- “Tasavvufta hatırlamak, yeni bir bilgi edinmekten çok insanın özüne yeniden yaklaşmasıdır. Günlük hayatın koşuşturması içinde çoğu zaman kim olduğumuzu, birbirimizle nasıl bağ kurduğumuzu ve birlik duygusunu unutuyoruz.”
- “Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlar farklılıkları üzerinden birbirinden uzaklaştırılıyor. Sanat ise bunun tersini yapabiliyor. Kim olduğumuzu inkar etmeden ortak bir zeminde buluşabileceğimizi hatırlatıyor.”
AYTEN TEKİN BAGOK / LONDRA
Çağdaş sahne sanatlarını bir araya getiren The Rose & The Thorn, (Gül & Diken) geçtiğimiz günlerde Londra'da izleyiciyle buluştu. Dünya Dance Collective ve String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, Kürt, İran ve Anadolu'nun tasavvuf ve müzik geleneklerini aynı sahnede buluştururken, farklı kültürel mirasların ortak bir sanat dili oluşturabileceğini ortaya koydu.
Gösterinin yaratıcılarından Dünya Dance Collective'in kurucusu ve sanat yönetmeni Anna Rüya Ayyıldız ile İranlı perküsyon sanatçısı Sara Fotros, performansın ardından gazetemize konuştu. Sanatçılar, projenin çıkışını, “hatırlayış” kavramını, tasavvufun çağdaş sanatla ilişkisini ve sanatın nasıl bir buluşma zemini olduğunu anlattı.
The Rose & The Thorn fikri nasıl ortaya çıktı?
Sara Fotros: Bu projenin başlangıcı aslında tek bir fikre dayanmıyor. Yıllardır Mevlana’nın şiirleriyle çalışıyor, onları müzik aracılığıyla farklı insanlarla buluşturmaya çalışıyorum. Zaman içinde şiirlerin yalnızca söylenen ya da okunan metinler olmadığını, insanları ortak bir duygu etrafında bir araya getirebildiğini gördüm. The Rose & The Thorn da bu arayışın doğal bir devamı oldu.
Anna ile yollarımız kesiştiğinde ikimizin de benzer soruların peşinden gittiğini fark ettik. Müzik, dans ve şiir birbirinden ayrı disiplinler gibi görünse de aslında aynı hakikatin farklı dilleri. Bu düşünce bizi ortak bir üretime yöneltti. Yalnızca bir sahne gösterisi tasarlamadık; insanların birlikte nefes alabileceği, birlikte hissedebileceği bir alan kurmaya çalıştık.
Anna Rüya Ayyıldız: Benim için bu çalışma, bir performans üretme fikrinden önce bir karşılaşmaydı. Sara'nın müziğinde hissettiğim samimiyet, benim semaya ve tasavvuf geleneğine yaklaşımımla çok doğal bir biçimde buluştu. İkimiz de gösterişli bir sahne dili kurmaktan çok, izleyiciyi kendi iç yolculuğuna davet edecek sade ama derin bir deneyim oluşturmak istedik.
Dünya Dance Collective'i kurarken de hayalim buydu. Farklı kültürel geçmişlerden gelen insanların kendi kimliklerinden vazgeçmeden ortak bir üretim gerçekleştirebileceklerini göstermek. The Rose & The Thorn, bu anlamda güven, dinleme ve karşılaşma üzerine kurulu uzun bir yolculuğun parçası.
Gösteride sık sık “hatırlayış” duygusundan söz ediyorsunuz. Bu sizin için ne ifade ediyor?
Anna: Tasavvufta hatırlamak, yeni bir bilgi edinmekten çok insanın özüne yeniden yaklaşmasıdır. Günlük hayatın koşuşturması içinde çoğu zaman kim olduğumuzu, birbirimizle nasıl bağ kurduğumuzu ve yaşamın özündeki birlik duygusunu unutuyoruz. Sema bana her dönüşte bunu yeniden hatırlatıyor. İnsan merkeze döndükçe hem kendisine hem de çevresine farklı bir gözle bakmaya başlıyor.
Gösteriyi hazırlarken de izleyiciye belirli bir mesaj vermeye çalışmadık. Daha çok herkesin kendi deneyimiyle karşılaşabileceği bir alan açmayı amaçladık. Eğer insanlar salondan ayrılırken içlerinde küçük de olsa bir sessizlik, bir açıklık ya da bir hatırlayış hissi taşıyorsa, bunun bizim için büyük bir anlamı var.
Sara: Ben de hatırlayışı müzik üzerinden hissediyorum. Bazen bir melodi ya da tek bir ritim, insanın tarif edemediği duyguları yeniden görünür kılabiliyor. Bunun belirli bir dile ya da kültüre ait olduğunu düşünmüyorum. Müziğin en güçlü tarafı da bu; doğrudan kalbe ulaşabilmesi.
Mevlana'nın şiirleri yüzyıllardır okunuyor çünkü yalnızca kendi dönemine seslenmiyor. Özlem, sevgi, kayıp ve dönüşüm gibi hepimizin deneyimlediği duygulara dokunuyor. Bu yüzden gösterinin merkezine “hatırlayışı” yerleştirdik. Geçmişi romantikleştirmek için değil; bugün hâlâ bizi birbirimize bağlayan ortak insanlığı yeniden hissedebilmek için.
Gösterinin adı, Mevlana'nın şiirlerinde sıkça karşımıza çıkan iki güçlü metafordan geliyor. The Rose & The Thorn sizin için neyi simgeliyor?
Sara: Gül ile diken bana hayatın birbirinden ayrılmayan iki yönünü hatırlatıyor. Hepimiz güzelliği, sevgiyi ve huzuru arıyoruz ama yaşamın acıları, kayıpları ve kırılganlıkları da bu yolculuğun bir parçası. Mevlana'nın şiirlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri, bunları birbirine karşıt olarak değil, aynı bütünün parçaları olarak anlatması.
Müzikte de bunu hissediyorum. En hüzünlü ezgiler bazen insanın içine en büyük umudu bırakabiliyor. Acı, doğru dinlenebildiğinde yalnızca yük olmaktan çıkıyor; insanı dönüştüren bir deneyime dönüşüyor. Gösteride de bu yüzden gül ile dikeni birbirinden ayırmıyoruz. İkisi birlikte var olduğunda hikaye tamamlanıyor.
Anna: Diken olmadan gülün kıymetini anlayamayız. Hayatımızdaki zor deneyimleri çoğu zaman yalnızca kaçılması gereken şeyler olarak görüyoruz. Oysa insanı olgunlaştıran, derinleştiren ve kendine yaklaştıran süreçler çoğu zaman tam da bu deneyimlerin içinden geçiyor. Sema bana bunu yeniden yeniden öğretiyor. Dönmeye başladığınızda yalnızca güzel duygularla karşılaşmıyorsunuz; insan kendi kırılganlığıyla, korkularıyla ve sınırlarıyla da yüzleşiyor. Ama o yüzleşme aynı zamanda özgürleştirici oluyor. Gül ile diken, benim için tam da bu yüzden aynı yolculuğun iki yüzü.
Gösteride müzik ile hareket arasında çok güçlü bir bağ vardı. Bu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Anna: İnsanlar bazen semayı koreografisi önceden belirlenmiş bir dans gibi düşünüyor. Benim deneyimim ise bambaşka. Elbette yılların getirdiği bir disiplin ve hazırlık var ama sahnede asıl belirleyici olan, o anın içinde kalabilmek. Müziği gerçekten dinlediğinizde hareket de doğal olarak onunla birlikte dönüşüyor. Bu yüzden provalarda birbirimizi ezberlemeye çalışmadık. Birbirimizi duymaya çalıştık. Aynı nefesi paylaşabildiğinizde beden de müzik de kendi akışını buluyor.
Sara: Ben de müziği bu şekilde yaşıyorum. Def yalnızca ritim tutan bir çalgı değil. Bazen yön gösteriyor, bazen geri çekiliyor, bazen de sessizliğin kendisine alan açıyor. Anna'nın dönüşünü izlerken ritim de sürekli değişiyor. İkimiz de aynı akışın içinde birbirimizi dinliyoruz. Sanırım izleyicinin hissettiği şey de tam olarak bu. Sahnede birbirine eşlik eden iki ayrı performans yok; birlikte nefes alan tek bir anlatı var.
Gösteriyi izleyen birçok kişi semanın daha derin bir anlam taşıdığını hissetti. Siz bunu nasıl anlatırsınız?
Anna : Benim için sema, her şeyden önce anda olma pratiği. Günlük yaşamda zihnimiz sürekli geçmişle gelecek arasında gidip geliyor. Oysa dönerken buna tutunmanız mümkün olmuyor. Dengeyi koruyabilmek için bütünüyle o ana yerleşmeniz gerekiyor.
Sara: Müzikte de aynı şey geçerli. Eğer gerçekten dinliyorsanız bir sonraki notayı düşünemezsiniz. Bulunduğunuz anın içinde olmanız gerekir. Belki de bu yüzden sema ile müzik birbirini bu kadar doğal tamamlıyor. İkisi de insanı şimdiki zamana çağırıyor.
Çalışmanız tasavvuf, sema, Kürt, İran ve Anadolu müzik gelenekleri gibi köklü miraslardan besleniyor. Bu gelenekleri çağdaş bir sahneye taşırken nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Anna: Benim için en önemli mesele, bu geleneklere büyük bir saygıyla yaklaşmak. Sema ya da Alevi-Bektaşi geleneği yalnızca sahnede estetik olarak yeniden üretilecek biçimler değil; hâlâ yaşayan manevi gelenekler. Bu yüzden onları gösterişli bir görselliğin parçasına dönüştürmek gibi bir niyetimiz hiç olmadı. Aksine, bugünün insanıyla yeniden temas kurabilecekleri bir alan açmaya çalışıyoruz. Gelenek ancak yaşarsa geleceğe taşınabilir. Eğer onu yalnızca geçmişe ait, dokunulmaz bir miras olarak görürsek zamanla müzeye dönüşür. Oysa benim için tasavvuf yaşayan bir yol, her kuşak onu kendi diliyle yeniden keşfediyor.
Sara: İran'da öğrendiğim gelenek bana büyük bir miras bıraktı ama bu mirası korumanın yolu onu olduğu gibi tekrarlamak değil. Her karşılaşma müziği de dönüştürüyor.
Bu projede Kürt, İran, Anadolu ve Batı müzik gelenekleri aynı sahnede buluştu. Hiçbirimiz kendi kültürümüzü diğerinin önüne koymaya çalışmadık. Tam tersine, birbirimizi dinledik. Bence ortaya çıkan ses tam da bu karşılaşmalardan doğdu.
Geliştirdiğiniz ortak üretim sizin için ne ifade ediyor?
Sara: Bu projenin en güzel taraflarından biri buydu. Hepimiz farklı ülkelerden, farklı müzik geleneklerinden ve farklı yaşam hikayelerinden geliyoruz. Buna rağmen prova sürecinde hiç kimse kendi sesini diğerlerinden daha önemli görmedi.
Ortak üretimin gerçekten mümkün olduğunu yeniden gördüm. İnsan birbirini dinlediğinde farklılıklar bir sorun olmaktan çıkıyor, tam tersine üretimin zenginliğine dönüşüyor.
Kadınların birlikte çalışmasının da ayrıca güçlü bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Özellikle müzik dünyasında uzun yıllar erkeklerin hakim olduğu alanlarda kadınların birbirini desteklemesi çok değerli. Birimizin başarısı aslında hepimize yeni alanlar açıyor.
Anna: Dünya Dance Collective'i kurarken en büyük hayalim buydu. İnsanların kendi kültürel kimliklerini geride bırakmadan ortak bir şey üretebildiklerini göstermek.
Provalar boyunca bunu defalarca yaşadık. Herkes kendi hikayesini, bilgisini ve geleneğini beraberinde getirdi. Ama sonunda ortaya çıkan şey tek tek hiçbirimize ait değildi; hepimizin birlikte oluşturduğu yeni bir dil oldu. Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlar farklılıkları üzerinden birbirinden uzaklaştırılıyor. Sanat ise bunun tersini yapabiliyor. Kim olduğumuzu inkar etmeden ortak bir zeminde buluşabileceğimizi hatırlatıyor.
Bugün savaşların, zorunlu göçlerin ve derin kutuplaşmaların yaşandığı bir dünyada sanat sizce nasıl bir rol oynayabilir?
Sara: Sanat bütün sorunları çözemez ama insanların birbirini yeniden duyabilmesi için bir alan açabileceğine inanıyorum. Bugün hepimiz çok hızlı konuşuyoruz ama daha az dinliyoruz. Oysa müzik önce dinlemeyi öğretiyor. Aynı salonda oturup birlikte bir ezgiyi paylaşmak bile insanlar arasında görünmeyen bağlar kurabiliyor. Mevlana'nın şiirleri de yüzyıllardır bu yüzden yaşamaya devam ediyor. Çünkü belirli bir halka ya da döneme değil, insan olmanın ortak duygularına sesleniyor.
Anna: Ben de sanatın cevap vermekten çok soru sorduğunu düşünüyorum. Sema bana yıllardır aynı şeyi öğretiyor. İnsan kendi merkezine yaklaşabildiğinde başkasını da farklı görmeye başlıyor. Korkular biraz azalıyor, yargılar biraz yumuşuyor.
Geçen yıl Belfast'ta yürüttüğüm bir sema çalışmasında bunu çok güçlü hissettim. Çatışmaların izlerini taşıyan insanların aynı dairenin içinde sessizce dönmesi bana umut verdi. Çünkü bazen dönüşüm büyük sloganlarla değil, birbirimizi gerçekten görebildiğimiz küçük anlarla başlıyor. The Rose & The Thorn ile dünyayı değiştirdiğimizi iddia etmiyoruz. Ama insanların kısa bir süre için de olsa ortak insani değerlerini yeniden hatırlayabilecekleri bir alan açabiliyorsak bu çok kıymetli.
Bundan sonra bu yolculuk sizi nereye götürecek?
Sara: Ben bu projeyi hiçbir zaman tek gecelik bir performans olarak düşünmedim. Birlikte çalışmaya başladığımız ilk günden beri hissettiğim şey, burada kurulmaya başlayan ilişkinin sahneyle sınırlı olmadığıydı. Farklı kültürlerden gelen sanatçılar olarak birbirimizden öğrendik, birbirimizi dinledik ve birlikte yeni bir dil oluşturduk. Elbette gösterinin daha fazla şehirde, daha fazla festivalde seyirciyle buluşmasını umuyorum. Ama benim için asıl önemli olan, bu karşılaşmaların sürmesi.
Anna: Eğer insanlar bu çalışmalar sayesinde kendi iç seslerini biraz daha duyabiliyor, birbirlerine daha açık bir kalple yaklaşabiliyor ya da farklı kültürlere dair önyargılarının biraz olsun değiştiğini hissediyorsa, doğru yolda olduğumuzu düşünürüm. Tasavvufta çok sevdiğim bir söz vardır: Yolculuk aslında eve dönmektir. İnsan bazen yıllarca dışarıda aradığı şeyi, sonunda kendi içinde buluyor. Sema da bana bunu öğretti. Umarım yaptığımız çalışmalar insanlara durup nefes alabilecekleri, kendilerini dinleyebilecekleri küçük bir alan açar. Bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Son olarak, ne söylemek istersiniz?
Sara: Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, hangi dili konuşursak konuşalım ya da hangi gelenekten gelirsek gelelim, müzik bizi birbirimize yaklaştırabilen ortak bir dil olmaya devam ediyor. Merak etmeyi, dinlemeyi ve karşılaşmalara açık olmayı kaybetmeyelim. Bence gerçek yolculuk tam da orada başlıyor.
Anna: Kendilerine zaman ayırsınlar. Sessiz kalabilsinler. Dinlesinler. Kendilerini, birbirlerini ve hayatı... Çünkü bazen en büyük dönüşüm, çok küçük bir anda başlıyor. Eğer sanat böyle bir ana vesile olabiliyorsa, görevini yerine getirmiş demektir.