Recep Erdoğan, Bulgaristan’ın Varna şehrinde, haraca bağladığı Avrupa Birliği’nin (AB) yöneticisi dostlarıyla buluştu. AB’liler, buluşmada Recep’in onları "Naziler, Faşistler" diye tanımlayan haykırışlarını unutmuşçasına, keyifli ve kıvrakça gülüşlüydüler.
Başı okşanmış öksüz gülüşüyle gevşemiş dinliyorlardı, onu.
O sırada dışarıya toplanmış kalabalık, Recep’i "katil" diye sıfatlandırıyordu. Ama, onun umrunda değildi. Alacağı haracın tahsilini garantilemenin keyfiyle, dönüş hazırlığındaydı o.
Ha, yeri gelmişken: Recep şürekası ve hizmetkarlarını sığdırmak için, iki uçakla yurt dışı gezilerine çıkıyordu. On göre çift uçakla gezi, TC’nin ağırlıklı dehşetini ifade ediyordu.
Nitekim Suudi Arabistan Kral Salman da, bir filocuk uçakla seyahatlere çıkıyor, giderken peşkircilerini, havlucu, masör, yıkayıcı, beraber, soyup giydirenlerini beraberinde götürüyordu. Suud’un oğlu, bunu yaparken, koskocaman Recep’in başı kel miydi?
"Yanilerin yanisi", halkı açlık çeken görgüsüzün, görkem gösterisi görmemişin rezalet ile sefaletinin nişanesi olarak, gezilerinde bol kazançlı, dolayısıyla, nezdinde "hatırlı" müteahhitleri dolduruyor, hınk deyici medya leşkerlerini tıkıştırıyor, gittiği yerlerde karşısına çıkacak düşmanlarını dövdüreceği fedailer ordusunu, özel aşçıları, garsonları, zehir tuzakçılarına karşı olarak kullandığı yemek tadımcılarını yüklüyordu. Ayrıca peşkirciler, berber ve kılık-kıyafet uşakları…
Hal böyle olunca tek uçak yetmiyor. Amerika gezisinde olduğu gibi, özel makam arabasını da götürdüğünde, mini filoya bir de kargo uçağı ekleniyordu.
Nasıl ama "pexas Recep"in görkemi…
Oysa Süleyman Demirel, o kadar değildi. Demirel, 1969 yılında Rusya’ya gittiğinde, eşi Nazmiye Demirel’in özel berberini (Nuh Akgün) uçağa bindirmiş, bu da siyasal kıyamete sebep olmuştu. Parlamento adeta ayaklanmış, muhalefet milletvekilleri ve senatörler Demirel’i istifaya çağırmış, ek olarak berberin seyahat masraflarını ödenmesini istemişlerdi.
Üniversite öğrencileri ise "ülke senin çiftliğin değildir" haykırışları ve soygun, hırsızlık suçlamalarıyla sokaklara dökülmüş, parlamento kapısında polisle çatışmışlardı.
Ama artık, boynu bükük, omuzları çökük eski "pexas Recep" değildir. Kimseye hesap verme yükümlülüğü yok. "Mirim, bu servet nereden?" diyen kendini hapishanede buluyor çünkü. O nedenle o, hesap veren değil, sadece ve yalnızca istediğini, dilediği kadar alandır. Ayrıca, pazar yeri artıklarıyla geçinme günleri geride kaldı. O şimdi bir Saraylıdır. Sofralar, halkın parasıyla görkemli…
Mesela Belediye başkanlığına yürürken, edindiği arabanın vidalarının yuvaları kırık, yalama olduğu için, plakayı telle bağlıydı. Şimdi bindiği son model Mercedesle kara elmas ışıltılıdır.
Servetinin haddini, hesabını aile dışında kimse bilmiyor.
Ama, onun emriyle işi, mesleği, bütün kazancı, her şeyi gaspedilenler, ardı ardına intihar ediyorlar. İnsan hakları izleyicilerinden Gergerlioğlu, geçen hafta, ardı ardına üç kişinin intihar ettiğini söylüyordu.
Ortalık sefalet çukurudur, anlayacağınız. Canını, ailesin, kurtarmak isteyenler sulara vuruyor dağlara atılıyorlar.
Ve Recep zulüm sefaletinin efendisi olarak dikiliyor karşımıza. Emirleri mahkeme kararı yerine geçerlidir. Bir bakışı, parmak sallamsıyla hayatlar sönüyor
Emir üzere, 150 bin kişi işinden, mesleğinden oldu. Ahmet Altan gibi dünya ölçeğinde bir yazar, ömür boyu hapse mahkumdur.
Kürdistan, baştan başa zindandır. Ölüm ve yıkımın sesi hiç eksik değildir. İnsanlar gece baskını ile yatağından alınıp götürülüyor. Nedeni ise yoktur.
Parlamento, Belediyeler ve örgütsel seçilmişlerin hemen hemen tümü esirdir. Hak ve hukuk gasbı günlük hayatın parçasıdır. Kürt toplumunun tüm önde gelenleri toplama kamplarında esirdir.
Şehirler yıkıntıdır. İlk defa dünyaya açık şekilde Kürtlerin diri diri yakılması ayini düzenlendi. Recep Erdoğan’ı ağırlayıp alkışlayan AB yöneticileri, bu insanlık suçuna susarak, arkalarını dönüp, sağır numarası yaparak ortak oldular.
Sonra dönüp bizlere, "Avrupa dünya medeniyetinin mirasçısı, yer yüzünün vicdanıdır" nutukları çekiyorlar. Oysa suskunluk, dilsiz durma, sağır gibi yalpalanma, bizleri, "buralarda insanlık ölmüş gömen yok" gerçeğine götürüyor.
Evet hakikat yok. Sadece Kürtlere bakış insanlığın ölüm haberidir.
Çünkü ırkçı kin, sınır ötesine taştı. Irak Kürtleri kırımla tehdidi altında. Efrîn coğrafyası ırkçı istilaya uğradı. Recep Erdoğan diktatörlüğü, insanlık tarihine namlı bir tecavüzcü ve çöl haydutu olarak geçmiş Nureddin Zengi’nin soyundan geldiklerini söyleyen katillerin öncülüğünde işgale uğradı, Efrîn.
Ve Recep Varna’da, AB yöneticilerine Efrîn‘i anlatıyordu:
"Bizim Kürtlerle problemimiz yok, biz terör örgütleriyle mücadele ediyoruz."
Avrupalı yöneticiler sessizce dinlediler onu. Sessizlik onaydı. Onay ise suç ortaklığı idi.
Oysa, bütün yer yüzü, en başta da Avrupa, mazlum ve masum Efrîn’in hırsızlar, talancılar, katillerin istilasına uğradığını biliyordu. Avrupa televizyonları bu hakikatı bağırıyor, hırsızlar ve katillerin görüntülerini yayımlıyor, gazeteler ölümün, yok edilişin hikayelerini tefrika ediyor, sosyal medya dediğimiz olgu, Efrîn’in kişiliğinde insalık yası tutuyordu.