Zirveleşen kapitalist sistemin toplum üzerinde kanser etkisi yarattığını görüyoruz. Her geçen gün kendine yeni kurbanlar adayarak, kan emici vampirler misali kendini ayakta tutmaya çalışıyor. Türkiye de yaşanan iş kazalarının hiçbir gerekçesi olamaz. Soma faciasının yaraları, acısı henüz çok tazeyken, bir yenisinin daha eklenmesi belki de bizler açısında çokta şaşırtıcı bir durum olmadı. Çünkü canlar pazarına dönüşen bir Türkiye ve dünya gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Kaç gün öncesinden içimizden acı bir biçimde ayrılan, yaşamlarına katledilen on emekçi insanımızın yaşadıklarından yola çakarak düşündüğümüzde bile böylesi bir gerçekle karşı karşıyayız. Bu durum artık bir ihtiyaç olmaktan çıkmış, kendini dayatan, zorunlu örgütlenmesi gereken bir aşamaya gelmiştir.
İstanbul gibi bir kentte her etnikten insanın yaşadığı, kozmopolitik bir kentte böylesi trajedilerin yaşanması bu günle sınırlı değil. ‘İstanbul’un taşı toprağı altındır’ hikâyeleriyle binlerce, yüzbinlerce insanı yerinden yurdundan ederek, “sebep işsizliktir“ bir bitkinin kendi kökünden koparıldığında yaşadığı gibi bu insanları köklerinden kopararak kendilerine muhtaç konuma getirdiler. Belki de kendi köyünde on aileyi geçindirecek konumdayken bugün en muhtaç, en acınacak duruma gelmiştir insanlar.
Milyonları bulan kentlerde halkların kendi yönetme ve kendi ekonomilerini oluşturma bir tarafa her gün yaşanan kaos ve ulus devlet yapılanmasının tekelci kapitalistlerle işbirliği halkların, halkımızın acı ve trajedi yaşamlarına mal olmakta. İnsanlara yararlanılması gereken bir iş kaynağı olarak bakılmaktadır. Emek sömürüsü almış başını gidiyor. Mevcut devlet yapılanması kapitalist tekelcilerin önüne hiçbir engel koymamakta, ortak çıkarları gereği de halkın üzerinde ciddi bir azaba neden olmakla kalmıyorlar her gün yeni canlar içimizden alıp toprağa gömüyorlar. Geride kalan aileler aynı kadere maruz kalmaktadır bu biçimde. Geriye keder, acı, onlarsız bir yaşam ve aynı kadere maruz kalma durumuyla öylece kalmaktadırlar.
Yaşanan iş katliamları her yıl yüzlercesini buluyor. Katliamla sınırlı olmuyor tüm bu sömürü. Aynı zamanda ikinci sınıf yurttaşı da aşan muamele ve yaptırımlara maruz kalıyorlar. Yollara düşüp büyük kentlere geldiklerinde her şeylerini, tarihlerini, kültürlerini, ailelerini, topraklarını da geride bırakıp kentlere çalışmaya geliyorlar. Her gün hor görülmeler, sömürülmelerinin yanı sıra bir de devlet baskısı ve topraklarının ellerinden alınmasında cabası oluyor. Her gün insan kanı emen sermayedarların, cellatların zulmünü de yaşamak durumunda bırakılıyorlar.
Bu gün Kürdistan’dan milyonlarca insan savaşın sonucu, devlet zulmünden ve baskısından dolayı Türkiye metropollerinden göçüp inşaatlarda, en alt hizmet işlerinde çalışmak zorunda bırakılmakta. Türkiye illerinden gelenlerde Kürtlerden az sayı da değil. Türkiye halkı da kendi köylerinden, kasabalarından çıkmak zorunda bırakıldılar. Tarım ve küçük aile işletmeciliği devlet desteğiyle büyük şirketlerin eline, inisiyatifine bırakılması köylü toplumlarını kendi emeğinden kopardı. Yani Türkiye toplumu da Kürt toplumu gibi aynı kadere mahkûm edilmiş durumda. Göçlerin ve işsizliğin neoliberal politikalarla iç-içeliği devletin geliştirdiği bir siyasal yönelimdir. Tüm Kürdistan ve Türkiye de tarım ve çiftçiliğin çökertilmesi devlet kapitalizminin ve tekel kapitalizminin kar hırsıdır. Kar hırsı bundan sonra da eğer ciddi bir karşı direnişle engellenmezse iş ölümlerinin yanı sıra doğanın da yaşanılamaz bir duruma getirecektir. Her gün iş kazalarından verdiğimiz insanlarımızın yanı sıra yaşamayacak olan doğa da isyan edecektir.
Halkın kendi kominal dayanışmacı ekonomisi örgütlemesi kadar, egemen kapitalist tekellere ve onun politikalarına müsaade eden ortak olan ulus-devlete karşı da halklar olarak ortak bir mücadele geliştirmenin ihtiyacı acil bir biçimde ortaya çıkıyor. Her geçen gün egemenlere karşı daha fazla ortaklaşma gerekçeleri ortaya çıkmakta. Daha dün yaşanan iş katliamında her şehirden aynı acıların sesi duyuldu. Ailelerin ortak acısı herkes tarafından görüldü. Ortak sorunların ortak mücadelesinin verilmesinin zamanı gelmiş, geçiyor da.
Liberal ulus devlet politikalar karşısında halklar aynı kaderi paylaşmaktadır. Kimin öldüğü, kimin aç kaldığı, kimin yüreğinin yandığının sömürücüler için pek bir önemi olmaz. Bunlar karşısında toplumumuzun tüm kesimlerinin bir karşı direniş ortaya koyması gerekiyor. Artık her gün insanlarımızın çocuklarına ekmek götürmek için evinden çıktığında geri dönebilme güvencesinin olabileceği ya da kendi tarım ve çifti politikasının kendisinin geliştireceği, kendi kendini yönetebileceği demokratik bir siteme ihtiyaç var. Böyle olursa tüm insanlarımız, Ege’den Karadeniz’den Kürdistan’dan göç etmeleri gerekmeyecektir. Kendi kentinde, esnaflığında, ailesiyle toprağında yaşayacaktır. Emekçiler, egemenlere muhtaç olmadığı bir sistem içerisinde ancak güvenceli bir yaşam sürdürebilir.
İş kazasımı dediniz!...