
Kur’an ve sünnette savaş, barış ve ateşkesin felsefesi, etiği 1. BÖLÜM
Kur’an ve sünnet bir bütün olarak incelendiğinde ve olaylar sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde tahlil edildiğinde görülecektir ki, İslam’da barış amaç, savaş ise bu amacı gerçekleştirmek için gerekli görüldüğü zaman başvurulan son araçtır.
Bilindiği gibi kabileler arası savaşlarla meşhur olan Cahiliye Arapları, çocuklarına savaş anlamına gelen “Harb” adını koyarlardı. Ebu Süfyan’ın babasının adı da Harb idi.
Bu bağlamda İmam Malik’in “el-Muvatta” adlı hadis kitabında geçen bir anekdot, Hz. Peygamber’in savaş ve barış bağlamında nasıl bir bakış açısı sergilediğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Olay şudur:
“Bir gün Hz. Peygamber, kendi devesinin sağılmasına yardımcı olacak birilerinin oralardan geçmesini bekliyormuş. Derken birinin karşıdan geldiğini görüyor ve yanına geldiğinde devesinin sütünün sağılması için kendisinden yardım istiyor. Adam kabul ediyor fakat birden Hz. Peygamber’in aklına onun adını sormak geliyor. Adam ‘Benim adım Harb’ deyince Hz. Peygamber, ‘Aman sen yoluna devam et’ diyor ve onu gönderiyor. Harbin adını bile duymak istemiyor. Biraz daha bekliyor ve karşıdan başka birinin geldiğini görüyor. Adam yanına geldiğinde Hz. Peygamber, ‘Bana süt sağımında yardım et’ demeden önce adını soruyor. Adam da adının ‘Yaşar’ anlamına gelen ‘Yaîş’ olduğunu söyleyince Hz. Peygamber, deveyi ona sağdırıyor.”
Evet. İmam Malik’ten aktardığımız bu anekdot küçük, fakat mesajı çok büyüktür.
Kur’an bütün inananları barışa davet ederek onlara şöyle seslenmektedir:
* “Barış daha hayırlıdır.”
* “Eğer müminlerden iki kesim savaşırsa bu kardeşlerinizi barıştırın. Şayet buna rağmen biri öbürüne karşı saldırılarına devam ederse Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de saldırgan tarafla savaşın”; yani üçüncü bir taraf olarak siz onları güç kullanarak barışa zorlayın.”
Selam bir barış parolasıdır
“Ey iman edenler hepiniz
barış dairesine giriniz.”
Bu ayette 3 önemli husus dikkat çekmektedir:
a) İman ile barış yan yana zikredilmiştir. Dolayısıyla barışsız bir iman olamaz.
b) Ayette bir şeyin içinde olmak, bir şeyin içine girmek anlamını ifade eden “fî” edatı kullanılmıştır. Dolayısıyla mesaj şudur: Barışın köşesinde kıyısında değil, tam içerisinde olacaksınız.
c) Ayette hepiniz anlamına gelen “kaffeten” kelimesi kullanılmıştır. Yani askeriyle siviliyle, genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle, siyahıyla beyazıyla, Arap olanıyla olmayanıyla...
Hz. Peygamber “selam” şiarını sesli bir barış parolası haline getirmeyi emretmektedir:
“Ey insanlar selamı yayın, yaygınlaştırın, kapsamını geniş tutun.”
Hazreti Peygamber’in bizden yaygınlaştırmamızı istediği “selam” tam bir barış parolasıdır. “Esselamu aleyküm” diyen kişi, selam verdiği kimseyle barışık olduğunun, kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğinin mesajını vermektedir. Böyle selam veren kişi, selam verdiği kişi veya kişilerden cevap bekler: Acaba onlar da bu sözlü barış mesajına olumlu cevap verecekler midir? Ne zaman “ve aleyküm selam” cevabını alırsa, işte o zaman kendini tam bir güven içinde hisseder. Selamın sesli bir barış parolası haline getirilmesini isteyen Hz. Peygamber’in bu hadis-i şerifinde iki önemli husus dikkat çekmektedir:
1) “Ey insanlar” denilerek bütün insanlara hitap edilmesi;
2) “İfşa” kelimesinin de ifade ettiği gibi bu barış parolasının yaygınlaştırılması, buna her zaman başvurulması.
Bir meclise sadece girerken değil, çıkarken de bu mesaj tekrar edilmelidir. Zira Hazreti Peygamber şöyle buyuruyor:
“Biriniz bir meclise girdiğinde selam versin, çıkmak istediği zaman da selam versin.”
3) Müslümanlar kendi lokal iç barışlarını sağladıktan sonra evrensel barış için Kur’an’ın Al-i İmran Suresi’nin 64. ayetinde “ehl-i kitab”a da şöyle barış ve diyalog çağrısında bulunurlar:
“De ki: Ey Ehl-i Kitap! Gelin bizimle sizin arasında ortak olan bir kelimede birleşelim ki o da Allah’tan başkasına ibadet etmeyişimizdir.”
Bu barış ve diyalog, bir tarafın lehine öbür tarafın aleyhine değil, belki şu müşterek prensipleri hayata geçirecek şekilde sonuçlanmalı ve bu prensipler tüm taraflar için bağlayıcı olmalıdır:
a) Bütün peygamberlere saygı göstermek, hiçbirine dil uzatmamak,
b) Dinlerin kutsallarına karşı saygısızlık etmemek,
c) Bütün dinlerin mensuplarına din ve vicdan özgürlüğü tanımak, onların inançlarını yaşamalarının önündeki bütün engelleri kaldırmak,
d) Her türlü ırk, renk ve dil ayrımcılığına karşı birlikte mücadele etmek; dolayısıyla bütün ırklara, renklere ve dillere hayat hakkı tanımak.
e) Ders kitaplarından din düşmanlığı yapan konuları çıkarmak, bu konuların yerine bütün dinlerde müşterek olan maddi ve manevi değerleri ön plana çıkarmak.
Barış ve ateşkes süreci: Haram aylar
“Her şey zıddıyla bilinir” kaidesine göre savaşın karanlık yüzü, ancak barışın aydınlık yüzü ile anlaşılır ve barışın değeri böylece bilinir. Toplumlar ve bireyler barış sürecinde huzur ve güvenin çok yönlü değerini anlar, savaşların kendilerini maddi ve manevi olarak ne denli kayba uğrattığını görür, bu sürecin kalıcılık kazanması için durumlarını yeniden gözden geçirme fırsatını yakalarlar. Bundan dolayıdır ki, Arapların 12 ay boyunca birbirleriyle veya komşuları Fars ve Bizanslılarla yaptıkları savaşlara ara vermek için “haram aylar” adıyla dört aylık bir barış ve ateşkes süreci gerekli görülmüş; bu dört ayda savaş haram ilan edilip yasaklanmış; şu ayetlerde görüldüğü gibi bu aylarda yapılacak olan savaşlar ve süreç ihlalleri büyük bir günah ve barbarlık olarak görülmüştür:
“Ey habîbim sana haram bir ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. Onlara de ki: Haram bir ayda savaşmak büyük bir günahtır.” (Bakara: 2/217)
“Allah katında 12 aydan vardır; bunlardan 4 tanesi haram aylardır (dokunulamaz aylardır, kutsal aylardır; savaşılamaz aylardır); bu kutsallığı ihlal ederek kendi kendinize karşı zalim duruma düşmeyin!” (Tevbe: 9/36)
Bu sûre, Kuran’da besmele ile başlamayan tek suredir. Bu büyük bir olaydır. Neden özellikle bu sure besmele ile başlamıyor? Bu soruya cevap olarak gösterilen yorumlardan bir tanesi Übey b. Ka’b’a aittir. Buna göre barış ve ateşkes antlaşmasını bozanların, sulh sözleşmesini ihlal ederek tekrar savaşı başlatanların bu yaptıkları, Allah’ın Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla yan yana getirilemez.
Haram aylarda barış sürecini ihlal eden Ficar Savaşları ve Hz. Muhammed
1) Barış ve ateşkes antlaşmasını bozan tarafın başlattığı her savaşa siyer kitaplarında “Ficar Savaşı” adı layık görülmüştür. Arapça bir kelime olan “ficar”ın anlamı zulüm, fasıklık ve barbarlıktır. Barış ortamının kıymetini bilmeyip, haram ayları delip tekrar savaş başlatanlara karşı caydırıcı bir gücün oluşturulması yoluna gidilmiş; barbar taraf tekrar barışa zorlanmıştır ki, Hz. Peygamber iki kez bu barış için savaşa iştirak etmiştir. Birincisinde Ebû Bera adlı bir barbarı mızrağıyla yaralamış; ikincide de içlerinde amcalarının da bulunduğu barış için savaşan kesime ok yetiştirerek destek vermiştir.
2) Haram aylarda ateşkes ilan edilerek Muharrem, Receb, Zulkade ve Zulhicce’den ibaret olan bu aylarda yapılacak olan savaşlar büyük kötülük ve çirkeflik anlamına gelen “Ficar” olarak adlandırılmıştır.
3) Kur’an’da Hazreti Peygamber’in şahsında bütün mü’minlerden karşı tarafın uzattığı barış elini geri çevirmemeleri, buna barış elini uzatarak karşılık vermeleri istenmiştir. Enfal Suresi 61. ayette şöyle deniliyor: وَإنْ جَنَحَوا لسِّلْم فَاجِنَحْ لَهَا : (Onlar barış elini uzatırlarsa sen de uzat.)
4) Yine Kur’an’da şöyle deniliyor:
وَ إِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِنَ اقْتَتَلُوا فَاصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأُخْرَى فَقَاتِلُوا الّتِي تَبْغِي حَتَى تَفِيئَ إِلَى أَمْرِ اللّهِ
(Mü’minlerden iki taraf savaşırlarsa Onları barıştırın. Eğer bir taraf barışa yanaşmazsa Allah’ın emri olan bu barışa yanaşıncaya kadar o tarafla mücadele edin!)
5) Hac Suresi’nin 39. ayetinde şöyle buyurulduğu gibi Müslümanlara yönelik zulüm dayanılacak boyutları aştığı için savaş izni çıkmıştır: أُذِنَ لِللَّذِينَ يُقَاتِلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُو
Hz. Peygamber, müşriklerle yapılan mecburi savaşlarda bile daha o zaman o kadar ileri evrensel prensipleri uygulatmıştır ki, bu prensipler Batı tarafından ancak 19. ve 20. yüzyıllarda gündeme getirilmiştir. Hazreti Peygamber’in savaşta bile bir rahmet elçisi olduğunu gösteren bu insanî prensiplerden bazıları şunlardır:
a) Kadın ve çocukları öldürmeyi yasaklaması: İbnu Ömer’den yapılan rivayete göre bir savaşta bir kadın öldürülmüş, bunun üzerine Allah’ın Resûlü kadınların öldürülmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber لا تَقْتُلُوا الْوَلِيدَ : (Çocukları öldürmeyin!) hadisi şerifiyle öldürme yasağına çocukları da dahil etmiştir. Bugün dünyada birçok yerde yaşanan iç ve dış savaşların kurbanlarının çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğu düşünülürse bu yasaklamanın ne denli önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Oysa bugün Kürdistan’da yaşanan kirli savaşta “kadın da olsa çocuk da olsa icabına bakın!” talimatları uygulanmakta ve söz konusu Kürt kadınları ve çocukları olunca DAİŞ fetvaları devreye girmektedir.
b) Yaşlıların, işçilerin ve din adamlarının öldürülmesini yasaklaması.
c) Müsle yapılmaması: Yani cesetle oynanmaması, cesede saygısızlık yapılmaması, öldürülen kişinin gözünün oyulmaması, kulaklarının kesilmemesi, burun ve dudaklarının koparılmaması. Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:
نَهَى رَسُولُ اللّهِ عَنِ الْمُثْلَةِ
(Allah’ın Resûlü cesetle oynamayı yasaklamıştır.)
d) Karşı tarafın savaşçılarına işkence yapılmasını yasaklaması: Abdullah b. Halid adlı sahabe, dört müşrik savaşçıyı işkenceyle öldürmüştü. Bunu haber alan Ebu Eyyüb el-Ensarî, ona kızarak yaptıklarının İslam’a uymadığını, zira Hz. Peygamber’in savaşlarda işkence yapmayı yasakladığını hatırlatmıştır. Bunu duyan Abdullah yaptıklarına pişman olmuş, tevbe etmiş ve bunun bir nevi kefareti olarak 4 köleyi azat etmiştir.
Oysa muasır uygarlık ve medeniyetten bahsedilen günümüzde dünyanın birçok yerinde, Ortadoğu’da ve Kürdistanlarda yaşanan çatışmalarda çocukların ve kadınların öldürülmesinden çekinilmemekte, bunların öldürülmesine yönelik talimatlar verilmekte, “Kürtlerin kadınları ve çocukları ganimettir, helaldir” şeklinde fetvalar çıkarılmaktadır. Savaşlarda işkencelerin her türlüsü denenmekte; öldürülenlerin cesetleri halatlarla arabalara bindirilerek sürüklenip teşhir edilmekte; cesetlerle oynanarak kulakları kesilmekte; gözler çıkarılmakta, burunlar koparılmaktadır. Kadın savaşçıların cenazeleri bile soyularak teşhir edilmekte, cenazelerine ayakla basılmaktan çekinilmemektedir.
Din ve inanç özgürlüğü
Din ve inanç özgürlüğü noktasında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. maddesi ile (Her insanın din ve vicdan özgürlüğü vardır.) Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri tam bir uyum içindedir ve üstelik bu beyanname 20. yüzyılda bunu benimserken Ku’ran bunu bin dört yüz küsur sene önce benimsemiştir. Şöyle ki:
Bakara Sûresi 256. Ayet: لا إكراه في الدين ّ (Dinde zorlama yoktur.)
Kehf Sûresi 29. Ayet:
فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر {الكهف
(İsteyen iman edip mümin olsun, isteyen kafir olsun.)
PROF. DR. KADRİ YILDIRIM
YARIN:
* Kürt İslam büyüklerinden bazı örnekler
* Feqiyê Teyran, Melayê Cizîrî ve Saidî Nursî
* Demokratik İslam ve Abdullah Öcalan