
28 şubesi ve 7 temsilciliği olan İHD önemli bir misyon yürütüyor. İHD’nin devlet şiddetini, işkence, baskı ve ölümleri teşhir edip kamuoyuna aktarabilmesi için yoğun gündem ve kamuoyu çalışması yürütmektedir. Türkiye’de cezaevleri ve devletin insan hakları ihlalleri üzerine İHD Amed Şube Başkanı Raci Bilici ile konuştuk. Bilici, Türkiye’de işkencenin artık sokağa taşındığını ifade ediyor.
Türkiye’de geçmiş ve günümüzdeki baskılar kıyaslandığında bir söz var: ‘Eskiden asker, günümüzde ise polis şiddeti.’ Bunu doğrulayabilir miyiz? Böylesi bir dönüşüm, farklılaşma var mıdır? Bu sözü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şu anki iktidarın diğer iktidarlardan farkı, çok daha başarılı bir şekilde hem asker, hem yargı, hem de polis teşkilatı ile çok ahenkli bir şekilde çalışma koşullarını oluşturmuştur. Öyle bir strateji uygulamaktadır. Asker ile uyumlu çalışıyor, emniyete ve askeriyeye emir veriyor, onlar da emirleri yerine getirip yargıya teslim ediyor. Yargı ise iktidar tarafından kendisine verilen talimata uyarak gerekenleri de yerine getiriyor. Bunun en bariz örneği yaşadığımız ve halen günümüzde hergün yaşanan tutuklamalardır. Aylardır, yıllardır Türkiye zindanlarına hakim yüzünü henüz görmemiş binlerce siyasi tutuklular vardır. Askeri baskı, askeri vesayeti ve polis vesayeti, yargı vesayeti. Bu üçü iktidarın denetimindedir.
İşkence konusunda geçmiş ile günümüzü karşılaştırırsanız nasıl bir tablo ortaya koyarsınız?
Tabii ki, AKP Hükümeti iktidara geldiği zaman ‘İşkenceye sıfır tolerans’ dedi. Fakat o günden bugüne kadar sistematik bir şekilde işkencenin Tükiye’de devam ettiğini açık olarak görebiliyoruz. Bunu raporlarımızda da sürekli gündemde tutmaktayız. İşkence bize göre sokağa taşınmıştır. Yani gözaltında işkence halen yapılıyor. Kolluk kuvvetlerinin sokakta son derece orantısız güç kullanımı söz konusu. Yüzlerce insan bu şiddete ve işkenceye maruz kalıyor. Bu herhangi yasadışı eylemlik olduğu için uygulanmıyor. Bu resmi ve izin alınmış; örneğin herhangi bir kurumun düzenlediği, resmi bir makamın katıldığı bir yürüyüş olabilir, sivil toplum örgütleri, KESK gibi sendikaların gösterileri de olabilir. Herbirine karşı orantısız şiddet uygulanarak mücahale yapılmaktadır.
Bu şiddet bireye nasıl yansıyor? Örneğin gözaltı ardından serbest bırakılan birey, ne gibi olumsuzluklara karşılaşıyor?
Diyelim ki siz geçmişte gözaltında alındınız, 50 veya 60 gün işkence göre biliyorsunuz. Fakat yaşamınızı yitirmiyorsunuz, kimi zaman engelli kalabiliyorsunuz ama yaşamaya devam ediyorsunuz. Fakat şimdi ise neredeyse her toplumsal gösteride bir kişi yaşamını yitiriyor. Dolayısıyla, bize göre işkence sokağa taşınmıştır. Fakat sadece fiziki şiddet değil, bunun yanında bir de piskolojik işkence de daha da ağırlaştırılmış şekli ile sokağa taşınmıştır. Örneğin bir kişiyi gözaltına alıp bıraktığı zaman o kişinin peşini bırakmıyorlar, ona ajanlığı dayatmaya çalışıyorlar. “Ya ajan olacaksın, bizimle çalışacaksın. Eğer çalışmazsan biz senin aileni yok ederiz, mahvederiz. Senin bütün ekonomik koşullarını elinden alırız, seni bitiriz” diyerek kişiyi günün ve gecenin herhangi bir saatinde arayıp rahatsız edebiliyorlar. Bize ulaşan bu gibi tehditlere ve baskılara karşı yardım başvuruları çok sayıda bizlere rapor edilmiştir.
Bu konuda basın görevini yapıyor mu? Yoksa Kürt’e yapılan baskıları normal mi görüyor?
Basın devam eden uzun savaş ortamında egemenlere ortaklık yapıyor. Basın şiddet göreni hiçbir zaman masum göstermedi. Şiddet uygulayanları da haklı ve masum pozisyonda tutmaya çalışmaktadır. Bu eylemler demokratik yollar ile taleplerin dillendirildiği eylemliliklerdir. Elbette bu gibi talep arayışlarına son derece töleranslı olması gerekmektedir. Bu insanlık ilkesinin temelinde yatan bir kuraldır. Fakat ülkemizde malesef bu böyle yaşanmıyor. Maalesef polisin yapmış olduğu şiddeti doğrulayan, onaylayan bir basın ile karşı karşıyayız. Bu basın, Kürdistan’da faili meçhulleri, işkenceyi normalleştirmiştir. Bir halkın mücadelesini de illagelize ve terörize etmiştir. Şunu tüm samimiyetimle söylüyorum: Demokrat basın kadar, faşist ve şiddete doymayan bir basın var. Bunun nedenleri farklı farklı olabilir. Fakat sonucunda kimi konulara susarak, kimi konuları sansürleyerek, yeri geldiğinde yalan haber yaparak, iftira atarak ve suçlu-suçsuz konumlarını kendi çıkarlarına göre yansıtarak kendi kinini böyle dışarıya kusan bir basın var. Bu insanlık ve demokrasiden nasibini almamak, ilkesiz olmaktır.
Sizce polis akademilerinde polis adayları nasıl yetiştiriliyor? Bu konuda herhangi bir bilginiz var mıdır?
Bize karşı akademilerin müfredatları tabii ki kapalı ve gizli tutulmaktadır. Ayrıntılar konusunda bir bilgi verebilmemiz zor olur. Bu ancak polis akademisinden geçmiş, vicdanına dokunmuş ve kamuoyuna sığınan, açılan bir polis bunları aktarabilir. Bu aynı zamanda polis teşkilatının imajını büyük oranda zedeleyebilecek bir olgu olur. Bu bakımdan önemli olduğu kadar şiddetin artması konusunda daha da tehlikeli olur. Ki, bildiğiniz gibi basının bir bölümü de polisin şiddeti ile karşılaşıyor. Böylesi bilgileri kamuoyuna sızdıran bir basın hızlı şekilde hedef haline gelecektir.
Polislerin davalarına takipsizlik veriliyor
Polis akademilerinin insan hakları derlersi ve daha farklı derler olsa da bizi ilgilendiren sonuçtur. Şimdi polisin yapmış olduğu eylemlerden dolayı yaşamını yitiren insanların, işkence gören insanların açmış oldukları davalarının tamamı takipsizlikle sonuçlanıyor. Devlet kendisine karşı dava açılmış polisini koruyor. Devlet koruduğu zaman zaten, ister polis olsun, ister asker olsun, ister yargı olsun, zaten bu gücü mevcut olan iktidardan alıyor. İktidar bunun arkasında durmasa, iktidar bunları korumasa, yargı önüne çıkarmama nokasında eğer hareket etmeseydi zaten bir çok şiddet, işkence ve baskı durabilirdi. Fakat maalesef şu an mevcut olan iktidar tamamı ile bunları yapanlara arka oluyor ve bunu göstermekten de çekinmiyor. Özellikle 2006’dan bu yana polisin şiddeti orantısız bir şekilde artmıştır. Askeri operasyonlarda yapmış olduğu çatışma sırasında hiçbir kural tanımadan bir sürü hak ihlal ettiğini görüyoruz. Bu “Düşmanca eğitimin” emir kaynağını ararken akla birçok isim ve konum geliyor.
Öte yandan toplumun mağdur kesimi bu konuda zaten karşı isyankar bir duruş sergiler. Toplumun diğer kesimi ise basının ve siyasetin kendisine vermiş olduğu manipülasyonun etkisiyle ya susuyor ya da karşı tarafa kin kusuyor. Fakat zararın kendi yakınına dokunulduğu zaman vermiş olduğu reflerks gayet doğal oluşmakta. Bunu zaman zaman devlete isyan eden Türk şehit ailelerinde görüyor, izliyoruz. Tüm manipülatif çalışmalara rağmen aile fertleri kamera karşısında, toplum karşışında isyan edebiliyor.
Şunu öncellikle belirtmem gerekiyor: Devlet özellikle Kürt çocuklarına yönelik sistematik bir yaklaşım tarzı var. Sistematik bir şekilde Kürt çocukların üzerine gitme yöntemi var. Ya cezaevine alacak, ya da cezaevine alamıyorsa dışarda yaşam koşullarını bırakmayıp, bu çocukların farklı eylemliklerin içerisine girmesini sağlıyor. Halen de Pozantı’da yaşanan ihlaller halen cezaevlerinde devam ediyor ve çocukların üzerinde çok akla gelmeyecek şekilde şiddet uygulanıyor. Belki şu anda Adalet Bakanı bazen düzeltmelere yakın itiraz edebiliyor, kimi ağır şiddet olayların üzerine gidebiliyor, fakat bu “iyilik ruhu” çok sınırlı kalmaktadır. Nedeni ise iyilikten ziyade ortada çok farklı bir amaç vardır. Yargıyı yerelde örneğin; 10 yıl ceza veriyor, bu Yargıtay’a gittiğinde bunu az bulup, bunu 10 veya 15 yıla çıkarabiliyor. Bu da topyekün inkar ve imhanın bir sonucudur.
Bir de devlet şiddetine maruz kalan çocuklara ilişkin soru sormak istiyoruz. Çok sayıda çocuk cezaevine düştü, bu devletin ‘korkut ve sustur’ politikasının iflasını gösteriyor mu?
Çocuklarımızın toplumsal olaylarda hak arama bilinci ciddi anlamda gelişmiştir. Kendi hakkını arayabiliyor. Hem anadil eğitim hakkını, hem kimlik hakkını, hem de kimliğine sahip çıkma, ya da kendi siyasetine yakın olma, iradesine ve toplumsal sorunların sahip çıkma bilinci son derece gelişmiştir, Kürt çocuklarında. Bu da tabii devleti son derece rahatsız etmektedir. Özellikle gençliğin bu konuda yoğun ısrar ve karşı duruş sergilemesi, kimi zaman rahatsız etmekten çok korkutmaya kadar yol açmıştır. Gençliğin bu kararlılığı hem kendi halkına cesaret verdiği kadar, kamuoyuna da “Bakın, biz burdayız, ölmedik, direneceğiz” çağrısını yansıtmaktadır.
Polis elbette bu çağrıya imkan tanımamak için sistematik bir şekilde bu gençlerin üzerinde gidiyor, evlerinde, okullarında, sokakta, spor alanlarında, sinema önünde, lokantada, yaşamın her alanında gençlerin üzerinde baskı ve korku yaratmaya çalışıyor. Kimi baskı ise şiddet sonucunda gencin ölümü ile bir cinayete dönüşebiliyor. Buna birçok örnek verebiliriz. Örneğin Amed’de bir toplumsal gösteride bir günde 87 Kürt çocuğu gözaltına alındı. Bunların bir kısmı tutuklamayla sonuçlandı. Diğer bir kısmı bırakıldı fakat takip altında tutuldu. Devletin ve polisin bu sindirme ve pasifize etme yöntemi kimi zaman gençlerde daha fazla şiddet uygulasa da acı bir gerçeğimizdir ki, kimi zaman gençlerimizi intihara sürükleyebiliyor.
Bir zamanlar hükümetin Kürt çocuklarını ailelerinden koparmak amacıyla ‘sevgi evleri’ denilen bir projesi vardı. Bu projeninin tarihsel bir boyutu var mı?
Hatırlarsanız 1937-38 Dersim Soykırımı ardından yüzerce Dersimli çocuk ailelerinden koparıp, uzaklara, Kürt olmayan ailelere evlatlık olarak verilmişlerdi. “İki tutam saç” belgeseli bunun en bariz örneği olarak bu konuya ilişkin canlı tanıkları konuşturuyor. Şimdi burada da bir valinin bir açıklaması olmuştu. “Bizler sokakta kalan, sokakta yaşayan kimsesiz çocukları alıp, ve bunun yanında toplumsal gösterilere katılan çocukları ailelerinden alıp, ‘Sevgi Evlerinde’ onlara sıcak bir yuva vereceğiz.”
Bunun üzerine sizinde basından takip ettiğiniz gibi yoğun karşı tepkiler oluştu. Daha sonra İçişleri Bakanı arayıp, “Hayır, bizim böyle bir projemiz olmadı, mümkün değildir” dedi ve valinin bu sözlerini yalanladı. Fakat öteden beri şu biliniyor ki, Gülen Cemaati Kürt çocukları ve gençleri üzerinde bu tür çalışmaları yürütüyor. Bu konuda aileler ve yakınlara büyük görevler düşmektedir. Çocuklarını bu konuda koruyabilecek herhangi bir baş yöntem yoktur, en iyi yöntem çocuk ile ilişkileri irtibatı kesmemek ve her zaman çocuğun ne yapıp yapmadığını bilmek, tehlike kapıya dayanmadan önlemler alıp, teşhir edebilmektir. Zaten ötenden beri Gülen Cemaati devletin desteğini arkasında alarak, böylesi çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu konuda devletin kendisi de bu zemini hazırlamaktan çekinmiyor, gençleri Cemaatin ellerine getirecek birçok maddi ve bürokartik imkanları fırsatları sağlayabiliyor. Özellikle okul ve üniversitelere sızan Cemaat düşüncesi ki, faşist düşünce tehlikesinden farklı değildir. Çocuklarımız ve gençlerimiz bu konuda son derece dikkatli, tedirgin ve düşünerek hareket etmeleri gerekiyor.
Üniversitelere değinmişken halen içeride çok sayıda öğrenci tutuklu. Yine ODTÜ olaylarında olduğu gibi hükümetin öğrencilere karşı bir tahamülsüzlüğü söz konusu bu konuda ne diyebilirsiniz?
Bu konuda özel bir çalışma yürütülmektedir. Muhalif olan sol sosyalist gençler üzerinde ve Kürt öğrenciler üzerinde devletin ciddi anlamda bir yönelimi vardır. Planlı ve programlı bir yönelimi vardır. Birincisi şu anda devlet öncellikle belli bir kesimi, belli bir grubu, belli bir sayısı tespit ediyor ve bunların ailelerini arıyor. Ailelerini arayıp “Bakın, çocuklarınıza sahip çıkın. Çocuklarınıza sahip çıkmazsanız, çocuklarınız bizim istemediğimiz davranışlarda veya eylemlerde bulunuyorlar” diyorlar. Böylece devlet çocukların ailelerini tedirgin etmeye çalışıyor, aileler üzerinde baskı kuruyor. Diğer yandan da muhalif olan ve gerçekten sisteme karşı bir duruş içerisinde olan ve özellikle başarılı olan gençlere, aktif olan öğrencilere yönelimi oluyor. Bunlar ya üniversitelerden uzaklaştırılıyor, ya da cezaevine atılıyor.
Bunda amaç şudur: Kesinlikle birçok üniversitenin kapısını Kürt muhalif olan öğrencilere kapatıyor, eğitim hakları elinden alınıyor, çünkü diğer olduğu gibi üniversitelerin de bu gençlerden boşaltıp, hem gelecek vaad eden bu gençleri, bu Kürt öğrencilerin önlerini kesip, gelecekte sadece kendilerin istedikleri bir öğrenci profilini yetiştirme projesi vardır. Üniversiterlerin birçoğu kendi isteği doğrultusunda büyük oranda İslami bir gençlik yetiştirme projeleri var. Bu süreç çok tehlikeli ve bu konunun mutlaka üzerinde durulması gerekiyor. Şu anda Türkiye’de özellikle Kürt öğrencilerine yönelik bu politikasını deşifre etmek lazım. Bu planlı, programlı bir yönelimdir. Üniversitelerde Kürt öğrencilerini geri çektirme, ya da okuma koşullarını bırakmamadır. Yani birçok üniversitelerde bu gençler üzerine linç girişimleri de başlatılmış. Mesela Şerzan Kurt, batıda herkesin gözü önünde öldürüldü. Üniversitelerde ırkçı, şoven, milliyetçi kesimleri bu gençlerin üzerine gönderip, polisin de buna sessiz kalması ve böylece bir linç kültürün geliştirilmesi, devletin en sinsi politikalarından biridir. Bunun sonucunda birçok ile Kürt çocukları, Kürt öğrencileri gidemez hale gelebilecektir. Durum buraya doğru gidiyor. Yani durum son derece tehlikeli.
Öğretim görevlilerinin bu durum karşısında tutumu nedir?
Maalesef sessiz kalınıyor. Türkiye’de vakıf üniversitelerin dışında devlet üniversiteleri var ve devlet üniveristelerinin çoğu cemaatin eline geçmiş durumdadır. Oradaki akademisyenler ve çalışan personel belli cemaatlere paylaştırılmış. Kimi cemaatlerin kendileri de, kimi yeni üniversite açmış bulunmaktadır. Doğrusu bu cemaatlerin onayını almayan bir akademisyenin üniversiteye girmesi mümkün değil. Varolan ve çok azınlıkta kalan bazı demokrat akademisyen var. Onlar ya üniversiteyi terk etmek zorunda kalıyorlar, ya ilişkileri kesiliyor veya günlük yaşamını irade edebilmek çaresizliğinden orada çalışmaya devam ederek, yaşanan haksızlıklar karşısında susuyor. Örneğin öğrencilere önce şu yapılıyor: Öğrenciler gözaltına alınır, bazıları bırakılır, bazıları tutuklanır. Daha mahkeme sonuçlanmadan üniversitenin kendisi çoktan o kararı veriyor ve o gençlerin üniversitedeki ilişkilerini keserek onları mahkeme öncesi idam ediyorlar. Bu planlı ve programlı bir mekanizmadır. Karşı çıkan da yok. Tam tersine bu mekanizmayı zaten göz altına alması ile beraber gencin o ifadesi ve soruşturması üniversite tarafından ayreten yapılıyor, bitiyor ve hemen ardından üniversite yönetimi tarafından karar da veriliyor. Bu da son derece hukuk dışıdır. Ki, güvenmediğimiz o mahkeme, yargının kararını dahi beklemeden üniversiteler bu kararı vermiş oluyorlar.
NİHAL BAYRAM/DEVRİŞ ÇİMEN