Eğer becerebilselerdi, bizzat kendi elleriyle, boğarak öldürmek istiyorlardı. Çok uğraştılar... Yıllarını vakfettiler bu işe; büyük emekler verip büyük olanaklar harcadılar. En mahir işkencecileri, tetikçileri, içi öfke ile tıka basa doldurulmuş gözü kara cengaverleri sürdüler öne... Korkunç silahları, teknolojileri, demirden ve çelikten gövdeleri ile tehditkâr panzerleri saldılar sokaklara. Cerdewanları, polisleri, itirafçıları, özel timleri, jitemleri, askerleri, tetikçileri, itleri, köpekleri koyverdiler. Bağları çözüldüğünde dünyayı mahşere çeviren, vuran, kıran, taciz eden, tedirginlik yaratan, korku salan ne varsa ellerinde kullandılar. Böylece dört bin köy yaktılar. Yurtsever, militan, on binlerce insan, tarla, tapan ne geçirebilirlerse ellerine, yakıp yıktılar. Velhasıl-in kelam denenmemiş vahşet yöntemi bırakmadılar. Ne ki boğamadılar, parmakları fer kaybetti ve tatmin edilememiş öfkelerinin yumağına dolanıp kaldılar.
Bu kez ‘’insansız savaş’’ yollarını deniyorlar. Böylece ‘’ellerini sürmeden’’ öldürmek istiyorlar. ‘’Uzmanlar’’ın dediğine göre Türkiye’nin ABD’den talep ettiği, hem gözetleme hem de füze fırlatma donanımlarına sahip insansız hava araçlarıyla, gördüklerini gördükleri yerde yok etmek istiyorlar.
***
‘’Temiz savaş...’’
Ellerin kirlenmiyor...
Ölme riskin yok, yara alma, kana bulaşma riskin yok. Kan kokusu, barut kokusu yok.
Şu teknolojinin, şu ABD’nin hikmetine bak...
Sen Ankara’dasın ve insansız hava aracınla Hakkari’deki, Şırnak’taki, Mardin’deki, Kandil’deki Kürdü öldürebiliyorsun.
Harika bir savaş...
Sen Ankara’da, temiz ve nezih ortamlardasın ama dağı taşı bombalayabiliyorsun. Sıcak büronda bilgisayar başında, zahmet çekmiyorsun, korkmuyorsun, tüylerin diken diken olmuyor, pusuya düşmüyor, mayına basmıyorsun, üşümüyor, terlemiyor, yorulmuyorsun, köyleri basmak zorunda kalmıyorsun, ne bir bağırtı, ne bir protesto duymak zorundasın... Çünkü sen Ankara’dasın...
Sen Ankara’da, karargahtasın ama şu kudrete bak ki öldürüyor, öldürebiliyorsun. Ne bir namlu dayanabilir ensene, ne dağın soğuğu, yağmuru, fırtınası, tufanı, ne güneşin kavurucu ateşi, ne ötesi ne berisi... Ne parçalanmış insan bedeni, ne asker cesedi, ne karakol, ne dağ, taş, ne patika yol...
Sen karargahta, kumanda masasının başındasın; karşında ekran... Böylece ne mayına basan panzer, ne tutukluk yapan silah, ne bilgisayardaki bombalamalarına karışan, ne bağıran ne çağıran. Yok... En küçük bir ‘’kir’’ yok. Endişeye mahal yok. Bütün savaşın kumandası senin parmaklarının ucunda ve o masa başında senden kahramanı yok... 
***
Evet, yok... Ne bir rizikosu, ne savaşın kiri, ne tozu...
Bilmiyorum Amerika Türkiye’ye bu uçakları verecek mi? Belki verir... Ve belki Türkiye bu kez de bu savaş yöntemini dener. Belki de çok insan can verir. Kimsenin yakıcılığını görüp şahit olmadığı insanlık dışı manzaralar içinde yeni bir savaş dönemi başlar belki de.
Belki de insanlar, Genel Kurmay Karargahı’ndan gelen bilgisayar oyunları gibi koordinatların matematiksel verilerle işaretli görüntülerini izler, durur.
Ama ister insanla yürütülsün ister insansız, hiçbir savaş sadece savaşılarak kazanılmamıştır. Eğer çözüm yolunuz, barış iradeniz ve ölümü dışlayan bir seçeneğiniz yoksa, siz kaybeden taraftasınız bayım...
Çünkü ister kılıçla, ister okla, mermiyle ya da Heron’la yürütülmüş olsun, bütün savaşlar, ancak ve sadece barış projesine sahip tarafın zaferi ile sonuçlanmıştır.