Devletçi sistem gücünü zihniyetten alır. Jerontokratlardan tutalım günümüz kapitalist tekelciliğine kadar tüm egemenlerin yaptığı en temel şey, kendilerini zihniyetin tekeli olarak örgütlemeleridir. Tüm egemenler algı yönetimini ellerinde tutmaya özen gösterirler. Her şeyden taviz verebilirler ama bundan asla. Çünkü insan ve toplumun inşa edilmiş gerçeklikler olduğunu çok iyi bilirler.

Cennetteki tek yasak olan 'bilgelik ağacının meyvesini yeme'yi, Sümerlerin çivi yazısını sadece kimi ayrıcalıklı kesimlerle sınırlamasını; Zeus'un Metis'i yutmasını, Prometheus'u cezalandırmasını, Ortaçağ'da tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak kilisenin endülijans ve aforoz yetkisini, engizisyonda nice gerçek düşüneni katletmesini, kapitalist modernitenin tüm beyinlerin yönünü kendine çevirmesinin yanında, her geçen gün beynini daha az kullanan bir insan tipini yaratmasını, egemenlerin algılara hükmetmesinin ve zihniyet tekeli olmak istemesinin dışavurumları olarak görmeliyiz. Algı yönetimi üzerinde bu kadar titremelerinin kaynağında ise onların yumuşak karnı bulunuyor: yalana dayanma ve yalancı olmadır. Bu aynı zamanda onların en büyük çıkmazıdır. Bu nedenle de çok büyük bir efor harcarlar. Yalancılar olarak yalancı olmadıklarını kanıtlamaya, hatta doğruların gerçek temsilcisi olduklarına herkesi inandırmaya çalışırlar. Kolay değildir yalanı ustalıkla ve yüzü kızarmadan söylemek; yalan bir insan, yalan bir toplum, yalan bir dünya ve yaşam yaratmak… Öncelikle zihniyette kazanmak gerektiğini çok iyi bilen yalancı egemenler, yeni bir 'hakikat rejimi' ile yönetilen, maniple edilen algılarla yepyeni ama sapkın bir dünya yaratmış olurlar.
Yarattıkları bu dünyanın sürdürülebilir olması için karınca misali çalışmaktadırlar. Sayısız think-tank kuruluşlarıyla, okul-üniversiteleriyle ve yaşamın kirletilmiş tüm görünümleriyle kendi dünyalarının temel besini ve ürünü olan yalanı ürettikçe üretiyorlar. Sadece metafizik yalanlar değil, yalanı bedenleştirerek yaşamın yaratıcıları oluyorlar. Zihniyetlerini işgal ettikleri ailelerden çocuklarını alıyorlar ve onları istedikleri kıvama getiriyorlar. Toplumun geleceği olan çocuk, yalancıların geleceği oluveriyor. Gerçekte yalanı yaşam diye belleyen 'ölü canlar' yaratılıyor. Gerçekleşen, insandaki tanrısal gücün kötüye kullanılarak, insan kılıklıların yaratılmasıdır. Endüstriyalizmin ruhsuzluğuna uygun tıpkı bir bilim kurgu filminde olduğu gibi, robot askerlerin seri üretimidir yapılan. Gidişat yok oluşa doğrudur. Gerçekleşmekte olan özsel yok oluştur. Özü yok olmuştan geriye kalan kabuktur, özsel yok oluşu yaşayanın bu kabuğu yok etmesi de sıradan bir iştir. Toplumsal doğada olmayan, oldurtulan bu yalan sistem, yanlış bir inşadır, yanlış, yalancı beşerler tarafından yaratılmıştır; anormaldir, doğa dışıdır, olmaması gerekendir; ama olmuştur.
Yedi bin yıldır bu yalancıların karşıt kutbunda yer alan toplumsal güçlerin en temel görevi, kendi algılarını bu yalan dünyanın dışına çıkarmaları ve kendi doğasına uygun bir dünyayı yeniden inşa etmeleridir. Bu güçlerin en büyük avantajı duruşlarının toplumsal doğaya olan uygunluğudur. Hakikat bizzat onların bir değeri olarak belirmiştir. Onlar hakikatin, hakikat de onların bir yaratımıdır. Yalancı değillerdir, gerçek olanlardır. Onlar daha yalan yokken, ontolojik olarak zaten var olanlardı. Yalancılar ise oldurtulanlardı. Virüsî özelliğinden 'oldurtulan' 'var olan'a saldırdı. Yalan hakikate nüfuz etmeye yeltendi. Ona yerleşmek istedi. Onun suretinde ve kabuğunda kendini var etmek istedi. Hakikat kirletildi. Ve böylelikle hakikatin tekrar kendi olma sorunu doğdu. Hakikatin kendini yalandan arındırması sorunu böyle oluştu. İşte o zaman başladı hakikat savaşı. Yani gerçek ideolojik savaş, Ahura Mazda ile Ehriman'ın evrenin her zerresine yerleşen amansız savaşı başladı.
Herkesin düşüverdiği bu hakikat savaşında, içsel arınma yalan sistemine büyük darbe oldu. Hermesi'in 'istek ve irade sınav'ının zamanı geldi. Büyük nefis mücadelelerinin devri açıldı. İnsan kalmak için buna gerek duyuldu ve bu zorlu yoldan başarıyla geçenler ortaklaştı: "İnsan ölümlü tanrı, tanrı ölümsüz insandır." "Nirvana", "En'el Hak" "Fenafillah" "Ben benim, ben evrenim, ben öncesi-sonrası, yakını-uzağı olmayan zaman ve mekanım!" hakikatleri böyle doğdu. Ve böylelikle kendilerine sirayet etmek isteyen yalan sistemi çökertip yerle bir ettiler. Kendilerini hakikat olarak örgütlediler ve yıldız gibi parladılar. Yön oldular, yol gösterdiler. Geleneğe dönüşerek, hakikat yoldaşlığını kurdular. Tüm yalanları ve yalancıları orta yere döktüler, yırttılar tüm perdeleri ve düşürdüler tüm maskeleri. İşte tarihin en büyük ideolojik savaşı ve savaşçıları.
Bizler toplumsal doğaya dayanan güçler olarak, işte bu yolun yolcularıyız. Gerçek insan olmaya çalışanlarız. Öze dönüşün, özle yeniden buluşmanın mücadelecileriyiz. Bizler de öncüllerimiz gibi gücümüzü normal olduğumuzdan, doğallığı esas almamızdan alıyoruz. Hakikat bizimle. Yakalandığında yalanlardan örülü dünyalarını yalancıların başına yıkacak denli güçlü olan hakikat. Şey'in doğası olan hakikat en büyük dayanağımız. En büyük güç kaynağımız ama aynı zamanda onu yaşamak, onunla bir'leşmek de en büyük problemimiz. Kirletilmiş yaşamın kirletilmiş insanları olarak kopartıldığımız hakikatimizle 'xwebûn'u yakalamamızdır, en büyük sorunumuz. Hakikat yoldaşlarının yoldaşı olmaktır, en büyük derdimiz.

Tanrısallık olarak ruhsallık

Kaos yaşanıyor. Herkesin rahatsız olduğu bir dönem. Yalan sisteminin tüm şatafatı sadece onun en zayıf konumda olduğunu gösterir. Aldanmamak gerekir, aşılmaz, yıkılmaz değillerdir. Yalancının yatsısı gelip geçmiştir. Yalan dünyanın canına okunacak olan, insanlığın yeni şafak vaktidir, günümüz. Ama engellerimiz var. Her birimiz ideolojimizin maddeleriyiz, görüngüleriyiz. Her söylemimiz düşüncemize bedendir. Tüm hal ve hareketlerimiz metafiziğimizin fizikleridir, bedenleşmesidir, maddeleşmesidir. Herkesin zihniyeti kadar olduğu gerçekliği kaynağını bundan alır. Pratiğimiz, maddeleşmiş halimiz, görünmez yönlerimizin görünür kılınmasıdır.
Sistem açısından da bu böyledir. Örneğin ekolojik sorunlar var, demek ki sistemin ruhunda problem var. Toplumsal sorunlar var, demek ki sistemin ruhsallığında, zihniyetinde problemler var. Zaten zihniyetinde sorunlar olduğundandır ki aynı sistem yol açtığı sorunları çözme kabiliyetinde değildir. Aynı zihniyetle hem sorun yaratılıp hem de aynı sorun çözülemez. Sistemin ruhu bozuk ve bencil. Bencil olduğundan, bu sistemin toplumla barışması, toplumsal doğayı temsil etmesi mümkün değildir. Çünkü toplumsal doğa komünaldır, o ise bencildir. Toplumsal doğanın ruhsallığıyla kapitalist modernitenin temsil ettiği sistemin ruhsallığı farklıdır. Temel yaratıcı güç olan ruhsallık farklı olunca, ortaya iki ayrı bedenleşmenin, sistemleşmenin çıkması da kaçınılmazdır.
Merkezi uygarlık sistemi ile demokratik uygarlık sisteminin aynı anda var olması bundandır. Yine kapitalist modernitenin yanı başında demokratik modernitenin olması da bundandır. Sistemin her şeyi olmasına karşın olmayan şeyi, normalliktir, doğallıktır, oluşa uygunluktur. Merkezi uygarlık sisteminin, onun güncel temsili olarak kapitalist modernitenin ruhsallığı hakikate uygun değildir. Yaşanan zihinsel bir krizdir ve ruh krizli ve anormal olduğundan tüm bedenleşmeleri de aynı krizli hali yaşamaktan kendisini kurtaramamaktadır. Ruhsuzluk, bir makineler yığınına dönüştürmüştür, sistemin kurumlaşmalarını. Bu nedenle de insanlığın varlığını koruması, ancak bu sistemin dışında mümkün olabilir. Zira insan ve çevrenin doğası mevcut sistemin doyumsuzluğunu kaldıracak kapasiteden yoksundur.
Ruhsallıktan kasıt, düşüncedir, zihniyettir, maneviyattır, enerjidir. İnsanın performansını belirleyen, insanı yürüten asıl güçtür ruhsallık. Tüm bunlara zihniyetin gücü, anlamın gücü diyebiliriz. Zaten toplum da dahil oluşu anlamsallıklar ve yapısallıklar bütünü olarak görmek yerinde olur. Tanrı'yı algılamak da böyledir. 'Potansiyel anlam' kendini evrenleştirerek görünür kılar. Tanrının yerine enerjiyi koyalım, potansiyel enerji kendini evrenleştirerek görünür kılar. Evren potansiyelini insanlaşarak daha üst bir aşamaya vardırır. Bu denklemleri daha da arttırmak mümkün. Kurumlaşmalar bu yönüyle anlamın bedenleşmesi oluyor. Sistemin ruhsallığında sorun olduğundan o ruhsallıktan doğacak olan kurumlaşmalar da sorunlu oluyor. Bu açıdan sistemin tüm anlamsallık ve yapısallıklarına karşı uyanık olmak, karşıt olmak olmazsa olmazdır.
Bizim yaşadığımız temel problem, ruhsallığımızın temiz olmamasıdır, anlam gücümüz yetersizdir, metafiziğimiz temiz değildir. Bilge insanın bu kadar zihniyet devriminden bahsetmesi boşuna değildir.