• “Kadınların katılımını yalnızca "kadınlar daha uzlaşmacıdır" şeklindeki dar bir çerçeveye hapsetmemek lazım” diyen Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Yasemin Özgün, “Kadınların katılımı barışı süsleyen figüratif bir unsur değil, onun demokratik niteliğini belirleyen temel ölçütlerden biridir” dedi.
  • “Kadınların bu süreçteki hayati önemi doğuştan barışçıl olmalarından değil, savaşın ve devlet şiddetinin görünmeyen sonuçlarına ilişkin derin bir deneyime, köklü bir örgütlü mücadele birikimine ve alternatif bir siyaset kurma kapasitesine sahip olmalarından kaynaklanır.”

AZİZ ORUÇ

Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamında oluşturulan kurul, 24 Ağustos'taki ilk toplantısında çalışmaların koordinasyonu ve yürütülmesi amacıyla dört alt komisyon oluşturulmasına karar verdi. Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan ve güvenlik, dış politika ile istihbarat bürokrasisinin ağırlıkta olduğu Takip ve Değerlendirme Kurulu bileşiminde kadınların dışlanması basit bir temsil eksikliği olmadığına dikkat çeken Barış Akademisyeni ve Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Yasemin Özgün, ''Hukuk düzenlemelerinden gerilladan dönüşlere ve sosyal politikalara kadar süreci kesen toplumsal cinsiyet perspektifinin kararlardan dışlanması anlamına gelmektedir'' dedi. Ayrıca kadınların sürece katılımının barışı süsleyen figüratif ya da meşrulaştıran bir unsur olmaması gerektiğine işaret eden  Yasemin Özgün, ''Kadınların karar süreçlerinde yokluğu, sadece kadınlara ilişkin kimi sorunların gündeme gelmemesine yol açmıyor aynı zamanda sürecin tamamının niteliğini ve karakterini doğrudan etkiliyor'' sözleriyle barışın toplumsal ve demokratik bir dönüşümden ziyade bir güvenlik ve idare meselesi olarak ele alınmasının riskleri artırdığına vurgu yaptı.

Türkiye'deki barış ve çözüm tartışmalarında kadınların rolünü, Takip ve Düzenleme Kurulu'ndaki temsil eksikliğini, aydın ve akademisyen tartışmalarının sınırlarını ve dünya örnekleriyle olan benzerlik ve farklılıklarını Siyaset Bilimci Barış Akademisyeni ve Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Yasemin Özgün ile konuştuk.

Süreçte, barışın toplumsallaştırılmasında kadınların rolü ve önemi nedir?

Silahların susmasıyla gelen sürecin toplumun gündelik hayatında eşitlik, özgürlük ve güven duygusuna dönüşmesi demek. Yani sadece silahların susması değil, belki birçok yerde söylendiği gibi eşitlik, özgürlük ve güven duygusunun da artık toplum içinde yerleşmesi ve bütün bunların meşru olarak kabul edilmesi, onaylanması, rıza gösterilmesi de demektir.

Kadınlar meselesine geldiğimizde, kadınlar bu süreçte sadece çatışmalardan en fazla etkilenen kesim oldukları için belirleyici değillerdir -ki bu durum tartışmasız bir gerçektir- ama asıl önemlisi, yıllardır barışı doğrudan gündelik hayatlarının içinde kuran ve bunu örgütlü mücadeleleriyle bugüne kadar taşıyan siyasal özneler olmalarından kaynaklanır. Kürt Kadın Hareketi'nden feminist harekete, Barış için Kadın Girişimi'nden bugün aktif olarak sahnede olan Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi'ne kadar uzanan bu köklü yapılar, savaşın kadınların hayatında yoksulluk, zorunlu göç, bakım yükü, cinsel şiddet, siyasal baskı ve cezasızlık olarak nasıl ağır bedellerle yaşandığını ısrarla görünür kılmaya çalışmışlardır. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi bugün de bu çabayı sürdürmekte, kadınların savaş koşullarında neleri göğüslemek zorunda kaldığını ve neden acilen barışa ihtiyaç duyulduğunu toplumla birlikte tartışmaya açmaktadır.

Bununla da kalmayarak, özellikle günümüzdeki özel savaş politikalarının yarattığı şiddet sarmalı üzerinden çok kritik bağlar kurmaktadırlar. Örneğin, militarizm ile bugün artış gösteren kadın cinayetleri veya 'şüpheli ölüm' adı altında geçiştirilen vakalar arasındaki doğrudan bağı gözler önüne seriyorlar. Gerçek bir barış ortamının, tüm bu kronik sorunların çözümünde nasıl bambaşka bir anlam ve imkan yaratacağını da yine bu ortak akıl ve mücadeleyle tartışmaya devam ediyorlar.

Takip ve Değerlendirme Kurulu'nda kadın temsilinin olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eksiklik, yürütülen sürecin niteliğini ve kapsayıcılığını nasıl etkiler?

Komisyon kurulduğunda da kadın sayısı oldukça azdı ve biz bu konudaki eleştirilerimizi her zaman dile getirdik. Meclis’teki komisyon tarafından yayınlanan raporda ne yazık ki kadın kelimesi dahi geçmedi. Oysa komisyonda sayıca az da olsa barış anneleri ile Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi gibi kadın örgütleri yer almıştı. Kendi dillerinde konuşamamaları gibi zorluklar yaşansa da taleplerini ifade ettiler, raporlarını hazırlayıp Meclis komisyonuna sundular. Ancak hazırlanan raporda bundan hiç bahsedilmediğini gördük.

Bugün bildiğiniz gibi Takip ve Değerlendirme Kurulu'nun tamamı erkeklerden oluşuyor. Bunu basit bir temsil eksikliği olarak görmemek gerekiyor. Bu durum, sürecin hangi siyasal akılla yürütüldüğüne ilişkin çok ciddi bir göstergedir. Üstelik kurulun Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ile güvenlik, dış politika, savunma ve istihbarat bürokrasisinin ağırlıkta olduğu bir bileşimle oluşturulması, barışın toplumsal ve demokratik bir dönüşümden ziyade bir güvenlik ve idare meselesi olarak ele alınması riskini artırıyor. Kurul bünyesinde adli ve hukuki işler, koordinasyon, izleme, tespit, sosyal uyum, bütünleşme ve stratejik koordinasyon gibi alt yapılar kurulması kararlaştırıldı. Ancak ilk bileşimde kadınların yer almaması, tüm bu alanların erkek egemen bir bakış açısıyla tanımlanacağı anlamına geliyor.

Burada temel mesele kadınlar için ayrı bir kadın komisyonu kurulması değil, bütün bu komisyonlarda kadınların sesinin duyulması ve kadın meselesine bütünleşik bir bakış açısıyla yaklaşılmasıdır. Kadınların karar süreçlerinde yokluğu, sadece kadınlara ilişkin kimi sorunların gündeme gelmemesine yol açmıyor aynı zamanda sürecin tamamının niteliğini ve karakterini doğrudan etkiliyor. Toplumsal cinsiyet perspektifi sonradan eklenecek ayrı bir başlık değildir. Hukuk düzenlemelerinden gerilladan dönüşlere, aile ilişkilerinden sosyal politikalara ve yüzleşmeye kadar bütün kararları kesen temel bir eksendir. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey kurula münferit bir kadın bürokratın eklenmesi değildir.

Akademisyenler, sivil toplum örgütleri, toplumun farklı kesimleri sürecin neresinde duruyor?

Aslında burada silahlı mücadelenin yerine demokratik siyasetin ve toplumsal örgütlenmenin öne çıktığını görüyoruz. Sayın Öcalan'ın ortaya koyduğu yönelim de bu şekildedir. Bu nedenle süreç, asla devlet, Meclis ve siyasi partiler arasında yürütülen kapalı kapılar ardındaki görüşmelerden ibaret düşünülemez. Barış ve demokratik bir toplum ancak toplumun bütün kesimlerinin, özellikle de ezilenlerin söz ve karar sahibi olduğu açık bir süreçle kurulabilir.

Bu noktada sivil toplumun, kadınların, yoksulların, işçilerin ve emekçilerin üstlenmesi gereken hayati roller ve sorumluluklar bulunmaktadır:

-Akademisyenler bağımsız bilgi üretmeli ve süreci yakından izlemelidir.

-Hukukçular demokratikleşmenin önündeki yasal engelleri açıkça ortaya koymalıdır.

-Sendikalar barışın emek ve sosyal adalet boyutunu çok daha güçlü bir şekilde gündeme getirmelidir.

-Kadın ve LGBTİ+ örgütleri toplumsal cinsiyet perspektifini sürecin tam merkezine taşımalıdır.

-İnsan hakları kurumları hak ihlallerini belgelemeli, hakikat ve yüzleşme komisyonlarının kurulması için gerekli ortamı yaratmalıdır.

-Yerel örgütler toplumun taleplerini doğrudan karar süreçlerine aktarmalıdır.

Bütün bu aktörler yalnızca görüşüne başvurulan basit danışmanlar olarak kalmamalıdır. Düzenli bilgi paylaşımı yapılmalı, kurumsal katılım kanalları açık tutulmalı, kamuya açık raporlamalarla önerilere nasıl yanıt verildiğini gösteren hesap verilebilir mekanizmalar kurulmalıdır. Toplumun bu süreci şeffaf bir şekilde izleyebilmesi ve yön verebilmesi esastır. Halktan sadece yürütülen sürece destek vermesini beklemek yeterli değildir. Barışın toplumsallaşması için toplumun bu sürecin neden kendi yararına olduğunun bilincine varması ve sürecin içeriğini değiştirme hakkına sahip olması gerekir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için her şeyden önce siyasetin suç olmaktan çıkarılması ve gerçek anlamda özgür bir tartışma ortamının yaratılması şarttır. Mevcut koşullarda bu ne yazık ki pek olanaklı görünmemektedir. Biz Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak en başından beri "siyaset suç olmaktan çıksın" dedik. Dolayısıyla sağlıklı bir barış inşa edilecekse, en başta bu engellerin kaldırılması ve özgürce konuşma zeminlerinin tesis edilmesi gerekmektedir.

Dünya deneyimlerinde bu konuları, kadınların yer alması, etkisi nasıl? Türkiye’deki süreçte kadınları nasıl görüyorsunuz?

Genel olarak kadınların katılımı hiçbir zaman arzulanan seviyede olmasa da, daha iyi katılım gösteren bazı süreçlerden söz etmek mümkündür. Sonuçta kadınlar barış mücadelelerinde son derece etkin olmalarına rağmen, resmi müzakere masalarında pek yer bulamazlar ve dışlanırlar. Oysa kadınlar karar süreçlerine katıldıklarında barışın gündeminin genişlemesi kaçınılmazdır, ancak bu çoğunlukla gerçekleşmez.

Kolombiya bu noktada önemli bir örnektir. Kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin uzun süreli mücadelesi sonucunda 2014 yılında bir toplumsal cinsiyet alt komisyonu oluşturuldu. Bu yapı sadece kadınlara ilişkin ayrı bir bölüm hazırlamakla kalmadı, anlaşmanın farklı maddelerini de toplumsal cinsiyet açısından gözden geçirdi. Zaten beklediğimiz yaklaşım da tam olarak budur. Yani kadınları asla ayrı bir kompartımana hapsetmemek gerekir. Cinsel şiddetin tanımı, kadınların toprak hakları, siyasal katılım ve hakikat süreçleri bu sayede anlaşmanın bir parçası haline geldi. Ancak Kolombiya örneğinde bile, bu kadar iyi hazırlanmış bir mekanizmanın uygulama aşamasında güçlü bir kadın katılımı ve sürekli izleme olmadan nasıl aşınabileceğini gördük. Dolayısıyla olumlu adımlar atılsa bile uygulama safhasında epeyce sorunla karşılaşıldı.

Türkiye'ye baktığımızda ise, kadınların barış mücadelesi 1990'lardaki "Arkadaşıma Dokunma" kampanyasından başlayarak bugüne kadar uzanan çok köklü bir birikim yarattı. Birçok kadın barış örgütü kuruldu. Bugün Barış için Kadın Girişimi ve Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi son derece güçlü raporlar ve birikimler ortaya koydu. Özellikle Kürt Kadın Hareketi ile feminist hareketin birlikteliği çok değerli sonuçlar yarattı ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile demokratikleşme hep birlikte tartışıldı. Ancak ne yazık ki bu güçlü toplumsal birikim ve birlikteliğin çıktıları henüz resmi karar mekanizmalarına yansımadı. Türkiye'de kadınlar hâlâ kurulların dışında kalmakta ve katılım her defasında ayrı bir talep konusu olmaktadır. Buradaki asıl sorun kadınların deneyim ya da politik söz üretmemesi değil, devletin bu sözü karar mekanizmalarına dönüştürecek kanalları kurmamasıdır.

Son olarak belirtmek istediğiniz bir husus var mı?

Kadınların bu süreçlerde özne olması bir tür stratejik zorunluluk olarak da dile getirilebilir. Çünkü kadınların katılımı, farklı toplumsal kesimlerle güçlü bağlar kurulmasını sağlar ve barışın günlük hayatta gerçek bir karşılık bulmasını mümkün kılar. Burada kadınların katılımını yalnızca "kadınlar daha uzlaşmacıdır" şeklindeki dar bir çerçeveye hapsetmemek lazım, aksi takdirde bu bizi özcü bir kabule götürür. Kadınların bu süreçteki hayati önemi doğuştan barışçıl olmalarından değil, savaşın ve devlet şiddetinin görünmeyen sonuçlarına ilişkin derin bir deneyime, köklü bir örgütlü mücadele birikimine ve alternatif bir siyaset kurma kapasitesine sahip olmalarından kaynaklanır. Bu konularda ürettikleri fikirlerden, hem feminist politika yapma pratiklerinden hem de yıllardır yürüttükleri barış mücadelesinden beslenir. Dolayısıyla kadınların katılımı barışı süsleyen ya da meşrulaştıran figüratif bir unsur değil, onun demokratik niteliğini belirleyen temel ölçütlerden biridir. Ve çok iyi biliyoruz ki kadınların olmadığı yerde savaşın bütün hakikatleri eksiksiz bir şekilde konuşulamaz. Bütün hakikatlerin masaya yatırılmadığı bir yerde ise kalıcı ve adil bir barışın kurulması asla mümkün değildir. Nitekim Meclis komisyonunda geçmişte yaşanan ve hâlâ devam eden üniformalı şiddet gibi kimi hakikatleri dile getirdiğimizde çok ciddi tepkilerle karşılaştık. Ancak biz bu gerçekleri açıkça konuşmadığımız sürece gerçek, adil ve şeffaf bir barışın gerçekleşmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır.

***

 

Entelektüeller yalnızca erkeklerden oluşmuyor!

Akademisyenler, entelektüeller tartışması yürütüldü. Bu konu kadınlar açısından nasıl değerlendirmek lazım?

Bu tartışma, en başta sevgili Özgür Faik Erol'un başlattığı bir çıkışla gündeme geldi. Ancak maalesef bu süreçte de kadınların yine görünmez kılındığını, yok sayıldığını gördük. Tartışmayı başlatan isim bile yeterince akademisyenin ve entelektüelin bu sürece dahil olmadığını söylerken kadınları tamamen dışarıda tuttu. Oysa kadınlar bu sürece başından beri dahillerdi, bu sürece en çok sahip çıkan, bu işle ilgili en ciddi raporları üreten kesim yine kadınlardı. Feminist hareket, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi ve diğer tüm kadın örgütleri bu mücadelenin tam merkezindeydi.

Bunu görmemek, entelektüel alanı yalnızca erkeklerden oluşan bir topluluk olarak değerlendirmek her şeyden önce büyük bir hatadır. Nitekim tartışma sürecinde sadece erkeklerin çağrıldığı paneller, toplantılar düzenlendi ve YouTube kanallarında görüşler paylaşıldı. Bu mecralarda konuşmacı olarak katılan sadece Nazan Üstündağ'ı kadın olarak gördüm, onun dışında hiçbir kadının konuşturulmadığına şahit oldum. Ne yazık ki Nazan Üstündağ da bu süreçte kadın hareketinin meseleye sığ yaklaştığını ileri süren bir tutum sergiledi. Ortaya sanki entelektüeller yalnızca erkeklerden oluşuyormuş, feministler veya barış mücadelesi veren kadınlar birer entelektüel değilmiş gibi haksız bir tablo çıkarıldı. Bunu sadece bir iki kanal değil, ne yazık ki kanalların neredeyse tamamı yaptı ve bu durum gerçekten çok can yakıcı ve üzücüydü.

Barış Akademisyenleri meselesi de benzer bir sorun barındırıyor. Barış Akademisyenleri şu an sürece belki beklendiği kadar destek vermiyor olabilir. Fakat zaten Barış Akademisyenleri yekpare bir topluluk değildir. Üstelik bu kesimin pek çoğu için on yıldır süren bir haksızlık, hukuksuzluk ve işlerinden edilme durumu hâlâ bütün ağırlığıyla devam ediyor. Bu çözüm süreci sürerken Barış Akademisyenlerinin de işlerine iade edilmesi gerektiği -ki bunun için çok basit bir yasal değişiklik yeterlidir ve hatta bu konuda yasal bir tasarı dahi hazırlanmıştır- hiçbir şekilde gündeme getirilmiyor. Tabii ki herkesin sürece destek olması doğal bir beklentidir ancak bunu alıp sadece erkek aydın ve entelektüellere indirgemek ve tartışmayı dar bir çerçeveye sıkıştırmak son derece sıkıntılıdır.