Oral Çalışlar “Ah Şu Liberaller!” başlıklı makalesinde gerek ordunun her şeyi belirlediği doksanlı yıllarda gerek şimdilerde AKP yönetimi altında liberallerin sorun olarak görülmesinden yakınıyor. Kendisini de içine katarak tanımladığı “liberal aydınlar”, askerlerin terör dedikleri soruna “bu Kürt sorunudur” demişler, “dünyayı ayağa kaldırmışlar”, böylece de ayak bağı olmuşlar.
2005’ten beri ise demokrasi isteyen bu aydınlar ile AKP arasında bir ittifak oluşmuş ve son günlerde kimi uzmanlar hükümete, liberallerin karşı çıkmaması halinde PKK’nin askeri olarak 3 ayda bitirilebileceği fikrini empoze etmeye çalışıyormuş. Kısacası, yine kabak liberallerin başına patlıyor: “Ah şu liberaller olmasa!”
Çalışlar’ın kendisinin de belirttiği gibi bu liberal aydınların belli bir toplumsal tabanı ve yaptırım gücü yoktur. Peki öyleyse anlı-şanlı Ergenekoncu paşalarımıza ve şimdi de Erdoğan ve AKP’ye tatsızlık çıkarma gücünü nereden alıyorlar? Ve de en önemlisi, Çalışlar’ın tanımlamasıyla “akademisyenlerin, yayıncıların, itiraz edenlerin içeri atıldığı sessiz bir ortamda” kendileri ne yapıyor? Bu memlekette olup bitenlerin sorumlusu elbette liberaller değil, ama onlar Çalışlar’ın inanmamızı istediği gibi gerçekten de masum mu? Bakalım.
Marksist hareketin en özgün teorisyenlerinden biri Antonio Gramsci’dir. Yaşadığı dönem ve içinde bulunduğu koşullarla bağlantılı olmakla birlikte, teoride varolan kavramlara yeni anlamlar ve boyutlar kazandıran çalışmaları, gerçeğin tanınması ve açıklanması bakımından bugün de önemlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Özellikle aydınlar, hegemonya, sivil toplum, tarihsel blok üzerine yazdıkları ve bu kavramsallaştırmayla anlattıkları oldukça öğreticidir.
Egemen bir sınıf egemenliğini ancak bir sınıflar ve katmanlar ittifakı içinde, daha doğrusu ekonomik çıkarların örtüşmesine paralel olarak, siyasal olarak da birlikte davranmayı mümkün kılacak eylem ortaklığı içinde sürdürür. Mülk sahiplerini bir cephede toplayan hakim bloğun karşısına, işçi sınıfı, köylüler ve genel olarak emekçiler bir karşı blok oluşturamazlarsa, bu egemenliği -bırakalım ortadan kaldırmayı- geriletmek bile mümkün olmaz.
Hakim sınıf, egemenliğini bir yandan devletin baskı aygıtları, öte yandan ideolojik ve kültürel aygıt ve araçlarla kurup sürdürürken; bunun karşısında emekçiler de gerek örgütsel gerekse ideolojik-kültürel alanda bir karşı hegemonya kurmak zorundadırlar. İşte ister “geleneksel” ister “organik” olarak tanımlansın, aydınlar da bu bağlamda kendi rollerini bulurlar. Aydınlar sonunda ya egemen bloğun ya da ona karşı mücadele eden bloğun içinde yer alarak işlerini görürler. Yaptığı iş, kullandığı araçlar ve yöntemler nedeniyle kendine özgü bir yeri konumu olsa da, toplumsal sınıf ve katmanlardan bağımsız bir aydınlar tabakasından söz etmek bir yanıltmadır. Aydınların yaptığı işi en kestirmeden ifade etmek gerekirse, ya hakim bloğu fikri ve kültürel planda doğrulamak, meşrulaştırmak ve varolan sistemi bir kısım eleştirilerle birlikte temel noktaları bakımından sistematik biçimde savunmaktır ya da bunun karşısında emekçilerin, ezilenlerin mücadelesinin yanında yer alarak, yeni bir dünya ve sistemin mümkün ve gerçekleşebilir olduğunu göstermek, kısacası gerçekleri açıklayarak bir karşı hegemonyanın kurulmasında rol oynamaktır. Sınıfsal, ulusal, cinsel baskı ve sömürünün hüküm sürdüğü toplumsal gerçekliğin açıklanması zaten başlı başına devrimci bir eylemdir. Gerçeğin ortaya konması, ona karşı öfkenin, eleştirinin ve nihayet değiştirme ve dönüştürme iradesinin ortaya çıkmasının ilk adımıdır.
Çalışlar’ın sözünü ettiği Türkiye’de liberal diye bilinen aydınlara gelince -çok az sayıdaki bir-iki istisnasıyla- bunların günümüz küresel kapitalizminin sıradan ideoloji memurları ve propagandistleri olduğunu söylersek, haksızlık etmiş olmayız. Bunlar, AKP ve İslamcı hareketle bir ittifak filan yapmış değil, aksine ona kapılanmışlardır. Herhalde okuyucunun dikkatinden kaçmamıştır; Çalışlar, kendilerinden söz ederken aydın sıfatını kullanırken, ezilenlerin yanında yer alan, aklını ve entelektüel birikim ve hünerini bugün Türkiye’de ezilenlerin bayraktarlığını yapan Kürt özgürlük hareketinin ve onun milyonlarca seçmenin oyunu kazanmış partisi BDP ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğuna sunan aydınları ise, aydın olarak değil, “akademisyen ve yazarlar” niteliyor. Öyle ya, aydın dediğin böyle işlere bulaşmaz; akademisyen ve yazarların ise politik kimlikleri olmaz! Oysa bugün AKP’nin KCK operasyonu adı altında yürüttüğü amansız saldırının hedefi olanların da mesleklerinin dışında siyasal bir sıfatları da vardır; en azından devrimci demokrattırlar; pek çoğu sosyalist ve komünisttir. AKP ile aynı yatağa giren yazar, çizer, akademisyenler kendilerine siyasal olarak “liberal” sıfatını vermekte beis görmezken, diğerlerini sadece meslekleriyle anmaları da bir tesadüf değildir. Çünkü bu liberallerin kahir ekserisi gençliklerinde bir biçimde sosyalist hareketlere katılmış ve hatta bazıları örgütlerin genel sekreteri, politik büro üyesi gibi görevlerini de üstlenmişlerdir. Yaygın bir halk deyişinde söylendiği gibi, gençliğinde komünist, otuzunda sosyal demokrat ve bir süre sonra da muhafazakar bir sistem savunucu olmayı elbette yadırgamayız. Ama gençliklerindeki enerjilerini aratmayan bir şevkle, şimdi de bize AKP’nin demokrasiyi geliştirdiği, en azından bu yönde adımlar attığı veya arzuladığı gibi sabah akşam ahkam kesmelerine sessiz kalamayız. Kürt hareketi karşısında amansız “eleştiri”(!) silahını katil, cani, savaş kışkırtıcı gibi sıfatlarla süslerken, savaşı kışkırtmak şöyle dursun doksanların kirli savaşını aratmayan bir pervasızlıkla kimyasal silahların kullanıldığı aralıksız imha operasyonlarına karşı çıkmak akıllarına gelmiyor. Biraz itiraz etmek gerekir diye düşündüklerinde ise, eleştirilerinin sınırı ve çapı PKK’nin böyle yok edilemeyeceğinin ötesine geçmiyor.
Erdoğan hükümeti askeri cephede topyekun saldırıya geçmişken, bu politikaya karşı çıkan ve çıkacak olan Türk-Kürt tüm devrimci demokratları, sosyalistleri susturmaya ve böylece cephe gerisini temizlemeye yemin etmiş görünüyor. KCK operasyonları bunun ifadesidir.
Liberallerimizdeki devrim korkusu öylesine derindir ki, bizlere askeri vesayetten kurtuluş müjdesi vererek, yıkayıp yağladıkları AKP’nin şu son dönemde artık saklanamaz ırkçı-milliyetçi, despotik politikasını eskisi gibi şen şakrak savunacak argüman bulamadıkları için, “aydınlarla yol arkadaşlığı” bitiyor mu, ittifakın sonuna mı geldik demeye başladılar.
Telaşa mahal yok. Bu arkadaşlık, çok daha karmaşık bir ilişkiler yumağını içerdiği için kolay bozulacağa benzemiyor. Liberallerimiz –yine birkaç istisnası dışında- AKP’yi ve hükümeti bu haliyle de savunmanın argümanlarını bulacaktır. Her kuş kendi sürüsüyle uçar.