Fransa’da meydana gelen katliam, aklın durduğu yerdir. Bundan sonrasını aklın becerisiyle anlamaya çalışmak abesle iştigaldir. Bu akıl tutulması hali, sadece İslami bir katliam çetesi olan IŞİD uygulamalarında ortaya çıkmaz. Benzeri örnekler devletin sıkça dillendirdiği “yüzde doksan dokuzu Müslüman olan” ülkemizde de günü birlik yaşanır. Örneğin Cizre’de, binaların bodrum katlarında diri diri yakılan süt çocuklarının, yerde iple sürüklenerek parça parça edilen delikanlıların, sokakta cesetleri hafta boyu sergilenen yaşlı nenelerin ya da ölüsü çırılçıplak soyularak sokağa atılan genç kadınların vücutlarındaki işkence izlerinde yeni İslam devletini apaçık görüyoruz.
Ülkemiz ve coğrafyamız üzerindeki büyük etkisi göz önüne alındığında, bir reform hareketi yaşamamış olan İslam’ın toplum ve politika üzerindeki belirleyici ağırlığı toplumsal proje sahiplerinin dikkatle ele alması gereken bir sorundur. Bu nedenle Türkiye’de geleneksel her politik yapı, bu gücün rüzgarıyla yelkenini şişirmeye yönelmiştir. Örneğin muhafazakar sağ partiler Sünni mezheplere sırtını dayarken, seküler, laisist olduğunu iddia eden CHP ise diğer inanç topluluğu olan Alevi toplumu üzerine bir kene gibi yapışarak aynı istismarı orada sürdürmüştür. Elbette dinsel akımlar da politikanın gücünü kullanarak kendilerini büyütmeye devam etmişlerdir.
Yeni yüzyılın ilk adımlarında El Kaide, Boko Haram, IŞİD gibi kanlı katliamlarıyla isim yapan cinayet örgütlerinin eylemleriyle de anlaşılmaktadır ki, İslam’da yönelişi daha bir süre liberalizm ve içsel reformlara değil, fanatizm ve radikalizme doğru olacaktır. İktidar ya da bir güç olarak ortaya çıkan her din ya da inancın, ötekilerin yaşam alanına müdahaleyi kendisi için hak hatta görev kabul etmesi zihniyeti devam ederken, bu gelişim dünya ölçüsünde bir tehlike olmaya devam edecektir.
Batı emperyalizminin diktatör Tayyip Erdoğan’dan bir “liberal İslam lideri” yaratabileceğini sanan Hıristiyan aklı, tam da bu noktada iflas etmişti. “Yaratılanı yaratandan ötürü severiz” idealist saptırmayı sıkça tekrar eden Tayyip, kısa bir süre sonra kendisine benzemeyen ‘yaratılanların” hepsini, yaratanını falan takmayarak katletmeye başladı. Bu, liberal İslam projesinin de çöküşü idi. Kişilerin kaç çocuk doğuracağından nasıl giyineceğine, ne yiyip ne içeceğine kadar belirlemeye yönelen İslam, temelindeki tekçi anlayışla uyumlu olmak zorundaydı. Oysa o temel düşünce, diktatoryal bütün anlayışların da temelini oluşturmaktadır. Reforme edilmemiş geleneksel İslam’dan demokrasi çıkmaz sözümün temelini bu düşünce oluşturur.
Bunun kanıtlarından birini de çoğulcu demokrasinin tek savunucusu HDP’nin “oruçsuz HDP’li milletvekillerinin oruçlular yanında çay içmesini” eleştiren milletvekili Kadri Yıldırım oluşturmuştur. Bir bireyden, inanmadığı ya da doğruluğunu kabul etmediği düşüncelerin uygulamaları karşısında kendi özgün yaşam biçimini değiştirmesini istemek, iktidar olunduğu koşullarda diktatoryal baskıları meşrulaştıracak tekçi yönelişin ön izleridir. Böylesi bir İslam anlayışının zaten çoğulcu demokrat olması beklenemez. Devlet egemenlerine benzer olarak “toplumumuzun yüzde 95’i Müslüman Kürt’tür” gibi sözlerle uydurulmuş bir mahalle baskısıyla ötekileri korkutmaya yönelen ya da “bu davranış karşısında utandım” gibi aslında ötekinin “yaşam tarzını” aşağılayan tutum ve davranışlar, çoğulcu demokrasinin tarzı olamaz. Üstelik böyle bir istek, “inanmasan da inanıyormuş gibi yap” sahteciliğini teşviktir ki ahlaken düşkünlüktür.
Salt ‘demokrat’ olduğunu göstermek için, örneğin bir komünistin bir milliyetçiye “düşüncelerinize saygı duymakla beraber” diye başlayan sözler söylediğinin çok kez tanığı oldum. Oysa her düşünceye saygı duyulamayacağı gibi, herkes herkesin düşüncesine saygı duymak durumunda da değildir. Hele de ötekinin yaşam kalıpları ve ritüelleri içinden hareket etmeye yönlendirmek için “saygı” gibi sözcükleri kullanmak, hiç de iyi niyetli yaklaşımlar değildir. Ben Kadri Yıldırım’ın düşüncesine elbette saygı duymuyorum. Gerçekte sorun saygı sorunu değil, “farklılıklara rağmen, birbirimizin hayatına karışmadan, birlikte yaşam ilkelerinin saptanması” sorunudur. Ve biliyoruz ki ötekinin reddi ile temellenen hiçbir dinden çoğulcu bir demokrasi çıkmaz, çıkamaz. IŞİD’in güç olma halinde yaptıkları, güç olacak dinlerin yapacaklarının da göstergesidir. Bundan kendimiz için de dersler çıkarmak zorundayız.