Bu hukuk felsefesi tartışmasını farklı açılardan yürütmek mümkün. Öncelikle toplum hayatında normlara yüklenen anlamı ve buna dayalı olarak anayasalardan beklentiyi ele almak gerekir. Esas devlet teşkilatı açısından yaklaştığınızda değerlendireceğiniz konularla, özgürlüklerin korunması açısından gündemleştireceğiniz başlıklar farklı düzlemlerde sorgulanmalıdır.
Hukuk mu toplumun önünü açar ve gelişimini sağlar, siyaset mi hukuka yeni şekil verme işlevi görür sorusunu, tavuk yumurta hikayesine dönüştürmek istemem. Gerçek hayatta karşılıklı etkileşimden söz edilebileceği gibi siyasal tercihlerimizle bir öncelik sıralaması da yapabiliriz.
Can yakıcı ve tartışılması zor konuları başka bir ülke deneyimi üzerinden ele almak her zaman daha kolaydır. Kendimizle ilgili olanı anlamamakta ısrar devam ediyorsa başka bir ülke ya da toplumun acılarını, kaygılarını, umutlarını masaya yatırarak uzun ve cesur analizler yapabilirsiniz.
İrlanda iki dünya savaşı arasında yaptığı anayasa ile yönetilmeye devam ediyor. Kuzeydekilerin adanın birleşmesi için yürüttüğü mücadele bir taraftan İngiltere ile mesafeyi açmayı gerektiriyor. Diğer yandan Protestanların çoğunluğunu oluşturduğu kesim tam tersine İngiltere ile birlikte hareket etme hatta birleşme konusunda kararlılığı devam ediyor.
Hayırlı Cuma anlaşması ile başlayan süreç büyük oranda çatışmalı ortamı sonlandırmakla birlikte yetki devrine dayalı bir çok uygulama henüz hayata geçirilebilmiş değil. Özetle kurulmuş bir yeni düzenden çok devam eden barış sürecinden söz etmek mümkün. Barışın bir hedef olduğu kadar süreç olduğunu göz ardı etmediğinizde çok daha gerçekçi politikalar geliştirebiliyorsunuz. Adalete dayalı bir kalıcı barışın inşası, silahların susturulması kadar kolay değildir.
Soruyu, „barışı tesis etmek için İrlanda’da olan ama Türkiye’de olmayan şey nedir?” şeklinde sorduğunuzda elbette söyleyebileceğiniz çok şey olur. Elbette sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmek için iki tarafın imkan ve risklerini objektif olarak ele almak gerekir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu çelişkili tablo tam da bu noktada kritik önem taşımaktadır.
Barış içinde birlikte yaşama konusunda Türkiye toplumu Kuzey İrlanda ile karşılaştırıldığında çok daha olumlu bir noktada durmaktadır. İrlanda ve İngiliz siyasetçileri, Kuzey İrlanda da masaya oturtturduklarından adeta kendi taraftarlarına rağmen barış için kararlı davranmalarını istemek zorunda kalmıştır. Bu anlamda çatışmalı ortamdan bıkmak, barışı göze almış olmak anlamına gelmez.
Türkiye’de toplumsal gerçekliğin çok dava avantaj sergiliyor olmasına rağmen barış için siyasal irade gelişmemesi, karşı karşıya bulunduğumuz sürecin en can yakıcı sorusu olmalıdır.
Bu soruyu, sadece siyasetçilerin cesaretsizliği, çatışmalı ortamdan çıkar elde etme hevesleri yada kişisel beceriksizlikleri ile izah etmek yanıltıcı olur. Hem IRA hem onun içinden çıktığı yasal parti Sinn Fein üzerine konuşurken Sivil Haklar Hareketini göz ardı etmek bizi yanlış analizlere götürür. Sivil Haklar Hareketi, kilise temsilcilerinden spor kulüplerine, medyadan siyasi partilere kadar bir çok alanı etkilemiş hatta neredeyse süreç içindeki tutumlarını şekillendirmiştir.
İtici güç işlevini görecek bir toplumsal hareket olmadan barışı tesis etmeye çalışmak, demokratik anayasa yapma hevesine kapılmak Türkiye’ye özgü kolaycılıktır. Yetmişe yakın partinin on binlerce derneğin, en azından altı büyük sendikal konfederasyonun örgütlü gözüktüğü bir ülkede geleceğimiz birkaç liderin iki dudağı arasına mahkumsa siyasetin anlamını yeniden tartışmak gerekmiyor mu?
Toplumsal beklentiyi siyasal karar süreçlerini şekillendirecek ana zemin haline getirecek olan „şey” nedir? Nasıl bir toplumsal örgütlenme modeli, nasıl bir siyaset dili?
Bu sorular üzerine kafa yormaktan kaçarak varabileceğimiz hiçbir nokta olamaz. İç gerilimler, savaşlar ya da ekonomik krizlerin öğreticiliğine sığınmaktan başka çaremiz kalmaz aksi taktirde.