Kobanê’ye dört kilometre uzaktaki Mehaser Köyü... Burada heyecanı, mutluluğu ve acıyı bir arada görmek, yaşamak mümkün.
Mehaser’de, avukat ve yazar Brigitte Kiechle, siyasetçi Ulf Petersen ve sosyolog Nick Brauns’la birlikte, gözlemlerimizi sürdürdük. Bu sırada Alman dostlarla birlikte bolca, “Bijî berxwedana Kobanê”, “Jin, jiyan, azadî” gibi sloganlar da attık tabii... Bu sloganlar, Pirsûs’taki mezarlıkta yapılan eylemlerde, anaların gözyaşlarıyla ıslanıyor, öfke ve acının da katılmasıyla iyiden iyiye coşkulu hale geliyordu. Belki ömründe slogan atmamış Avrupalı dostlarımız bile bu öfke ve acı dolu coşkuya duyarsız kalamıyor, mutlaka seslerini katıyorlardı sloganlara...

Halk neyi varsa bölüşüyor

Pirsûs, anlatılması gerçekten zor bir yerleşim yeri. 60 bin nüfuslu bu küçük ilçe, devletin seneler boyunca uyguladığı politikalar sonucu çölleştirilmiş, fakirleştirilmiş durumda. Kent merkezi, Kobanê’ye yalnızca sekiz kilometre uzaklıkta. Zaten aslında, iki ayrı kent değil Pirsûs ve Kobanê; iki ayrı ülke de değil: Aynı ülkenin, aynı kenti. Minarelerinden okunan ezanlar bile birbirine karışan bu iki kenti birbirinden ayıran, Kürt yurdundaki sömürgeciler... Şimdiyse Pirsûs, kentin ortasından geçen telin öte yanından gelen misafirlerini ağırlıyor. Bu yoksul kent, nüfusundan daha fazla Kobanêli’yi barındırıyor şimdi. Olanaksızlıklar içinde ama asla şikayet etmeden... Bulunan her boş mekan, barınağa dönüşmüş. Samanlıklar, kömürlükler, metruk binalar, kerpiç evler... Her yer tamir edilmiş ve Kobanêli ailelere tahsis edilmiş durumda. Halk, evini, yemeğini, kıyafetini ve neyi varsa onu bölüşüyor. Denilebilir ki Kürdistan halkı, yalnız başına bırakılmış durumdadır, yaralarını kendisi sarıyor.
Kobanê sınırı, Türk devletinin boşaltmaya çalışmasına rağmen yüzlerce insan tarafından tutulan nöbetle gözetleniyor. Halk, Türk devletinin defalarca kez ortaya çıktığı üzere müsamaha gösterdiği, destek verdiği çetelerin hareketini kendi çabasıyla sınırlamaya çalışıyor. Geçişleri gözetliyor; Türk devletinin işbirliğini belgeliyor. Nöbet tutanların bir kısmı, Kobanê’de savaşanların aileleri; kalanıysa Kuzey Kürdistanlı Kürtler. Dürbünle seyrediyorlar savaşı. Bazı analar, elde silah savaşan çocuklarını görmeye çalışıyor, yüksek tepelerden gözetleyerek kenti.

Nöbet komünlerle yürütülüyor

Sınır köyü Mehaser’de kurulan çadırlardaki nöbet, komünlere dayanan bir dayanışmayı da çıkarmış ortaya. Burada hayat, maddi ve manevi ortaklıkla devam ediyor. Komün, her gün çay, kahve ve çorba hazırlıyor. Bu işi de her gün başka gruplar üstleniyor. Bu işlerin yanı sıra herkes, Pirsûs’un değişik merkezlerindeki yardım çalışmalarına katılıyor. Kürdistan’ın, Türkiye’nin ve dünyanın değişik yerlerinden gelen yardımlar tasnif ediliyor, araçlara yükleniyor ve halka ulaştırılıyor. Bu da büyük bir insan emeğini gerektiriyor. Bu emek ihtiyacı, tamamen gönüllü insanlarca karşılanıyor.
Gece olduğunda ise soğuğa rağmen insan sıcaklığıyla doluyor sınır boyu. Yakılan ateşler etrafında türküler, stranlar, kilamlar söyleniyor; çay eşliğinde uzayıp giden sohbetler yapılıyor.

Denizlili öğrenci: Kürtçe öğreneceğim

Mehaser’de bir taraftan da farklı halkların kucaklaşması yaşanıyor. Hem sistemin birbirine düşman etmeye çalıştığı inançlar ve etnik kimlikler hem de dünyanın farklı yerlerinden direnişi desteklemek üzere gelen halklar, birbirine omuz veriyor. Direniş, birçoğunu Kürt gerçeğiyle tanıştırıyor; kafalarına yerleştirilmiş önyargıları paramparça ediyor. Mesela Denizlili bir öğrenci, Kürtçe öğrenmeye çalıştığından bahsederek şöyle diyordu: “Şimdiye kadar öğrenmediğim için kendimden utanıyorum. En kısa zamanda bu hatamı telafi edeceğim. Kürt arkadaşlarım Türkçe biliyorsa, ben de Kürtçe öğreneceğim.” Bu tür yaklaşımları gördükçe, direnişin sadece hayatta değil zihinlerde de ne büyük devrim yarattığını, yaratmaya devam edeceğini anlayıveriyoruz.

‘Çeteler saldırdığından beri susmuyor’

Pirsûs’taki beş çadır kentten biri olan Arîn Mîrkan Mülteci Kampı’nda geziniyoruz. Elektriği bile olmayan sokaklarda koşuşturan çocuklar, bebeklerini uyutmaya çalışan analar... Birkaç adım atıyorum, kapısı açık bir çadırdan iki yaşlarında bir çocuğun çığlığı geliyor. Annesine, neden bu kadar şiddetli ağladığını, hasta olup olmadığını soruyorum, “Hayır, DAİŞ çeteleri köyümüze girip saldırdığından beri susturamıyorum. Biraz uyutsam, çığlıklar içinde yeniden uyanıyor” diye anlatıyor. Sonra bebeğini susturmaya çalışırken annesi de ağlamaya başlıyor.
Biraz daha ilerliyoruz, bu kez bastonuyla yerde oturan yaşlı bir anayla karşılaşıyoruz. Malını, mülkünü, evini Kobanê’de bırakıp gelmiş buralara. Şimdi 14 metrekarelik bir plastik çadırdan başka hiçbir şeyi yok. Başka bir çadır, bir başkası, hepsi... Her çadırda başka bir trajedi karşılıyor.
Pirsûs’taki yıkık bir kerpiç evde de üç aile çıkıyor karşımıza. Evde Nazlı Ana, tüm olanaksızlıklara rağmen gülümseyen yüzüyle karşılıyor bizi, “Buyrun, girin” diyor. Yerlere serilen kilimler ve minderlerin üzerinde bağdaş kurmuş yaşlı insanlar, bizi karşılamak için ayaklanıyor. Üç ailenin yaşadığına bakmayın, küçücük bir ev burası. Tavanıysa çöktü, çökecek. Yanımızdaki sorumlu arkadaş, “Biliyoruz sorunu ama o kadar çok ihtiyaç var ki, yetişemiyoruz” diyor.

Sahra hastanesi gerekiyor

Kampın ön tarafındaki konteynerde ise sağlık hizmeti veriliyor. Buradaki gönüllü doktor ve hemşireler, günde 15-17 saat çalışıyorlar. Olanaksızlıklar içinde büyük bir çaba ve fedakarlıkla sürdürüyorlar hizmeti. Fakat ilaca, malzemeye, gönüllüye ve en önemlisi sahra hastanesine ihtiyaç duyuyorlar. Burada onbinlerce insanın tedavi edilmesi gerekiyor. Kobanê’den gelenlerin yanı sıra DAİŞ çetelerinin saldırılarından dolayı yaralanan savaşçılardan da ulaşabilenler oluyor. Bu dayanışma, elbette oldukça anlamlı; ancak daha sistematik ve olanakları güçlü bir çaba gerekiyor.

Hava giderek soğuyor

Pirsûs’ta hava, giderek soğuyor. Mevsimin kışa dönmesi, hem mevcut sorunları ağırlaştırıyor hem de yeni sorunlar getiriyor beraberinde. Çadırları, kerpiç evleri, derme çatma barınakları ısıtmak, haliyle oldukça zor. Belediyeler ve Kürdistan halkı olanaklarını seferber ederek sorunu aşmaya çalışıyorsa da, daha fazla destek gerekiyor. Burada insanlar, çamaşırlarını bile odun ateşinde ısıttıkları suyla yıkamak zorunda kalıyor. En temel günlük işler, olanaksızlıklardan dolayı eziyete dönüşüyor.
Pirsûs’a daha fazla destek gerekiyor. Herkesin yapabileceği şeyler var. Kürdistan tarihinin bundan sonrasını belirleyecek böyle bir süreçte bu sorumluluklara kör olmaktan büyük bir vebal var mı?
Peki ne yapılabilir?

* Öncelikle, nerede yaşıyor olursanız ve ne kadar gelire sahip olursanız olun, bağışta bulunabilirsiniz. Yapacağınız bağış, çok büyük olamasa bile mutlaka bir ihtiyaca cevap olacaktır. İmkanları mümkün olduğunca zorlamak ve elden geldiğince katkıda bulunmak, bir insanlık görevi.
*  Eğer şartlarınız uygunsa, bir haftadan az olmamak kaydıyla, direnişe doğrudan katılabilirsiniz. Direnişi ve Kobanêli göçmenlerin yaşamını organize eden kurum ve kişiler, iki-üç günlük turistvari gelişlerin pek de anlamlı olamadığını belirtiyor. Zira iki-üç günde ancak bölge tanınıyor ve yapılabilecek işler anlaşılıyor. Gerçek bir katkı için en az bir hafta direniş alanında bulunmak, çalışmalara omuz vermek gerekiyor. İzninizin bir kısmını böyle bir insanlık direnişi için ayırmak, tarihsel misyona yaraşır bir pratik sergilemek, onurlu yaşamanın mutluluğuna ermek istemez misiniz siz de?
* Yaşadığınız yerdeki herkesi değişik çalışmalar için harekete geçirebilirsiniz. “Ben yardım ettim, vicdanımı rahatlattım, gerisiyle ilgilenemem” tavrı, bencil bir tavırdır; sadece kendini rahatlatmayı düşünmektir. Çevrenizdeki insanları da yardım çalışmalarına katın; duyarlılık yaratın. Bu konuda çalışan kurumlara omuz verin. İşe aileniz ve komşularınızdan başlayabilirsiniz.
* Kobanê direnişi, sadece insani değil, ayrıca politik bir gündemdir. Bu gündemin esasını ise egemenlerin ve ezilenlerin savaşımı oluşturur. O halde önemli bir görev de, Kobanê’nin sesini her yere taşımak, onun politik mücadelesini yaşadığımız yerde üstlenmektir. Unutulmamalı ki, özellikle diasporada yaşayan Kürdistanlıların seferberlik ruhuyla sürdürdüğü eylemler, Kobanê’ye yönelik uluslararası duyarlılığın bugünkü haline gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. O halde oraya gidip direnişe katılmasak bile bulunduğumuz yerde eylemleri sürdürmek, gerçek bir görev.

* Kobanê’den göç eden insanlar, acıdan çok öfkeyle, üzüntüden çok inançla dolu. Biz de inanç dolu olmalı ve devrimi güçlendirmenin yollarını aramalıyız. Çete saldırılarından beri uykusundan çığlıklarla uyanan çocuklarımızın ağlayışını dindirmenin tek yolu, yurdumuzu faşistlerden temizlemek, özgürlüğü kendi ellerimizle inşa etmek çünkü.


GÜL GÜZEL/PIRSÛS