
Dünyanın en önemli üniversitelerinden Londra'daki Oxford Üniversitesi'nin Doğu Bilimleri Enstitüsü Ermeni Çalışmaları Bölümü'nden Prof. Dr. Theo Marteen Van Lint, inkarın da soykırımla imha etme politikasının doğal bir parçası olduğunu belirterek, Türk devletinin Ermeni Soykırımı'nı inkar politikasıyla soykırımı sürdürme ısrarında olduğunu kaydetti. Batılı devletlerin çoğunun da Türk devletinin inkar politikasına dahil olduğuna dikkat çeken Lint, "İskeletler dolapta gizlenerek ülke yönetilmez" dedi. Lint, Kürtlerin Ermeni Soykırımı sırasındaki tavrına da dikkat çekerek şunları söyledi: "Ermenileri katliamdan kurtaran Kürtler var. Onların yaptıkları çok kahramanca eylemlerdir. Soykırımı reddeden bir zihniyet, bu kahramanca eylemleri de kabul etmez elbette. Ama bizim Türkiye'de görmek istediğimiz bir şey de, Ermenileri saklayan veya kurtaran Kürtlerin de tanınmasıdır."
Prof. Dr. Lint'le Türk devleti ile Batılı devletlerin Ermeni Soykırımı tavrını, edebiyatta soykırım gerçeğini ve Kürtlerin Ermeni Soykırımı yaklaşımını konuştuk.
Ermeni Soykırımı’nın 100. yılındayız... Bu soykırımı anmak neden önemli?
Ermeni Soykırımı’nı anmak, önemli bir etkinliktir çünkü soykırım, kapanmamış bir yaradır. Soykırımı işleyen güçlerin bir devamı olan Türk devleti, soykırımı halen tanımamaktadır. Bu gerçeği kabul etmek ve anmak, çok önemlidir. Umut ediyoruz ki, soykırımın üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, artık soykırımın tanınmasını sağlayacak adımlar da sağlamlaşacaktır.
Neden anılmalı soykırım? Öncelikle, soykırıma kurban gidenlerin anılarına saygı göstermek, soykırımdan kurtulanların ise acılarını paylaşmak için bu etkinlikleri düzenlemek önemli. 1915’teki toplu imha politikaları, kötülüğün ötesindedir; insan haklarına aykırı ve kabul edilmesi imkansız politikalardır. Halen tanınmayan bir soykırımı anmak, soykırımda hayatını kaybedenlerin torunlarının yanı sıra bu soykırım suçunu işleyenlerin torunları için de önemlidir.
Peki Avrupa ülkeleri ve ABD soykırıma nasıl bakıyor?
Dünyada birkaç ülke, 1915’de yaşananları resmen soykırım olarak tanıdı. Rafael Lemkin tarafından öne sürülen soykırım tanımna göre, yaşanan insanlık dışı politikaları bir soykırım olarak kabul ettiler. Polonya Yahudisi ünlü hukukçu Lemkin’e göre soykırım, bir halkın dini veya ulusal kimliğinden ötürü kasıtlı bir şekilde imha edilmesi politikalarına denir. Bu tanıma bakıldığında 1915’te yaşananların soykırım olduğunu görürüz. Ancak soykırım, ayrıca siyasi bir meseledir. Önce suçu işlersin, ardından kanıtları temizleyerek inkar edersin. Önce Ermenilerin imhası gerçekleştirildi; yüz yıldır ise soykırımın bir parçası olan inkar ile mücadele ediyoruz. İnkarın kendisi de bu insanlık suçunun önemli bir parçasıdır. Yani Türk devleti, inkar ederek soykırım suçunu sürdürüyor aslında.
Diğer ülkelere baktığımızda da birçoğunun politik gerekçelerden ötürü soykırımı inkar ettiğini ya da sonuçlarına katlanamayacakları için verdikleri sözleri tutmadığını görüyoruz. ABD, bunların başında geliyor. Ülkedeki yaklaşık 40 eyalet soykırımı tanımasına rağmen devletin tutumu bu yönde değil. Bazı bölgelerde soykırım, ders olarak bile gösteriliyor. Massachusetts Eyaleti’ndeki okullarda Yahudi ve Ermeni Soykırımları ve 20. yüzyılda gerçekleşmiş diğer soykırımların tanınması ve olası soykırımların engellenmesi üzerine çalışmalar yürüten “Kendimizle ve Tarihimizle Yüzleşmek” isimli organizasyon sayesinde Ermeni Soykırımı, soykırım olarak görülüyor. Bunlara rağmen ABD, Ermeni katliamlarını soykırım olarak tanımıyor. Başkan Barack Obama, 2008’deki seçim kampanyasında Ermenilere, soykırımın tanınması sözünü vermişti ancak başkan seçildikten sonra sözünü tutmadı. Ermenice “Büyük Felaket” anlamına gelen “Medz Yegherm” ifadesini ifadesini kullandı; hep dolaylı bir şekilde konuşuyor. Fikirlerinin değişmediğini söyledi ancak soykırımı tanıdığını da söylemedi. Kelime oyunlarıyla Ermenileri oyalıyor.
Sözünü tutmayan sadece Obama değil tabii ki. Daha önceki Amerikan başkanları da benzeri tutumlar izledi. Ayrıca İngiltere de soykırımı tanımıyor. Böyle bir ülkede, Oxford Üniversitesi’nde Ermeni Çalışmaları dersleri verdiğim için kendimi kötü de hissediyorum.
ABD ve İngiltere’nin soykırımı tanımamasının en önemli nedeni, Türkiye’nin jeopolitik konumu. Türkiye’nin eski Doğu Bloğu’nun sınırında olması ve güçlü bir NATO müttefiği olması, bu ülkelerin soykırımı tanımamasının yegane sebepleridir. İncirlik gibi Amerikan üsleri de yine etkili faktör. Batılı devletler, Ortadoğu’yla bağlantı kurmak için Türkiye’yi araç olarak kullanıyor. İncirlik’in eski bir Ermeni yerleşimi olması da oldukça ironik. İncirlik’in Ermeniler için önemli bir yerleşim yeri olduğuna işaret eden kaynaklar bulunuyor. Zaten Adana da genel anlamda 14. yüzyılda Kilikya Ermeni Kraliyeti’nin önemli bir merkezi durumundaydı.
Türkiye, Batı için önemli bir müttefik ülke olmaya devam ediyor. Özellikle Irak ve Suriye’nin komşusu olması nedeniyle önemini koruyor. ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi savunan politikalarının değişmesini umut ediyorum. Yine Fransa’da, 2012 yılında, Cumhurbaşkanı Sarkozy yönetiminde meclis, Ermeni Soykırımı‘nın inkarını suç sayan yasayı anayasaya aykırı bularak iptal etmişti. Türkiye’nin etkisiyle bu yasa meclisten geçmedi. Avrupa’da Hollanda ve İsviçre’nin parlamentoları ise Ermeni Soykırımı’nı tanımıştır; hatta İsviçre’de soykırımı inkar etmek bile suçtur.
Uluslararası hukuk camiasında bu soykırımı inkar meselesinin peşini bırakmayan avukatlar da var. İngiliz avukat Geoffrey Robertson tarafından Ekim 2014’te “Zahmetli Soykırım: Ermenileri Şimdi Kim Hatırlıyor?” isimli bir kitap çıkarıldı. Robertson, Ermeni Soykırımı’nı hukuki bir dava biçiminde ele alıyor ve soykırımın hukuki bir sorun olduğunu belirtiyor.
Ermeni Soykırımı’nın 99. yıldönümündeki anmalar sırasında o dönemin Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir açıklama yapmış, “Ermeni halkının şiddet olaylarından dolayı yaşadığı acıları paylaşıyorum” gibi şeyler söylemişti. Böyle ifadeler, Ermeniler için ne ifade ediyor?
Normal şartla altında yaşanan acılar karşısında birinin “Üzgünüm” demesi sempatiyle karşılanır, çünkü acı çeken birileri için üzülmek, insani bir tepkidir. Ancak böylesi sözlerin ülkeyi yöneten bir siyasetçiden gelmesi farklı bir durumdur. Erdoğan’ın sözleri elbette yeterli değildir. Sadece, “Üzgünüz” dedi; o kadar. Gerçekleri örtbas ediyor. İskeletleri dolapta gizleyerek ülke yönetilmez.
Türkiye’nin soykırımı araştıran ve kabul eden birçok vatandaşı bulunuyor. Erdoğan’ın onları örnek alması yeterli olurdu. Türk hükümeti, istese soykırım gerçeğine çoktan ulaşırdı. Bu konuda sayısız iyi araştırma bulunuyor. Yine konuyla ilgili derinlemesine çalışmalar yapıp inkarı tartışan sivil toplum örgütleri bulunuyor. Bazı Kürt siyasetçiler de açık bir şekilde soykırımı kabul edip tartışmaya açtılar. Hatta bu kişiler, Kürtlerin soykırımdaki rollerini de kabul ettiler ki, bence bu çok cesur, takdir edilesi bir tutumdur. Türkiye’nin de bir devlet olarak Kürtlerin bu tavrını örnek alması gerekir.
Ermeni Soykırımı’nın inkarı, Türkiye’deki diğer siyasi sorunlar ve kimlik sorunlarıyla da ilişkilidir. Soykırımı kabul eden bir hükümet, ülke topraklarında yaşayan başta Kürtler olmak üzere bütün halkların temel haklarını gözetecektir.
Türkiye halkları, on yıllardır Kemalist bir eğitimden mustarip yaşıyor. Türk eğitim sistemi, farklı etnik kimlikleri inkar eden bir eğitim sistemi. Tek tipleştirici. Tek milleti Türk ve tek dini İslam görerek dikte edilen bu baskıcı ve köhne zihniyet, Türkiye’deki siyasi çatışmaların ana sebebidir. Bütün Türk eğitim kitaplarının gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu kitaplarda, Ermenilere karşı nefreti körükleyen ifadeler bulunuyor. Çocuklar, barışın dili ya da tarihin gerçeğiyle eğitim almıyor.
Tek millet, tek din anlayışıyla bütün farklılıkları homojenleştirmeye çalışan politikalar, daha Jön Türkler döneminde başladı. Osmanlı Devleti’nin son demlerinde yaşanan Ermeni Soykırımı da bunun en canlı örneğidir. Ancak bu inkar ve tektipleştirici politikalar, Ermeni Soykırımı’yla da sınırlı kalmadı. Cumhuriyet kurulduktan sonra Kemalist yönetimle birlikte, örneğin Kürtler de katliamdan geçirildi.
Yani bu politikalar, o günlerden bugüne değişmedi...
Kemalizm liderliğinde, “Türkiye Türklerindir” söylemiyle insanlara aslında Türk oldukları dikte edildi. Anadolu halkları, eğitim aldı altında asimile edildi. Cumhuriyetle birlikte, Ermeni ya da Kürt olduğu fark etmeksizin, aslında herkesin Türk olduğu politikaları başladı. Türk devleti, “Türkiye Türklerindir” projesini gerçekleştirmek için toplu katliamlardan da kaçınmadı. PKK ve Türk devleti arasındaki savaşı da Türk devleti, aslında çok kolay bitirebilirdi, fakat “Kürtler dağ Türk’üdür”, “Kürtçe diye bir dil yoktur” mantığıyla bugüne kadar sürdürdü.
Ermenileri kurtaran Kürtler daha görünür olmalı
Kürtlerin Ermeni Soykırımı konusunda kat ettiği aşamaya dair ne düşünüyorsunuz?
40 yıla yakın bir süredir Kürtler, devletle bir iç savaş içinde. Devlet kaynaklı acılar ve kayıplar, Kürtleri ve Ermenileri birbirine yaklaştırıyor. Şu anda da Kürtler ile Ermenilerin ilişkisi oldukça iyi. Acı olaylar, bazen grupların ortak bir dil edinmesini sağlıyor.
Ermenileri katliamdan kurtaran Kürtler var. Onların yaptıkları da çok kahramanca eylemlerdir. Soykırımı reddeden bir zihniyet, bu kahramanca eylemleri kabul etmez elbette. Bizim Türkiye’de görmek istediğimiz bir şey de, Ermenileri saklayan veya kurtaran Kürtlerin de tanınmasıdır.
Tüm bunların yanı sıra, Diyarbakır’daki Surp Giragos Kilisesi’nin Kürt Hareketi’ndeki belediye tarafından restore edilip tekrar açılması gibi adımların artmasını umut ediyorum. Bu kilisenin tekrar kazanılması, çok olumlu bir adım. Umarım Türkiye’nin farklı yerlerinde, özellikle İstanbul’da da böyle adımlar atılır. Ancak ne yazık kiTürkiye, soykırım anmalarını bile sabote ediyor.
Soykırım Kürt edebiyatına da yansıdı mı? Nasıl yansıdı?
Yeni çıkan eserlerde görüyoruz bu yansımayı ve giderek büyük bir artış söz konusu oluyor. Kürtlerin geçmişlerine eleştirel bir perspektifle bakmalarıyla, soykırımın Kürt edebiyatına yansıması doğru orantılı oluyor. Kürtler, soykırım döneminde ne yapabileceğini, ne yapamadıklarını kendilerine sormaya başladılar. O dönemlerde Ermenilerin başına gelenlerin cumhuriyetle birlikte kendilerinin başına gelenlerle aynı olduğunun farkındalar.
Ermeni Soykırımı’nın Kürt edebiyatına yansıması konusu, gittikçe daha etkin araştırılıyor. İşte Oxford Üniversitesi’nde sen bu konuda çalışmalar yapıyorsun. Bu çalışmaların Kürtlerin ve Ermenilerin ilişkilerinin düzelmesi açısından da çok olumlu olduğunu düşünüyorum. İki halkın dayanışmasının devamlılığı açısından çok önemli bir katkı sunuyor. Soykırım yansımalarını Türk edebiyatında da daha yoğun görebilmeyi umut ediyorum.
Kültürel gelişimi duraklatan parazit...
Özel olarak ilgilendiğiniz bir alan olarak edebiyata nasıl yansıdı Ermeni Soykırımı?
Ermeniler açısından asimilasyon politikası, hemen soykırım sonrası başlamıştır. Yetim kalan Ermeniler, Türk ve Kürt ailelerin yanında İslam’a zorlanıp kimliklerini unutmaya mahkum edilmiştir. Türk ya da Kürt olarak yetiştirilen bu Ermeni yetimlerin anılarını sonradan duymaya başladık. Büyükanneleri Ermeni olarak Türklerin ve Kürtlerin söylemleri su yüzüne çıkmaya başladı. Bu kişiler, büyükanneleri sayesinde Ermeni kökenleriyle tanışıp geçmişlerini sorguluyor. Bu kişilerin sayısı her geçen gün artıyor. Ermeni Soykırımı, hayatta kalanlar sayesinde diğer halkların da hayatını etkiliyor. Örneğin Kürt aileleri, bir Ermeni büyükleri olduğunu keşfediyor. Bunlar edebiyata da yansıyor. Fethiye Çetin’in İngilizce başlığıyla “Anneannem Bir Ermeni’ydi” kitabı, bunun iyi örneklerinden. Bu kitap aslında birçok şeyi değiştirdi. Ermeni akrabalara yönelik, geçmişi sorgulayan, tanımaya çalışan bir algı hareketi başlattı.
Soykırım, Ermeni edebiyatına olduğu kadar Türk edebiyatına da yansıdı. Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” romanı, örnek verilebilir. Yine Orhan Pamuk’un Kar romanı, Kars’taki Ermeni yazılarının olduğu binaları tarif ederek eskiden Kars’ta Ermenilerin yaşadığına gönderme yapıyor.
Ermeni edebiyatında da soykırım, çok ağırlıklı bir temadır. Sovyetler Birliği döneminde, 1960’lara kadar soykırımdan bahsedip hakkında doğrudan yazmak çok kolay değildi. Diasporada ise başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere birçok dilde soykırıma değinilmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde, soykırıma değinen kitaplar yayımlanmıştır.
Şu anda devam eden üç büyük proje var. İki tanesi Ermenice, biri ise hem İngilizce hem Fransızca’dır. Bu projelerden biri, Hagop Oshagan tarafından hazırlanan 10 ciltlik “Batı Ermeni Edebiyatı’nın Panoraması“ çalışması ki, bu çalışma aslında Batı Ermeni edebiyatının güçlü bir kanıtıdır. Batı Ermenicesi, soykırıma tabii tutulanların konuştuğu lehçeydi. Oshagan, bu 10 ciltlik çalışmasında aslında soykırımın anıtsal hikayesini sunar. “Soykırım öncesi edebi kültür nasıldı, sonrasında nasıl oldu” sorularına ilişkin bir panorama sunar.
Diğer bir proje, Mark Nişanyan tarafından öncülük edilen “Felaketin Yazarları” çalışması. İngilizce ve Fransızca dillerindeki bu çalışmasında Nişanyan, 20. yüzyıl Ermeni edebiyatını inceliyor. Birkaç ciltten oluşan bir çalışmada sadece soykırıma değil felsefi tartışmalara da değiniliyor.
Üçüncü çalışma ise Krikor Belediyan’a ait. Lübnan’da, 1945’te doğan Belediyan, şimdi 70 yaşında ve Paris’te yaşıyor. Filoloji ve edebiyat okudu; hem şair hem yazar hem de edebiyat eleştirmenidir. Çalışmalarında, diasporada Ermeni olarak yaşamanın geçmişine ve bugününe nasıl yansıdığını aktarır. 7 ciltten oluşan çalışmasının son cildinde, gecenin bir vakti, anılar bakımından geçmiş ve şimdiyi zihninde birleştiren bir adamın Paris’teki yürüyüşü sırasında geçmişe gidişi, iç konuşmaları bulunur. Bu kitabında Belediyan, çeşitli Ermeni lehçelerini ve mekanlarını su yüzüne çıkarır; kendi parçalanmış varlığını sorgulamaya başlar. Oldukça ilginç bir çalışma.
Bunlar gibi çok çalışma var. Batı Ermenistan’da doğup Ermenistan’da yaşayan Vahan Totovents adlı bir yazar var mesela. Totovents, Sovyet döneminde yazmış; kaybolan mekanları, hayatları, kimlikleri ve geleceği sorgulamıştır.
Aslında soykırım, bütün bir halkın kültürünün doğal gelişimini engelleyen bir parazit işlevi görüyor. Ermeni halkının doğal gelişimini durduran bir fenomen. Yakılıp yıkılan binlerce Ermeni kilisesi ve manastırı bulunuyor. Edebi bir sorundan bahsetmiyorum ama şimdi sorulması gereken birçok soru var. Bir kültür nasıl tekrar canlandırılır? Yıkılan bir geçmiş, tekrar nasıl diriltilir? Eskinin Osmanlı’sında, şimdinin Türkiye’sinde Ermenilerin elinden alınan mal varlıkları tekrar nasıl elde edilir? Birçok sorunla yüz yüze kalmış durumda Ermeni toplumu. Bu yüzden soykırımın tanınmasının yanı sıra hukuki bir hak arayışı da gereklidir. Türkiye’de bazı Ermeni kiliseleri, Ermeni halkına teslim edildi; bu yönde mücadele de devam ediyor. Çünkü soykırım, toplu bir soygundur aynı zamada. Ermenilerin malları çaındı. Bu çalınanların Ermenilere geri verilmesi gerekiyor.
Dink’i katleden hata yaptı!
Hrant Dink Vakfı’nın halkların barışı adına yaptığı çalışmaları nasıl buluyorsunuz?
Elbette iyi buluyorum. Hrant Dink’i öldüren milliyetçi suikastçi, aslında büyük bir hata yaptı. Ermeniler ve Türkler ile diğer halkların uzlaşmasına hizmet eden bir kişiyi öldüren suikastçinin eyleminin arkasındaki amaç boşa çıktı. Dink’in ölümü, insanlar arasında ortak bir dilin gelişmesine sebebiyet verdi. “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı, dayanışmanın büyüklüğünü ortaya koyuyor. Elbette soykırımın tanınması gereklidir, önemlidir; ancak bu dayanışma, soykırım tanınmadan da farklı kimliklerin ilişkilerinin geliştirilebileceğini gösterdi bize. Dink’in öldürülmesi de bu anlamda, ultra milliyetçilerin durduramayacağı kolektif bir direnişin sebebine dönüştü.
ÖZLEM GALİP/LONDRA