Kolumuzun, kanadımızın kırıldığını düşündüğümüz zamanlarda ise başka insanlarla coşkulu buluşmaların sevinci, yeniden keşifler, ölümler, doğumlar… Hayat böyle akar gider.
Bazen düşünürüm; kalmak mı, gitmek mi daha cesaret işidir diye. Sanırım kalmak daha cesur geliyor bana. Giden bir tercih yapmıştır, yönünü belirlemiştir. Oysa kalmak böyle mi! Omuzlara biraz daha fazla yükün binmesidir…
Çoğu zaman hayatın içinden küçük mutluluklar aradığımızı düşünürüz ama aslında aramayız, sadece aradığımızı sanırız ve nedense bulmak için de hiçbir çabamız olmaz. Her şey sıkıcı, her şey kötü gidiyordur.
Bir kavak ağacının altında oturmanın keyfi hiçbir yerde yoktur, kavağın yapraklarının harika melodisine eşlik edip, müthiş bir seremoni yaratmak. Buz gibi suya ayaklarınızı daldırıp içinizin ürpermesi, elinize aldığınız bir çakıl taşıyla suyu sektirmek… Yalınayak toprakta dolaşıp, tüm kötü enerjilerimizden kurtulmak…
Biraz etrafımıza bakınsak, gerçeklerin ayrıntıda gizli olduğunu fark edip, neden, niçin sorularını sormayı, takılı kalmayı bir kenara bırakıp var olana tutunsak… Yıksak bütün duvarları, bizi biz yapan tüm güzelliklere sarılsak ve hiç bırakmasak…
Dostlukların tüketildiği günümüz dünyasında elimizdekilerin kıymetini bilsek, dostlarımıza yeni dostlar katsak, dostluğu yüceltsek mesela…
Montaigne’nin dediği gibi, "Dostluğun kolları, birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur."
Hepimizin hayatında vardır, gecenin bir saati kapısını çaldığımızda, "Nereden çıktı bu saatte?" demeyeceği, sarıp sarmalayacağı, onca dalkavuk arasında hesapsızca bizi dinleyeceği dostları… Başbaşa kaldığınızda sizi yerden yere vurup iyiliğiniz için eleştiren ama başkalarına karşı sizi kılıç kalkan koruyan, bir tek kötü sözü size yakıştırmayan kadim dostlar…
Hani önyargılarımızdan kurtulsak, birbirimizin yerine koyabilsek kendimizi. İktidarı elimizin tersiyle itsek ve tarihin çöplüğüne gömsek, hayatımızdaki tüm çıkarcıları görmezden gelsek… Birbirimize dokunmayı unuttuğumuz şu günlerde tekrar tekrar dokunsak... Yaralarımızı göstermekten utanmasak…
Eski bir tapınak duvarında M.Ö 900 yıllarında insan olmaya dair yazıttan bir alıntı;
"Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.
Aşka burun kıvırma sakın, o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür!"
Ezcümle, sen, ben olmayı değil, biz olmayı başardığımızda, işte o zaman hayat da, dostlar da bizimle olur…
İnsana dair...
Hepimizin bunaldığı, daraldığı, öfkelendiği, duygusallaştığı anlar olur. Hayat çoğu kez adil davranmıyor da insana… Terk edişlerden geriye özlem ve yalnızlık korkuları kalıyor…