumsal bütünlük en büyük saldırı ile dağıtılmaya çalışılmakta.

Enerji ve özgürlük

Bunca paralel dünyalarda tarihin ve toplumun tüm renklerini ve zenginliklerini kendi ruhunda yaşama gücü olan insan, tüm paralellerinden koparak bireyselliğin tek zaman ve mekanında mahkum edilmekte. Tek zaman ve dar mekan değişimin durması, olduğun yerde saymadır. İnsanlık ne tarihi ne toplumu tanımadan, dahası etrafındaki insanlarla bile ilişkileri kopuk, sadece anının bunlardan koparılmış sahte akışına bağımlı yaşayarak tüm maneviyatından boşaltılmakta. Tarihini ve toplumunu kaybeden birey maneviyatını ve ruhunu, yani paralel dünyalarını kaybetmiştir. Bir parçacık bile bir ana mahkum olmayı ret etmekte kendisini oluşturan bütünlük özelliklerinin parçalanmasına karşın direnmekte. Anın dar kafesine sıkışmamak için zamanın sınırlarını aşmakta. Bütünlüğünü göstermek için enerji madde arasında sürekli kendini yenileyip durmakta. Zamanı bütünlüğü içinde yaşamamak, birbirinden koparılmış parçalanmış anlara sıkışmak, değişimin hareketin enerjinin akışının durması demek. Enerjisi biten esir alınmaya, teslim alınmaya başkalarının rengine girmeye mahkumdur. Enerjisizlik başkalarına muhtaçlığı getirir.
Kuantum parçacığında evrene dair birçok özelliği gördük. Tüm bunların toplamı ya da ortak ifadesi olarak ulaşacağımız özgürlük özelliği oluyor. Özgürlük bütünlüğünü korumak, rengine renk katan paralel evrenleri kaybetmemek ve bunların verdiği enerjinin gücüyle kendi öz gücünü an be an büyüterek tüm esaret kapılarını engellemektir. Elbette ki kuantum dünyasında insanlar dünyası gibi egemenlik, tahakküm esaret yoktur, ki özgürlükte sadece egemenliğin esaretin karşıtı bir özellik değildir. Özgürlük doğanın en küçük birimi parçacıkta somutlaşan bir enerji akışı yaratıcılık yeteneğidir, varlık bütünlüğüdür. Öyle ki parçacıklar biz insanların deneylerinde bile denetime girmeyecek kadar özgür enerjidirler.
İnsan ise tüm maddelerin enerji potansiyellerinin patlamaya ulaştığı bir varlıktır. Anlam arama olarak somutlaşan insanın zihniyet yapısı hiçbir canlıda görülmeyen bir enerji patlamasıdır. Enerji ne kadar büyükse o kadar özgürdür dedik. İnsan, özgürlüğü, yaşamın anlamını sorgulayacak kadar derinden anlama ve yaşama gücü olan bir varlık. Yani diyebiliriz ki insanın zihin gücü özgürlük gücüdür. O zaman nasıl oluyor da tüm doğanın en büyük enerji patlaması anlamına gelen insan zihni köleliğe mahkum oluyor, teslim oluyor, başkasına benzetiliyor. Belki de insan enerjisinin gücü insan sınırlarını da aşıyor diyebiliriz. Fakat tüm köleleştirici çarpıtmalara, parçalamalara rağmen, insan zihni her zaman özgürlükle kendini sürdürmüştür. Hedefi zaman ve mekanın sınırlarını aşan özgürlük olmuştur. Zihnimizin bu kadar zaman ve mekanda akışkan olması özgürlük tutkusunun akışından başka ne olabilir ki?
Evren hakkında bir bilgi edineceksek ancak evrenin özeti olan insanda somutlaşan hali bize gerçeğe en yakın bilgiyi verebilir. Kendimiz dışındaki evreni ne kadar algıladığımız bir tartışma konusu, hoş kendimizi ne kadar anladığımızda da bir o kadar karmaşık bir tartışmanın konusu. Anlamamız algılarımıza bağlı, bu da bilgimizin ne kadar göreceli olduğunu gösteriyor. Ancak insanlar olarak tek tek algıladıklarımızı birleştirdiğimizde doğruya en yakın bilgiyi yakalayabiliriz. Bu nedenle tek başına doğrular keşfedilmez. Bir kişide keşif somutlaşsa da, tarihsel toplumun mirası ve aynı anı yaşayan toplumun yansımalarının bir eseridir bu. Hakikate en yakın bilgi toplum tarafından en çok denenen ve doğruluğu kanıtlanan bilgidir. Bu ise toplumların ahlak örgüsünün oluşum kuralıdır. O zaman toplumsal hakikatin en çok somutlaştığı alan ahlaktır diyebiliriz. Ahlakın ise temel amacı insanların birlikte barış ve huzur içinde özgür yaşamalarıdır. O zaman evrene ve kendimize dair aradığımız tüm bilgiler özgürlük arayışlarıdır.



EMİNE ERCİYES