
Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal hukuk devletidir denir. Peki, Kürtler söz konusu olduğunda sözüm ona bu hukuk devleti kendi hukukuna bağlı kalıyor mu, yoksa hukukun ırzına mı geçiyor? Bu devlete hakim olan tecavüz kültürünün hukuku da kapsamına aldığını aslında herkes görüyor. Yaşanan savaş yüzünden başkomutanlığına da vurgu yapılan bu ülkenin Cumhurbaşkanı, üstelik sıcak savaşın içindeki ordu birliklerini ziyaretinin hemen ertesinde intikamdan söz etmekte bir beis görmüyor. Bir eylemde yaşanan asker kayıplarından yola çıkarak, karşılığının misliyle ödetileceğini belirtiyor. Başkomutanlık sıradan bir unvan değildir. Hele yönetiminin tepe noktasında bulunduğu ülke bir savaşın içindeyse, ağzından çıkan böyle bir söz, polis de dahil bütün silahlı güçlerce bir emir olarak telakki edilir. Bunun arkasından gelecek olan şey ise, Kürt insanına karşı vahşette sınır tanımayan zulüm pratikleridir; Nihal Atsız’ın deyimiyle 'Türklük dehşeti’nin Kürtlerin başında patlamasıdır.
Malatya’ya götürülüp morgda bekletilen gerilla cesetlerine yapılanlar, Abdullah Gül’ün "İntikamımız korkunç olacak” sözlerinin pratikleşmesini ifade ediyor. İntikam sözüyle neyin anlatılmak istendiği burada açıkça karşımıza çıkıyor. 'İntikamın korkunçluğu’ cesetlerin yakılması, bedenlerinin paramparça edilmesi, başları, kolları ve bacaklarının kesilmesi demek oluyor. Yeşil Türk faşizminin Kürt karşıtlığı kendinden önceki iktidarların Kürt düşmanlığını gölgede bırakıyor. Nitekim faşist AKP iktidarı 'ölü Kürt’e bile tahammül edemiyor; katledilmiş Kürt savaşçılarının cansız bedenlerini bile bu biçimde linç eylemlerinin hedefi haline getiriyor. Aynı iktidar ayaklarına urgan taktığı savaşta can vermiş gerillaların cesetlerini askeri araçlara bağlayarak çöp torbaları gibi yerlerde sürüklüyor ve meydanlarda günlerce teşhir ediyor. Anlaşılan bu iktidar benimsediği "En iyi Kürt ölü Kürt’tür” ilkesini de yeterli bulmuyor. "En iyi Kürt cansız bedeni dilim dilim doğranan ve bu dünyadan göçmesinin de kendisini kurtaramayacağı ölü Kürt’tür” diyor. Kim ne derse desin, AKP iktidarının intikamcı icraatları bunu gösteriyor.
Ancak en basit tanımıyla bu insanlık dışı uygulamalar sadece bir intikam hırsının dizginsiz pratikleşmesini ifade etmiyor. Yeşil Türk faşizmi bu uygulamalarla Kürt halkına esas olarak bir mesaj vermek istiyor. "Kürt kimliği ve kültürünün özgür yaşamasından söz edenlerin ve bu doğrultuda eyleme geçenlerin akıbeti bu olacaktır” demek istiyor. Böylece Kürt gerillalarına karşı tenkil harekatlarını aralıksız sürdürürken, şair Ahmed Arif’in deyişiyle 'gerillanın şahdamarı’ olan halkı da tedip politikasıyla hizaya getirmeye çalışıyor. Bugün gerillaya karşı sürdürülen savaş geçmişte Kürdistan’da gerçekleştirilen tenkil, tedip ve techir politikalarıyla tam bir uyum içinde yürütülüyor. Geçmiş ile bugün arasındaki fark, eskinin hadlerinin bildirilmesi gereken 'şakilerinin’ yerini yeni dönemde 'teröristler’in almasıdır. Yani bu devletin kitabında kendi kimliğine ve kültürüne sahip çıkan Kürt’ün adı ya 'şaki’ ya da 'terörist’ oluyor. Bu devlet 'şaki’ ya da 'terörist’ dediği Kürt direnişçileriyle mücadeleyi savaş olarak kabul etmiyor. Onun için de savaş yasalarına bağlı kalma gereği duymuyor. Onun için de attığı her adımda akıl almaz savaş suçları işliyor.
Gerçeğin bütünlüğünü kesinlikle göz ardı etmek tam bir körlüğe yol açıyor. Bütünlük 1925’ten itibaren uygulanan imha ve inkar sisteminin özde değişmeden yeni koşullara uyarlanarak sürdürülmesindedir. İmha politikasının hayata geçirilmesinde zaten hiçbir kusur bulunmuyor. Çağın ultra modern silahlarıyla donatılan Türk ordusu, Kürtlere yönelik imha ameliyesini 'ecdadına yaraşır’ bir biçimde gerçekleştirmeye çalışıyor. Kürt direnişinin 'kökünü kazımak’, otuz yılı aşkın bir süredir göreve gelen her Genelkurmay Başkanının eylemine yön veren temel politika oluyor. Kürt gerçeğini inkar etme politikasının son bulduğunu iddia eden sözde demokratlar ve liberaller, bilerek veya bilmeyerek Kürt soykırımına çanak tutuyor. AKP Hükümeti bu noktada değişen koşulları göz önünde bulundurarak, Kürt inkarını biraz daha farklı bir biçimde uyguluyor. Kürtleri bir ulusal gerçeklik olarak görmemek ve kolektif haklarını kabul etmeye yanaşmamak, Kürt gerçeğini inkar etme dışında bir anlam taşımıyor. Kürt soykırımı AKP iktidarında önceki hükümetlerin uygulamalarını katlayan bir hızla devam ediyor.
İktidarın rantçı karakteriyle tanışan AKP Hükümeti, temsil ettiği güçlere tatlı karlar sağlayan iktidar koltuğunu kaybedeceği korkusuyla Kürt Özgürlük Hareketine saldırıyor. Dizginsiz saldırganlığı gerçekte bu hükümetin zayıflığına işaret ediyor. Korkusu zayıflığından kaynaklanıyor. İktidardan düşmesi halinde devlet kurumlarının tümünden uzaklaştırılacağını ve kendisinden hesap sorulacağını çok iyi biliyor. Yaptığı tüm hukuksuzlukların ve insanlık dışı eylemlerin hesabının sorulacağını bildiği için de zulüm ve zorbalıkta sınır tanımıyor. Bu nedenle özellikle Kürt cephesinde sıradan bir muhalefet odağının varlığına bile izin vermek istemiyor. Bu yüzden gerilla güçleri karşısında sırtlan tarzına başvurup insanlık değerlerini ayaklar altında çiğnerken, demokratik siyasete karşı da cadı avını geçen soykırım operasyonlarını kesintisiz sürdürüyor. Hitler Yahudileri soykırımdan geçirirken, bu çerçevede attığı her adımı hukuka bağlamıştı. Ancak AKP iktidarı bu konuda Nazi rejimini de sollamış bulunuyor.
Rüzgar eken fırtına biçer derler. AKP iktidarı da vahşet sözcüğünün yetersiz kaldığı çılgın uygulamalarıyla Kürt halkının yüreğinde kendisine karşı kin dağları biriktiriyor. İşlediği bağışlanması mümkün olmayan suçlarla Kürt halkının yüreğini 'dinamit kuyusu’na dönüştürüyor. Dersim insanının 'derdê cigera hare’ dediği evlat acısının unutulması mümkün olabilir mi? Hele bu halkın evlatlarının cansız bedenlerini bir kasabın kestiği hayvan üzerinde yaptığı işleme benzer biçimde doğrayanlar mazlumların öfkesinden kurtulabilirler mi? AKP Hükümetinin Kürtlere yönelik vahşet pratiğine girişmesi, "PKK’ye artık gerçekten biraz çelik gösterme zamanı geldi” talimatı veren Pentagon’un desteğini arkasına almasındandır. Ancak ABD de AKP iktidarını kurtaramayacak, anaların göz yaşları ve halkın öfkesi bu iktidarı döktüğü kanda boğacaktır.
Tüm dehşetine rağmen, intikam söylemi karşı tarafta da intikam tutkusunu doğurur. Bu söylem kopuşu hızlandırır. Böyle bir durumda ya bütün gücünüzü kullanıp hasımlarınızı yok edersiniz ya da eninde sonunda kendiniz yok olursunuz. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve öteki yöneticileriyle AKP iktidarı intikam söylemiyle kendi sonlarını hazırlıyorlar. AKP’nin sonu da Saddam rejiminin sonu gibi olacaktır. Herkesin bu gerçeği çok iyi görmesi gerekir.