Çok küçüktüm. Babamın bir kaç defa abilerime tekrarladığı sözü hiç unutmadım. Babam derdi ki; "okuyun, sahip olduğunuz malı, mülkü bir günde yitirebilirsiniz, ancak sahip olduğunuz bilgi sizinle mezara kadar gelir, onu kimse sizden alamaz." Babam zamanında nasıl bir ilişki ve tecrübe yaşamış da, hangi yaşanmışlıktan bu inancı içselleştirmişti hep merak ettim, ancak hiç bir zaman öğrenemedim. Babam 60-70 yıl önce ticaret ile uğraşıyordu. İstanbul Amed, İstanbul Wan, İstanbul Antep, İstanbul Riha, İstanbul Elazığ arası ticari ilişkileri vardı. Ve çocuklarının kendi mesleğini devam ettirmesini istemiyordu.

Bu arada belirtmeliyim erkek çocuklarının yanında özellikle kızlarının okumasını ve iyi bir meslek sahibi olmasını istiyordu. Babamın iyi bir meslekten kasti, devletten bağımsız çalışabileceğin meslekler, örneğin hekimlik ya da avukatlık gibi. Kürtler’in genellikle tercih ettiği meslek dalları. Bu tercihin tesadüf olmadığına inanıyorum (bu ayrı bir yazının konusu).

Kısacası babam ‘erk ve erkeğin’ Kürde ve kadınlara karşı dost olmadığını yaşayarak öğrenmiş birisiydi.

Babam ne yaşamıştı hala bilmiyorum, ancak ben de bunu yaşayarak öğrendim. Tam 36 yıl önce, Kürdistan’da bir ilçede hekimlik yapıyordum, bir muayehanem, Amed ve çalıştığım ilçede evlerim vardı. Bir gün sabah evden çıktım Dicle Üniversitesine gitmek için. İhtisas sınavını kazanmıştım, ihtisasa başlamak için işlemlerimi yaptırmaya gidiyordum. Hayallerim vardı… Gerçekleştirebileceğim. Hayalimi gerçekleştireceğim bir branş seçmiştim. Mutluydum. Amed’de ki hayallerimi gerçekleştirmek için artık hedefe yaklaşmaya az kalmıştı…

Ancak ne o üniversite ye ulaşabildim, ne o eve geri dönebildim, ne de muayehaneme. Babamın dediği gibi bir gün de değil, yarım saatte sahip olduğum her şeyi kaybetmiştim. Sadece çantam da üniversiteden mezun olduğumda verilen ‘çıkış belgesi’ vardı… Diplomam bile üniversite de kalmıştı, alamamıştım. Bu da ayrı bir yazı konusu, kendim ile beraber Avrupa’ya getirdiğim hiç bir belge geçerli değildi. Hekimlik diplomam geçerli değildi, ehliyetim geçerli değildi… Türkiye’nin verdiği belgeleri, diplomaları Avrupa ülkeleri geçerli saymıyordu… Sahip olduğumuz her kağıt, TC’nin verdiği her diploma tuvalet kağıdı muamelesi görüyordu…

Hani derler ya ‘her şeyimi kaybettim, sokakta kaldım’. Bu bile benim için lükstü. Ben karnımda bebeğim ile sokağa bile çıkamazdım. Amed’in sokaklarında, işgalci güçlere her an esir düşebilirdim.

Ben yine konuma döneyim. Üç gün önce TC’nin başbakanı kendi deyimi ile "korkmaz Ahmet" Amed’de, Sur’da, onbin kişilik PÖH, JÖH ve yerli işbirlikçileri, Ensarioğlu ve Eker eşliğinde Amed halkına müjdesini vermiş. Sur "kamulaştırılmış“ (Bu arada Ensarioğlu’na yeni bir ihale çıktı). Gerçi kamu demek halk demektir, halka açık mekan oluşturulacak demektir. Ancak ‘korkmaz Ahmet ‘korkarak başka bir şey ilan ediyordu… Artık buraları işgal ettik diyordu..

Oysa işgal ettiğin yerler zaten işgal edilmişti… Siz hiç duydunuz mu ‘Bir coğrafyanın iki defa ayni güçler tarafından işgal edildiğini’. Bu da Korkmaz Ahmet’in sömürgecilik literatürüne geçecek yeni icatlarından biri.

İşgalin işgali…

Ahmet tanımaz bilmez, "Hançepekli, Alipaşalı çocukların gücünü"… Yanındaki yerli salaklar da mi bilmez…

Gerçi yüz küsür gündür… Hançepekli ve Alipaşalı çocuklar JÖH’yü, PÖH’yü Sur’a gömdü. Tekrar işgal etmekten başka çaren yoktu.  Ya da daha doğru bir tanımlama ile işgalini tekrar ilan etmekten başka çaren yoktu.

N.b: Hançepekli ve Alipaşalı çocukları merak edenler, bilenlere sorsun.