Din olgusu başlangıçta bir insan sistemi olarak gelişmiş ve bu doğrultuda şekillenmiştir. Ancak daha sonraki süreçlerde, inanç gerçekliğinden kopartılan din, egemenlerin bir yönetim aracı haline getirilmiştir. Özellikle devletçi sistemin olgunlaşıp geliştiği bir süreçte bu rol, çok daha etkili bir tarzda oynatılmıştır.
Bunu etraflıca açmak gerekirse, pekişmede "maya” rolünü üstlenmiştir. Çünkü bugün dini, devlet, iktidar ve tahakküm olayı olmadan değerlendirmek mümkün olmaz. Elbette bu da genelde Ortadoğu, özelde ise Türkiye ve ağırlıklı olarak Kürt toplumunda yaşanan krizin merkezinde egemenlerin iktidar aracına dönüştürdüğü ve siyasallaştırdığı din gerçekliğinin olduğunu göstermektedir.
Karşı İslam olarak yorumladığımız, aslında İslam’ın iktidarcı güçlerce fethinin, dini iktidar tekeline dönüştürmenin arka planı, Hz. Muhammet’in ve safının hemen ardından başlamakta. Hatta İslam tarihinde yaşanılan taht mücadelelerinin kökleri de bu süreci işaret etmektedir. Hz. Muhammet, daha hasta yataktayken, onun ölümünden sonra ondan doğan boşluğu kimin tarafından doldurulacağı oluşmuş olan İslam Devleti’ne kimin hakim olacağı hesapları yapılmaya başlanmıştır.
İktidar olgusu, mevcut hastalığını İslam dini üzerine dolayarak, onun birçok noktada farklılaşmasına yol açmıştır. Bu durum da, İslam’la yaşadıkları yapısal sorunları ve çelişkileri yönettiğimizde gerçekleşenin önünde İslam’la alakasının olmadığını aksine İslam’ın iktidarcı güçlerce fethi olduğunu görürüz. Örneğin yaklaşık yirmi yıl gibi bir süre halifelik yapan Muaviye bu süreç sonunda, yerine oğlu Yezit’i halife olarak hazırlamıştır.
Muaviye’nin bu hamlesel çıkışıyla beraber halifelik statüsü tam dini içeriğinden, yerelliğinden arındırılarak, babadan oğla geçen saltanatlık sistemine dönüştürülecektir. Böylece karşı İslam ile öz İslam arasındaki çelişki, Yahudi cenazesi önünde ayağa kalkan peygamber gerçekliğinden, kameralar karşısında kafa kesen barbarlar sürüsüne çevrilen değişim süreci başlamıştır.
ABD’nin ortaya attığı radikal İslam yoluyla Sovyetler Birliği’ni yakın ve uzak çevresindeki Müslüman ülkelerde İslami eğilimler güçlendirilerek ve İslamcı güçler başa getirilerek kuşatılıp sıkıştırılması amaçlamıştı. ABD’nin, NATO Gladiosu’nun geliştirdiği bu yeni sömürgecilik stratejisi merkezi uygarlığın egemenliği için geniş ufuklar açmaktadır.
Aynı zamanda bu stratejiyle İslam ülkeleri klasik sömürge statülerinden çıkarılacaktı. Çünkü eski tarz sömürgeciliğin sürdürülme şansı kalmamıştır. Bundan ötürü kapitalist modernite güçleri bu ülkeleri batılı değerlerle misyonerlik yöntemleriyle dışarıdan ve zorla kontrolü altında tutmak yerine, onları kendi değerleriyle tutsak etmeyi daha uygun bulmuştur.
Bunu örnekleri oldukça çoktur. Cezayir’deki FİS’ten, Mısırdaki İhvan’a Türkiye’deki AKP ve Hizbulkontra’dan, Filistin’deki Hamas’a, Lübnan’daki Hizbullah’a, Afganistan ve Pakistan’daki Taliban ve El Kaide’den son olarak da Suriye ve Irak'ta DAİŞ’e kadar bir çok İslam karşıtı, silahlı, radikal örgütün kurulması ve güçlenmesi sağlanmıştır. Oluşturulan bu Jitemik oluşumlarla Kapitalist Modernite içine girdiği kaostan çıkışı aramaktadır.

Kapitalist Modernite’nin kanlı tarihi bugün tekerrür etmektedir. Günümüzün Ortadoğu’su adeta bir mezbahayı andırmaktadır. Demokratik Uygarlık güçlerinin güçlenmesini ve gelişimini hazmedemeyen bu barbar oluşumlar, tüm vahşilikleriyle Demokratik Uygarlık güçlerine saldırmaktadırlar. Bu saldırıların en büyük cevabı, genelde Demokratik Uygarlık güçlerinin kutsal ittifakının yenilenmesinden, özelde ise İslam’ın önüne kavuşturulmasının en büyük aracı ve kurumsal yapısı olabilecek Demokratik İslam Kongresi’nin bir an önce tüm Kürdistan ve Ortadoğu’da kurumlaşmasından geçmektedir.

 Batman M Tipi Cezaevi