İslam terörü (IŞİD), Adana, Mersin’de bombalar patlatıp, Diyarbakır’ın ardından Suruç'ta da katliam yapınca, Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan hükümet sözcüsü Bülent Arınç, yüz yılın utanç sayfasına geçen yalanla beyin çelen sözünü söylüyor ve "ölüler arasında, HDP yöneticilerinin olmaması manidardır" diyordu.

Arınç’ın iması açıktı. O, "Kürtler kendi çocuklarını bombaladı" diyor, besleme AKP medyası da izinden giderek yalanını yayıyor, dört bir yana dağıtıyor ve seçim kampanyası boyunca da gündemde tutuyordu.

Dini kirleten IŞİD’i savunma utancı, bu kadarla da kalmıyor, 102 insanın can verdiği Ankara Katliamı'ndan hemen sonra, polis katillerin peşine düşeceğine, yerde can çekişen, yaralılara zehirli gaz sıkıyor, yardıma koşanları engelliyordu.

Ülkenin Cumhurbaşkanı da, katili havaya üfleyerek izini dolandırıyor, "burada DAEŞ de var, PKK da var, El Muhaberat da var. Burada Suriye’nin kuzeyindeki PYD terör örgütü de var" diyordu.

Daha sonra, katillerin Antep'ten itibaren kayıt altına alındığı gün ışığına çıkacak, Erdoğan buna rağmen, katile katil diyemiyor, çarpıtma nedeniyle kamuoyundan da özür dilemiyordu. 

Öbür yandan, IŞİD’ın cinayetleri rejimlerin acımasızlığına tepki diye mazur gösteriliyordu.

Oysa, İslam terörü, 1960’ların başına dayanan bir Amerikan projesi ve IŞİD de onun devamıydı. Sovyetler dağılana kadar uygulanan proje, terörse terörle ama, "Komünizmin yayılmasını önlemeyi" ön görüyordu.

Uygulama, ülkeden ülkeye farklı, ama temel hedef, karşı tarafı baskı altına alarak susturmaktı. Bunun için, amaç duyulan personel, gereken harcama, yani ücret karşılığında toplumun en alt taraflarından tedarik ediliyor, külhane avarelerinden, işsiz, eğitimsiz, ayak takımından (lumpen) başı bozuklar ordusu devşiriliyorlardı. Sabıkalı katiller, hırsızlar, soyguncu ve kalpazanlardan, kulağa da hoş gelen "kurtarıcı milliyetçi" veya "dinci-mukaddesatçı" kadrolar elde ediliyordu.

Bunlardan kimileri, Eylül darbesinden sonra, kimileri de Susurluk kazasında açığa çıkıyor, faili meçhul cinayet dosyasıyla ismi kıyıya vuranlar ise AKP iktidarı tarafından aklanıyordu.

Bu projenin, dünyadaki en kanlı ilk uygulaması, Endonezya'da General Suharto rejiminin "sokak çatışması" adı altında gerçekleşti. Ülke çapında bir milyon kadar solcu katledildi.

Türk devletindeki uygulama dönemin Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay’ın deyimiyle, "iti ite kırdırma" faaliyetiydı.

Günümüz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın dostu, onun Sarayı kitaplığına bağış yapan dinci yakın "alim" ve halkın parasıyla kurulan sofranın konuklarından Mehmet Şevki Eygi, o dönde iki gazetenin sahibi ve baş yazarıdı. Eygi, sahibi olduğu gazetelerde "Allahsız Komünistlere karşı cihat" çağrıları yapıyor, "müminler" her gün ayrı bir camide buluşuyor, çıkışta solculara göz dağı veren gösteriler yapıyorlardı. Sonuncu gösteride ise İstanbul'daki Taksim Meydanı'nda Amerikan karşıtı gösteri yapanlara saldırıyor, "kanlı pazarı" yaratan cinayetler işliyorlardı.

1978’de toplam yüzlerce kişinin katledildiği Maraş, Çorum, Malatya, Sivas olayları da solu sindirme saldırılarıydı. Katillerin, "Allahu ekber" sloganları, IŞİD’in ağzına geçecekti. Onlar insan keserken de, küçücük kızlara tecavüz ederken de Allah'ın adını ağızlarına alıp kirletiyorlardı.

Soğuk Savaş sürecinin sonuna kadar işleyen bu terör çarkına, o zaman genel bir deyimle, "Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) İslamı" deniyordu.

"CIA İslamı"nın en kanlı dalı, en acımasız kolu Afganistan'daki El Kaide idi. Suudi Arabistan parası, Amerika'nın silahlarıyla faaliyete başlayan El Kaide, "Babrak Karmal rejimini yıkmak" ve onun çağırdığı Rus ordusunu ülkeden çıkarmak için savaşmış, daha sonra kendi nam ve hesabına İslam Faşizmini kurumlaştırıp kelle kesip yasaklar ilan etmeye başlamış, Amerika bir süre sonra savaş ilan etmek zorunda kalmıştı.

El Kaide, Afganistan’dan Kuzey Afrika, ardından da Nusra ve IŞİD (DAİŞ) adıyla Suriye ve Irak’ı alt üst etmeye başlamıştı. Suriye ve Irak Erdoğan’ın Türk-İslam devleti ile Suudi Arabistan’ın da hedefinde ve IŞİD ile Nusra'nın onlardan yardım alarak vekaleten savaştığı ise dünya medyasının dilindeydi.

Erdoğan bu iddialara "evet" demiyor, ancak komşuluk ilişkilerine de ses çıkarmıyor, IŞİD’in vatandaşı Kürter katletmesine misillemeye de çıkmıyordu. IŞİD bu arada Suriye'den çaldığı petrolü, her türlü makina, buğday ve tarihi eseri sınırından içeriye aktararak para kazanıyor, bir yandan da Türklerin ezeli düşmanı Kürtlerle savaşıyor, katliam yapıyordu.

Dememiz o ki, Davutoğlu ve efendisinin "IŞİD Suriye ve Irak rejimlerine tepki sonucu ortaya çıktı" iddiası yalandır. Onu mazur gösterme yalanı...

Paris’i de insan mezbahanesine çeviren IŞİD, "CIA’nın kiralık İslamı"nın devamıdır. Ama bu kez kendi nam ve hesabına çalışan İslam çetesi.