"Bakıcılar, demiş, her zaman görebilmiş miydi doğruyu/ Ve görücüler her zaman Doğu bakabiliyorlar mıydı?" (Hulki Aktunç)
Dünyanın, Ortadoğu’nun ve memleketin siyasi, iktisadi ve askeri hallerini "bahsi yükseltmek" olarak özetlemek mümkün. Devletler, tarihe ve şimdiye bakıp bahsi yükseltiyor. Dünyadaki tüm bahisler Ortadoğu için tutuluyor, yükseltiliyor; ve zarlar orası için atılıyor. Tarihte rastlantının rolünü kimse bilmiyor. Aklıma, Einstein’ın, "Tanrı zar atmaz" deyimi gelse de, devletlerin işi zara bırakmamak da mahir oldukları bilinir.
İşin aslı, dünyanın yeni bir paylaşım burcuna girdiği, Ortadoğu’da genelde halklar özelde Kürtler aleyhine bir zamanlar cetvelle çizilen sınırların yeniden çizilmeye başlandığı. "Arap baharı" ile başlatılan hamlelerin her yerde değişik sonuçlar vermesi, bölgede gözü olan devletleri yeni hamlelere ittiği, Suriye ile Irak’ın "odak" olduğu ayan beyan ortada. Her devlet kendi çıkarına uygun yeni bir "model" oluşturma çabasında. Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlik bunun tezahürü. "Dışarıdaki" bu yeni "bahsi yükseltme" konjonktürü "içeride" de kendine mahsus bahis yükseltilmesini getirdi.
Seçim "zaferini" arkasına alan iktidar/devletin Yeni Osmanlıcılık olarak da özetlenebilecek hamleleri gereğince bahsi yükselttiğine tanık oluyoruz. Sürecin Ortadoğu’da Kürtler lehine işlediği, Rojava, Kobanê deneyimlerinin siyasi ve moral eşiği yükselttiği ve bu yüzyılın "Kürt yüzyılı" olduğuna dair deliller ve analizler kıymetli. Ne var ki, Ortadoğu’daki bu yükselişin Kuzey Kürdistan’da ne kadar mümkün olduğu yakıcı bir soru olarak ortada. Hükümetin/devletin "masayı" devirmesinin, Suruç ve Ankara katliamlarının ve kuşatmaların yarattığı ortamda Kürt hareketinin de bahsi yükselterek, özerklik çıtasını ve ona bağlı hamlelerle karşılık vermesiyle sonuçlandı. Bu hamlelerin zamanlama ve amaca uygun araçlar açısından doğruluğu-yanlışlığı bir yana, en doğrudan sonucu, silahla yükseltilen bahsin siyasi sürecin önüne geçmekle kalmadığı, bir anlamda muhalif siyaseti neredeyse devre dışı bıraktığıdır.
Genel fotoğraf bir yana, özel olarak HDP’de odaklanan muhalefetin yapısal açmazları, başarıları ve başarısızlıkları bir yana sürecin siyaseti neredeyse mümkün kılmadığı günlerdeyiz. Dolayısıyla bahsi siyaseten yükseltmenin pek mümkün olmadığı yerde gündelik hayat da ona göre şekilleniyor. HDP’de cisimleşen "umudun" kendine ve dışındaki nedenlere bağlı olarak giderek yeni bir "umutsuzluk" dalgasına evrilmesi en kötü sonuçlardan biri olarak yaşanabilir. Bahsin silahla yükseltilmesinin en doğrudan sonuçları, silahlı özne olmayanların "rehin" oldukları ve bunun "korku" ve "umutsuzluk" ötesinde bir "çaresizlik" olarak yaşanmasıdır. Bahsin bu denli yükseltildiği bir eşikte yeni bir "mesafe" ayarına ve "eşitlenmeye" ihtiyaç olduğu açık…
Tarihin farklı noktasında olan Kürt siyasetinin, 12 Eylül 1980’den beri toparlanamayanlara ve HDP’ye "Çok alametler belürdi gelmedin", neden ayak uyduramadın demesi mümkün. Ama her alametin doğru yönetilip yönetilmediğine dair tersinden cümle kurmak da mümkün. Tarihin bizi sadece göğsümüzden ve sırtımızdan değil, kalbimizin ve aklımızın yanı sıra, teorik ve pratik olarak da eşitsiz olarak böldüğü açık. "Balkanlar her yerdedir" mecazından el alarak Kürtlerin Ortadoğu’da ve her yerde olduğu da bir hakikat. Ne var ki, mesafeyi kapatacak yeni bir toparlanmanın kişisel ya da kolektif beceriler kadar, dünyada ve ülkede yeni bir devrimci dalgayla da mümkün olacağı bilinmeli. Bunun anlamı o güne kadar "beklemek" değil, dalgayı örgütlemek ve dalga tarafından da örgütlenmektir.
Ayağından vurulan Dört Ayaklı Minare… Ensesinden vurulan Elçi Tahir. Son zamanlarda hep dört ayağı üstüne düşen devlet. İşaretler bana bunları söylüyor ve söyletiyor.