Eski ismi ile IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) olan İslam Devleti Hareketi, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet ve terörizm ile çok kısa bir zaman içerisinde, Ortadoğu siyasetinde öne çıkarak birçok siyasal hesabın içerisine yerleşti. Örgütün ve hareketin Ortadoğu’da bu hızlı yükselişi ve liderinin gizemli yapısı, ister istemez birçok sorunun sorulmasına yolaçmaktadır. Bu sorulardan en önemlisi, bu hareketin arkasındaki güçlerin kimler oldukları ve stratejik olarak neyi hedefledikleridir. Cengiz Han’ın terörizmine ve savaş yöntemlerine benzer bir şekilde hareket eden IŞİD’in arkasındaki güçleri ve stratejik hesaplarını anlamak, Ortadoğu siyasetinin önümüzdeki süreçte nasıl evrileceğini anlamanın da anahtarını içerisinde barındırmaktadır.

Sorduğumuz sorunun yanıtını yazının başında vererek bu cevabın nedenlerini ortaya koymaya çalışalım. IŞİD ya da İslam Devleti, bugüne kadar ortaya çıkan olgular ve ortaya çıkardığı siyasi sonuçlar açısından ele alındığında, bir ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Fransa ortak planı gibi gözükmektedir. Özellikle ABD, İngiltere ve İsrail’in IŞİD’in oluşumunda ve Ortadoğu satranç tahtasında ileri sürülmesinde baş aktörler olduğu görülmektedir. Bu noktada Almanya ve Fransa’nın bu üç ülkeyi izledikleri anlaşılmaktadır.
O halde başka bir soruyla devam edelim: Batı emperyalistleri ve onların bölgedeki işbirlikçisi konumunda olan İsrail niçin böyle bir hamleye başvurdular? Batılı emperyalist güçlerin IŞİD operasyonu, bölgedeki bazı devletleri ve politik güçleri ‘hizaya ve dize getirme operasyonu’dur. Batı emperyalistlerinin IŞİD hamlesini anlamak için, bölge güç ilişkilerinin küresel güç ilişkilerine nasıl bağlandığını anlamakta yarar vardır.

Planlar tersi sonuçlar doğurdu

ABD’deki 11 Eylül 2001 terör saldırılarından (bugün ortaya çıkan birçok bilgi ve belge bu terör saldırılarının dünyanın önemli bölgelerine müdahale için bir ABD komplosu olduğu iddiasını, ihtimalini güçlendirmektedir) sonra, ABD ve müttefiklerinin Afganistan’dan başlayarak Ortadoğu ve çevresini, Rusya ve Çin’in etrafını çevirecek şekilde düzenlemek istemeleri, 2010’lara gelindiğinde istenilen sonuçları vermediği gibi, 2007-2008’de ABD’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, ABD ve müttefikleri için ağır bir yük durumuna geldi.
ABD ve müttefiklerinin dünyanın önemli bölgelerini tamamen kontrol altına alma ve Batı’ya karşı yeni bir emperyalist meydan okumayı önleme anlayışı, ilginç bir şekilde tam tersi sonuçlar doğurarak, Batı emperyalistlerinin ekonomik ve siyasal olarak göreli dengelenmesine yolaçtı. Batı bu temelde başladığı hiçbir savaşı sonuna kadar götüremedi. Örneğin ne Afganistan’da, ne Irak’ta ne de dünyanın başka bir bölgesinde böyle bir sonuç elde edebildi. Üstüne üstlük olaylar ABD ve müttefikleri açısından en kötü senaryoya uygun bir biçimde gelişti. Ortadoğu’daki güç ilişkilerini 2010 yılına kadar kendi lehine stratejik bir şekilde değiştiremeyen Batılı emperyalistler, 2011’in başlarında patlak veren Arap Baharı’ndan da istedikleri gibi yararlanamadılar.

AKP’nin aldatma politikası
Ortadoğu’da olayların Batılı emperyalistlerin aleyhine gelişmesine neden olan başka olaylar da ortaya çıktı. Bunlardan ilki, sinsi bir şekilde Batı’ya yanaşan ve asıl stratejik hedefini yani Batı‘dan stratejik olarak uzaklaşmayı liberal görünüm altına gizleyen AKP’nin iktidara gelmiş olmasıdır. Hatta Batı ama özellikle de ABD yanlış bir teorik ve politik değerlendirme ile AKP’nin ılımlı İslam çizgisini, Türkiye’nin burjuva-demokratik dönüşümünü gerçekleştirerek Batı’ya bağlanmasının temel gücü olarak görmüştür. Ama bunun yanlış olduğu, AKP’nin bir politik aldatma politikası izleyerek ve AB reformlarında ayak direyerek aslında iktidarını sağlamlaştırmak için zaman kazanmak istediği ve alttan alta faşist bir sistem kurarak Batı’dan koptuğu ortaya çıkmıştır. Bu durum ABD ve Batı’nın nüfuzunun Ortadoğu’da zayıflamasına neden olmuştur.
İkinci bir durum, AKP’nin reformlarda ayak diremesiyle PKK’nin AKP ile Batı arasındaki bu çelişkilerden yararlanarak ve yeni bir paradigma temelinde güçlenmesidir.
2000’li yılların başlarında PKK önderliği, 1999 komplosunu atlatmanın ve karşısındaki düşman cephesinin bölünmesinin, PKK’nin stratejik önceliklerinde bir değişiklikten geçtiğini kavrayarak, Kuzey Kürdistan’ın bağımsızlığından ziyade başka parçalarının bağımsızlığını ya da özerkliğini öne çkaran bir politika izlemeye başladı. PKK’nin siyasi ve askeri gücünü Kuzey ve Güney Kürdistan’ın dışında yeralan Rojava (Batı Kürdistan) ve Rojhilat’a (Doğu Kürdistan) yoğunlaştırması ile Batı’nın İran ve Suriye rejimlerini yıkma stratejisi geçici bir çakışma durumu oluşturdu. PKK’nin Batı’nın stratejik önceliklerini de gözönünde tutan bir politik yaklaşım geliştirmesi ve Batı’nın PKK’nin bu siyasi ve askeri gücünü İran ve Suriye’deki rejimlerin yıkılmasında taktik bir araç olarak görmesi, Türkiye’nin demokratik reformlar yaparak AB’ye bağlanmasında düğümleniyordu. Türkiye’nin AB üyeliği aynı zamanda Türkiye ile PKK arasında Demokratik Cumhuriyet temelinde bir ateşkes süreci de olacaktı ve bu durum PKK’nin PJAK aracılığıyla İran’ın zayıflatılması politikasına da geçişi oluşturacaktı. Ancak AKP’nin AB reformlarında ayak diremesi ve PKK ile ateşkes sürecini başlatmaması ve kalıcı kılmaması, Batı’nın İran politikasının boşa çıkmasına neden olmuştur.
 
AKP’yi AB’ye doğru itmek

PKK’nin dünya dengelerini ve Batı’nın stratejik önceliklerini de gözeterek yeni bir stratejik perspektif oluşturması, aynı zamanda Türkiye üzerinde Batı’nın baskısını kurmaya da yönelikti. AB’ye doğru adım atmayan AKP’yi, AB’ye doğru itmek ve gerekli olan ateşkesi elde etmek için PKK, 1 Haziran 2004’te Kuzey Kürdistan’da tekrar savaşı başlattı. Aynı yılın Aralık ayında PKK’nin baskısının artması üzerine, ABD’nin AB’ye baskısıyla, Türkiye’ye AB ile müzakereleri başlatma kararı aldırtıldı. Böylece AKP’nin reform yapmama bahanesi kalmayacaktı.
Türkiye’nin AB’ye doğru reform yapması ve sıkıca Batı’ya bağlanması demek, İran’ın kuşatılması demekti. Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciyle AB müktesebatı çerçevesinde yolalması ve Kürt sorununda liberal reformlar yapmasıyla PKK ile yapacağı ateşkesle, PKK’nin askeri güçlerinin Rojhilat için serbest kalması anlamına da gelecekti. Ancak AKP ısrarla bu yola girmekten kaçındı ve PKK’nin 1 Haziran 2004 hamlesine, bölge devletleriyle yani İran, Suriye ve Irak ile yakınlaşarak karşılık verdi. Bunun üzerine Georges W. Bush Başkanlığındaki ABD hükümeti yeni bir politikaya yöneldi.
ABD İran’ın kuşatılmasını ve gerekli güçlerin onun zayıflatılması için konumlandırılmasını sürekli engelleyen AKP’nin devrilmesi ve yerine Ordu, CHP ve MHP’den oluşan bir koalisyonun geçmesi için 2005’ten itibaren düğmeye bastı. Amaç 2007 seçimlerinde AKP’yi Hükümet’ten indirmek ve bir milliyetçi cephe hükümeti kurarak, PKK ile ateşkes elde etmekti. Bu planın ağırlık merkezi Türk Ordusu’ydu ve bunu anlayan AKP Ergenekon Komplosu’nu hızlandırarak ve Ordu’yu bastırarak ve de kendi konumunu güçlendirerek bu süreci atlattı.
Ama bütün bu süreç aynı zamanda İran’ın zaman kazanması ve nükleer çalışmalarını hızlandırması demekti. Georges Bush, Türk Ordusu, CHP ve MHP koalisyonunun yenildiği 2007 yılı aynı zamanda ABD’de ve dünyada büyük bir mali ve ekonomik krizin patlak verdiği ve de 2008 ABD Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin kaybedeceğinin belli olduğu yıl oldu. AKP Hükümeti, ABD’de Obama ve Demokrat Parti’nin kazanması durumunda nasıl hareket edeceğinin planını yapmaya başladı.


 Açılım politikası ve oyalama
Obama hükümetinin politik tarzı, 1990’lı yıllardaki Clinton hükümetinin tarzına çok benziyordu ve bu siyaset AKP ve Gülen Cemaati tarafından çok iyi biliniyordu. Obama Başkan seçilmeden çok önceleri, seçildiği taktirde ılımlı İslam’a yanaşacağını, Ortadoğu’da ABD’nin askerlerini çekeceğini ve İran sorununda bölgesel güçler ile daha fazla işbirliğinin öne çıkarılacağı bir politikanın sözünü veriyordu. Obama’nın bu politikası, AKP üzerinde tek ABD’nin baskısının azalmasını değil ama Türkiye’nin Batı’dan stratejik olarak koparılması ve yeni bir rejimin oturtularak Kemalizmin tam tasfiyesine de olanak sağlayan bir fırsat sunuyordu.
Obama dönemi AKP için aynı zamanda Batı’yı dengeleyecek yeni müttefiklerin (İran, Rusya ve Çin gibi) kazanıldığı dönem olacaktı. Bunun için Ordu’nun bastırılması sürdürülecek ve Kemalistler tasfiye edilerek Ordu tamamen ele geçirilecekti ve bu sırada PKK ve Batı açılım politikası ile oyalanarak içeride yeterli tasfiye gerçekleştiği ve dışarıda da PKK’yi tasfiye edecek devletler birliği sağlandığı anda da PKK’nin tasfiyesine geçilecekti. Çünkü PKK, AKP’nin önünde hem İran ile stratejik bağlantı kurmanın hem de iç politikada demokratik reformların gerçekleşmesini istediği için, AKP’nin istediği rejimin oturtulmasının önündeki en büyük engel konumundadır.
2011 yılının başlarında patlak veren Arap Baharı ve bunun Suriye’ye yansıması AKP için hem avantaj hem dezavantaj doğurdu. Arap Baharı, bölgedeki milliyetçi iktidarların yerine Batı’dan bağımsız, anti-demokratik ve AKP’ye daha yakın olan islami unsurların geçmesi ve Batı’nın sınırlandırılmasına olanak sağlarken, PKK’nin daha da güçlenmesine neden olarak ve bölgesel ve küresel güç ilişkilerinin içerisine daha fazla yerleşerek tasfiyesini imkansız hale getirdi. AKP Hükümeti, Suriye’de Türkiye’nin Suudi Arabistan ile birlikte inisiyatif alarak, Esad rejimini Müslüman Kardeşler ve El Kaide unsurlarıyla birlikte devirmek istemesi ve daha sonra bunlara dayanarak Rojava Devrimi’ni ve PKK’yi ezme stratejisi, giderek Batı’nın çıkarlarıyla ve öncelikleriyle çelişen bir durum oluşturdu.

Dünyadan tamamen tecrit oldu

Suriye içsavaşıyla birlikte AKP Hükümetinin asıl stratejik hedefi deşifre oldu. Suriye’de Müslüman Kardeşler ve El Kaide birlikteliğinden oluşan Sünni bir iktidar hedefleyen AKP, İsrail’i Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile birlikte kıskaca alarak Esad’dan daha büyük tehdit yaratacaktı. Bu iktidarı kullanarak ve İran’ı rahatlatarak onun ile daha kolay anlaşma sağlayacaktı ve ensonu bu politik pozisyon PKK’nin bastırılmasında kullanılacaktı. Bu aşamadan sonra da, bölgedeki Sünni radikalizmi Türkiye’nin koruması altında Batı’ya karşı yönlendirilecekti. Esad rejiminin yıkılmasıyla bölgenin böyle bir dönüşümü, İran’ı nükleer silaha kavuşturacak ve İsrail’i felaketin eşiğine getirerek Batı’nın bölgeden dışlanmasına neden olacaktı. Üstelik böyle bir bölgeye ABD ve müttefikleri askeri olarak da müdahale edemeyeceklerdi. Tam da bu sırada  ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, ABD Kongresi’ne gönderdiği bir mektupta “Esad rejiminin yıkılmasında ABD’nin  çıkarı yoktur” diyerek durumu özetledi.
Suriye’de Esad rejimini El Kaide ve Müslüman Kardeşler muhalefetiyle yıkamayan Suudi Arabistan ve Türkiye büyük bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle Türkiye Suriye’de merkezi devleti zayıflattığı için PKK düşüncesinin Rojava’da iktidarlaşmasına neden oldu. Ama daha da önemlisi, AKP Hükümeti giderek dış dünyadan tamamen tecrit oldu ve yeni bir politika arayışı içerisine girerek taktik değiştirdi.
2012 yılının sonlarında AKP’nin devreye koyduğu yeni politika, tamamen Batı ve PKK’ye (Kürt sorununa) dönük olarak bir aldatma politikasıydı. Ama olayların gelişimi gösterdi ki, hem Batı hem de PKK, AKP’nin bu aldatmasına karşı hazırlıklıydılar. PKK’nin 2012’de başlatmış olduğu “Devrimci Halk Savaşı”, bu hazırlık açısında verilebilecek en iyi örnektir.
AKP’nin 2013 yılının Ocak ayında resmen kamuoyuna açıkladığı yeni politikanın özü, ‘Çözüm süreci’ görünümü yaratarak Batı’yı oyalayıp, Suriye’de El Kaide’ciler ve Müslüman Kardeşlerle ittifak yaparak, Güney Kürdistan’da da KDP ile ittifak geliştirerek ve Irak’taki Baasçılarla da anlaşıp PKK’yi çevreleyerek büyük bir bastırma hareketi gerçekleştirmekti. Böylece Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler giderek Batı’dan stratejik olarak ayrı hareket eden ve Batı ile stratejik çıkar farklılaşması yaşayan ülkeler olarak ayrışmaya başladılar.

ABD’nin IŞİD ile oyunu
ABD ve Batılı müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan’ın kontrol dışı ve Batı karşıtı hareketlerini dizginlemek için ve İran’ı baskı altına alarak nükleer silah çalışmalarını boşa çıkarmak için IŞİD (İD) taktiğine başvurdular. Yaşanan tarihsel ve sosyal nedenlerden bir etkisi olmakla birlikte IŞİD, Batı’nın tamamen bir politik aldatma aracı olup, onun aracılığıyla İran’ın kuşatılması ve baskı altına alınması ve de Türkiye ile Suudi Arabistan’ın bağımsız politikalarının da altının oyulması hedeflenmektedir. IŞİD dizginleri Batı tarafından tutulmuş olan ve kendi politikalarına engel gördükleri güçlerin üzerine belirli bir plan doğrultusunda yönelendirilen çılgın bir at gibi kullanılmaktadır.
ABD ve müttefiklerinin IŞİD’e karşı mücadelesi sahte ve aldatmaya dönüktür. Amaç IŞİD ile mücadele görünümü altında İran’ı zayıflatacak ve bastıracak güçleri tek bir cephede toplamak ve buna engel olanları da IŞİD aracılığıyla zayıflatmak ve bertaraf etmektir. IŞİD, ABD ve müttefikleri tarafından bir ‘leviye’ gibi kullanılmaktadır. 
ABD bu politik aldatmayı yani IŞİD’in oluşturulmasını ve bölgede başka güçlerin (örneğin Türkiye) politik hesapları içerisine girerek onların yanlış bir stratejiye yönlenmelerinin sağlanmasını direkt kendisi yapmamış, ama tamamen kendisine bağımlı olan Katar’a yaptırmıştır. Taktik olarak Katar, ABD’ye ve Batı’ya karşıtmış gibi gösterilerek, Türkiye gibi ülkelerin IŞİD ile beraber iş yapması sağlanmıştır.
Türkiye’nin IŞİD ile ilişkilenmesini, Rojava’ya IŞİD’in saldırtılmasıyla sağlayan Batı, böylece Türkiye’yi ‘terörizme yardım eden ülke’ pozisyonuna sokarak dünya genelinde teşhirini sağladı.
ABD Irak’ta çekilirken bıraktığı boşluğu başka güçlerin doldurmaması için ve bazı güçlerin istenilen çizgiye gelmemesi olasılığına karşı, bir dengeleme unsuru olarak IŞİD aracını oluşturduğunu gelinen aşamada artık öğrenmiş bulunuyoruz. ABD bölgede direkt güçlerini çekerken dolaylı güçlerini yerleştirmiştir. Bu durumun anlaşılmaması için de kendisinden bağımsız ya da mesafeli olduğu imajı verilen Katar’ı kullanmıştır. Katar bölge devletleri içerisine ABD’nin ajanı olarak yerleştirilmiş bir ülkedir.  DEVAM EDECEK
 


KEMAL ERDEM