‘’Erkeğin hem çok fazla arzuladığı hem de bu kadar korktuğu bir varlıkla ilişkisi haliyle korkunç bir ilişki oluyor. Kendisinin zevkini, ancak ötekini bir cezalandırma olarak kodlayabiliyor.
Kendi erkekliğinin tamlığından daima kuşku duyan bir erkek durmaksızın fallik imgeleri ve simgeleri seferber eder. Nitekim Çiçek Kobanê’nin görüntülerin anlattığı da bu.
İsmet KAYHAN
Akademisyen Abdurrahman Aydın ile söyleşimizin 3 gününde İslam ve erkeklik krizini konuştuk. Aydın’a göre Müslüman erkeklerin kadından bu kadar korkmalarının temelinde bilinçdışı bir bilgi bulunuyor. “Kadına bakış” sorununun üstesinden gelmenin bir yolu olarak kadını görünmez kılmak! Ve tabi aynı anda kadının görmesinin de iptal edilmesi. Müslüman erkeğin hem çok fazla arzuladığı hem de bu kadar korktuğu bir varlıkla ilişkisinin korkunç bir ilişki olduğunu söylüyor.
Devlet neden şiddetini Enfal Suresi’ne dayandırma gereği duyuyor?
Walter Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi” başlıklı metninde, araç olarak şiddetin daima ya yasa-koyucu ya da yasa-koruyucu şiddet olduğunu belirtiyordu. Tabi bu biçimiyle şiddetin de köklü bir eleştirisini geliştiriyordu. İlkin koruyucu şiddet ile kurucu şiddet arasındaki ayrımların bulanıklaşması durumuna işaret ederek, kurucu şiddetin ‘olağan durum’ içerisine koruyucu şiddet aracılığıyla sızdığını; bunun da aslında bir ‘olağanüstü hal durumunu’ süreklileştirdiğini, böylelikle de modern hukukun kendi çürüme potansiyelini bizzat kendi içinde taşıdığını belirtiyordu. Buna karşı da anarko-teolojik diyebileceğimiz bir program önerisi getirerek, kendisi de yozlaşmış bir kurucu iktidar bağlamında ortaya çıkmayan, hukuk kurucu olmaktan ziyade ‘hukuka son verecek’ bir şiddet biçimi olarak ‘ilahi şiddete’ işaret ediyordu. Mitsel şiddetin örneği olarak Niobe mitini, ilahi şiddetin örneği olarak da Eski Ahit’teki Korah meselini veriyordu. Korah ve yandaşları Musa’nın getirdiği yeni yasa konusunda ‘ayrıcalık’ talep ederler ve Tanrı onlarla hiçbir müzakereye girmeksizin hepsini, kan dökmeksizin, öldürür. Benjamin mitsel şiddet ile ilahi şiddet arasına çeşitli ayrımlar koyar, fakat bence en önemlisi şudur: Mitsel şiddette Tanrılar yalnızca kendi varoluşlarını ortaya koyarlar; varoluş düzeylerindeki farkı da Niobe’yi bir taşa çevirmek suretiyle işaretlerler. Taş, bir sınır taşıdır. Sınırlar tesis edilmişse, Benjamin’in deyimiyle ‘şeytani’ bir eşitlik söz konusu olur: Herkes sınırı (dolayısıyla yasayı) ihlal etmemek konusunda eşit derecede yükümlüdür. Şiddet artık bu sınırı muhafaza etmek üzere işler; böylelikle de daimi bir yasa-kurucu şiddet niteliğini alır. Yozlaşma, çürüme budur.
Bir semptom olarak Enfal Suresi, bu ‘sınır tesis etme’ arayışını görünür kılıyor. Bir öze dönüş projesiyle, çağdaş dünyaya kökenleri yeniden canlandırarak bir yanıt geliştirme arayışıyla beliren Türk-İslam savaş makineleri, Bedr Savaşını konu alan bu sureye başvurarak, Bedr’deki Müslüman savaşçılarla özdeşleşmiş oluyorlar; fakat bir yandan da kiminle savaşıyorlarsa onu Bedr’in ‘müşrikleriyle’ özdeşleştirmiş oluyorlar. Bu bir sınır tesis etme girişimidir; kutsalın alanıyla kutsal dışının alanını birbirinden ayıran sınırlar… Miti çatlatan trajik bilgi, bize bunun ancak Tanrıların girişebileceği bir edim olduğunu söylüyor; dolayısıyla trajik bilgi, ölçüsünü şaşırmış, kendilerini Tanrı ya da Tanrılar gibi görmeye başlamış insanların ‘hubrisini’ görünür kılıyor. Bir Tanrı varsa şayet, ilk cezalandırması gereken şey de bu ‘hubris’ olmalı esasında.
İsmet Özel meselesine gelirsek, neden sürekli ‘Bir Müslüman nasıl olmalıdır’ sorusunu yöneltiyor?
Bu biçimiyle ‘hubris’in mekanizması, bir kolektif anksiyeteden narsistik saldırganlığa doğru hızlı bir geçiş içerisinde çalışıyor. Bir köken ve kimlik fantezisi içinde bir ayrımı, bir farkı eklemleme çabasından kaynaklanan ve fiiliyattaki ‘sınır tesis etme’ arayışıyla da yine bu eklemleme çabası biçiminde sonuçlanan, kendi üzerine kapalı bir alandan türeyip geliyor narsistik saldırganlık. İsmet Özel… Durmaksızın şu soruyla ‘terörize’ ediyor kendi izleyicilerini: Bir Müslüman nasıl olmalıdır? Paradoksal bir durum bu. “Ben Müslüman’ım” demiş olmak zorundadır bu soruyu soran. Ama ne olduğunu bilmediği bir şey olduğunu da retrospektif bir biçimde ortaya koyuyor. Bu salınım, bu tereddüt, bu ikircim bir anksiyete yaratır ve anksiyeteyi yatıştırmanın tek yolu insanları kendi durumuna tanıklığa çağırmaktır. Homi Bhabha, narsisizm ile saldırganlığın yine Lacancı bir düzey olarak İmgesel Düzeyde yer alan iki özdeşleşme ve kimliklenme biçimi olduğunu belirterek şunu söylüyordu: “Sömürgeci iktidarın uygulanışının baskın stratejisini bu iki özdeşleşme/kimliklenme biçimi oluşturur.” Çeşitli şablonlarla ilişki içinde çalışan ve bir kimsenin diğerlerinden farklı [sınır] olduğu bilgisini üreten ama aynı anda bu bilginin çelişkili doğasının üzerini örteni onu maskeleyen bir tahayyül… Narsistik çağrının ürettiği bir anksiyete ve İslami söyleme de kök salmış bulunan bir başka anksiyete düzeyi söz konusu bu tahayyül içinde. Yukarıda işaret ettiğim yabancılaşma içerisinde, yani kapitalist moderniteden sahte kaçış içerisinde, anksiyetesini yatıştırmak için ‘kökenlere’ gitme arzusunda olan bir figür, kökenler addedilen yerdeki bir başka anksiyeteyle karşı karşıya geliyor. Ve elbette bunun bilincinde de değil.
Kökendeki anksiyete bizzat Peygamber’in anksiyetesidir. Malumdur, kendi tebliğinden kuşku duyan ilk kişi bizzat Peygamber olmuştur. Hem İbn Hişam anlatır bunu; hem de İbn İshak. Peygamber korku ve titreme içinde Hatice’ye koşar: “Ben de mi o nefret ettiğim şairler gibi, kâhinler gibi oldum?” der. İnsanın en büyük açmazı değil midir bu zaten? Yani ezici bir çoğunlukla, karakter bakımından, en nefret ettiğimiz kimselere benzemez miyiz zaten? İnsanlar arası çatışmalar da çoğunlukla farklılıktan değil benzerlikten kaynaklanır aslında. “Yedi derviş bir posta oturur da iki hükümdar bir dünyayı paylaşamaz” der mesela Hatayi. Hatayi büsbütün doğruyu göremese de ona işaret ediyor. Çünkü iki hükümdarın paylaşamadığı şey gerçekte dünya değildir; o biricik yerde hangisinin oturacağıdır. Onları çatıştıran şey arzularının aynı olması, dolayısıyla aşırı benzer olmaları ve bu benzerliğe katlanamamalarıdır.
Hatice Peygamber’i yatıştırır. Önce tektanrıcı geleneğin metinlerinden haberdar bir okuryazar olan Varaka bin Nevfel’e gider. Dolayısıyla tektanrıcı gelenekten, yani Musevilikten ve Hıristiyanlıktan bir onay arar. Varaka’nın yanından döndükten sonra Peygamber’den o varlığın [Cebrail] bir daha gelmesi halinde kendisine söylemesini ister. Bir gün evdeyken Peygamber “O burada” der. Hatice Peygamber’in dizine oturup “Hala burada mı?” diye sorar. “Evet” yanıtını alınca, diğer dizine oturup yine sorar. Yine “evet” yanıtını alınca soyunur ve karnına oturur – kimi rivayetler Peygamber’le cinsel ilişkiye girdiği biçimindedir. “Şimdi gitti” der Peygamber. Hatice de “Kuşkusuz o Allah’ın bir meleğidir; Şeytan olsa kalırdı” diyerek yatıştırır Peygamberin anksiyetesini.
Bu anlatıda ne var?
İki şey birden söz konusudur. İlkin Hatice meleğin kalmayacağı bilgisini gerçekte Musevi-Hıristiyan geleneğe, on emirden birisine borçludur: “Komşunun karısına yan gözle bakmayacaksın!” Bu durum, yani bu gelenek tarafından onaylanmaya muhtaç kalmış olmak, İslami söylemin kalbine bir Yahudi-Hıristiyan hayaleti yerleştirir; sürekli çeşitli biçimlerde def edilmesi gereken bir hayalet! Ama ikincisi ve bence daha önemlisi, çıplak kadın bedeninin bizzat Tanrı’nın sözünü, Allah’ın kelamını testten geçiren, doğrulayan bir ölçüt olarak belirmesidir. “Ben sana şahidim” der Hatice, çıplak bedeniyle yapar bunu. Öyle ki ilahi kelam bile çıplak kadın bedeninin imtihanından geçtikten sonra ‘bu dünyada’ yer bulabilmektedir kendisine. Bu da İslami söylemin bünyesine def edilmesi gereken ikinci bir hayalet, bir kadın hayaleti yerleştiriyor – Fethi Benslama’nın çığır açıcı kitabı İslam’ın Psikanalizi’nde hayalet olarak Hacer’in peşine düşmesinin yanlış olduğu kanısındayım kendi adıma; bu söylemin yok-merkezinde Hacer değil, Hatice’nin çıplak bedeni duruyor.
Müslüman erkeklerin kadına bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben öyle sanıyorum ki Müslüman erkeklerin kadından bu kadar korkmalarının temelinde de böyle bir bilinçdışı bilgi bulunuyor. “Kadına bakış” sorununun üstesinden gelmenin bir yolu olarak kadını görünmez kılmak! Ve tabi aynı anda kadının görmesinin de iptal edilmesi!
Erkeğin hem çok fazla arzuladığı hem de bu kadar korktuğu bir varlıkla ilişkisi haliyle korkunç bir ilişki oluyor. Kendisinin zevkini, ancak ötekini bir cezalandırma olarak kodlayabiliyor örneğin - zevk fazlasına tanıklık etmeye zorlanmak derken kast ettiğim şey de böyle bir şey. Bu kodlamanın temelinde de bir tanıklık anıyla, Hatice’nin doğrudan ve Varaka’nın da dolaylı tanıklıklarıyla kendini tamamlanmış olarak duyumsayabilen, yani ancak bu yolla bütünlük duygusuna erişebilen bir söylemin koordinatları bulunuyor. İslami söylem, daima bir onay arayışındadır. Bunun en gülünç örneklerinden biri, “bilimin geldiği son aşama Kur’an’ı haklı çıkarıyor” biçimindeki pespayeliklerdir. Burada bile görünür oluyor sözünü ettiğim salınım. Yani eğer Allah’ın sözünü doğrulayan merci bilimin geldiği son aşamaysa, neden doğrulanan konumunda bulunanı tercih edeyim ki doğrulayan konumda olan dururken? Buradaki ikircimi yakalamak pek de zor değil. Hepsi ‘kökenlere’ damgasını vurmuş olan anksiyeteden ve bunun yatıştırılma biçiminden türeyip geliyor. Asla kendi tamlığından emin olamayan bir figür daima döngüsel bir desteğin arayışında olarak beliriyor. Bu da bu Müslüman –ya da dilerseniz sözde Müslüman– erkeklerin erkek kimliklerinin İslam kimliklerinin çok daha ötesine geçtiğini gösteriyor. Kendi erkekliğinin tamlığından daima kuşku duyan bir erkek durmaksızın fallik imgeleri ve simgeleri seferber eder. Sözünü ettiğiniz Çiçek Kobanê’nin görüntülerin anlattığı da bu. Kadından o kadar korkuyor ki “Bakın, işte korkacak bir şey yok. Bakın kadını kıskıvrak yakalamayı başardık yine” diye bir gösteriye girişiyor; videoyu seyreden herkesi “Bakın nasıl da korkmuyorum kadından” biçiminde bir durumun tanıklığına çağırıyor. Yani aslında bir kere daha Hatice’yi başından savmaya, def etmeye çalışıyor. Hatice’nin, kadının bakışının kendisine dair bütün hakikati, üstelik de yüzyıllardır birikmiş bir hakikati taşıdığını biliyor; bilincinde olmasa da bilinçdışı bilgisine sahip bunun.
Çok uzattım, farkındayım, fakat son bir şeyi daha söylemeden geçemeyeceğim. İsmet Özel’in Bir Yusuf Masalı’ndaki Sebeb-i Telif şiirinin erkekliğiyle ilgili… Savaş alanının bir istisna alanı olmaktan çok bir olağanlığın uç verdiği bir yer olduğunu kavramak bakımından… Şöyle diyor şiirde:
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
"Üstümde yıldızlı gök" demişti Königsberg'li
"içerimde ahlâk yasası".
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem, girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.
İsmet Özel, burada; ne dediğinin farkında mı, yoksa bilinçdışı bir fantezi evreni mi söyletiyor ona bunları?
Königsbergli dediği filozof Immanuel Kant. Kant, özgür irade fikrini temeline yerleştirmiş olan Hıristiyan ‘imanının’ imkânının kalmamış olduğu bir felsefi dünyada özgür iradeyi yeniden temellendirdiğine inanır. Metafiziğin dört idesinden üçünü (ruh, evren, Tanrı) tam anlamıyla bilinebilir olarak tesis edemese de birini, yani özgürlüğü Pratik Aklın Eleştirisi’yle temellendirdiğine inanarak, “Belki bilgiden vazgeçmek zorunda kaldım, ama imanı kurtardım” der. Bu çerçevede, ahlak yasasını özgürlüğün mevcudiyetini bilmemizi sağlayan koşul olarak, özgürlüğü de ahlak yasasının var oluş koşulu olarak konumlandırır. Yaptığı iş, temelde, Tertullianus’un Hıristiyan öznesinin bir revizyonudur ve “Üzerimde yıldızlı gök” derken, kendi felsefesi içerisinde bir ‘ufuk’ haline getirmiş olduğu Tanrı’ya, “içerimde ahlak yasası” derken de özgür olduğunu varsaydığı bir iradenin iman edişine gönderim yapar Kant. Dolayısıyla İsmet Özel, Kant’ın “yıldızlı göğüne” kösnümek suretiyle, fallik anıtını Kant’ın ‘yücesinin’ üzerine dikme arzusu içindeyken, yani fallik bir aşağılamayla, Kant’ın arzu nesnesini sembolik bir tecavüz yoluyla aşağılamak arzusuyla, bir erkeği öne sürerken beliriyor. Böyle akıl almaz bir durumla karşı karşıyayız. Yani İsmet Özel şahsında beliren bu ‘İslamcı’ zihin, kötü bir erkeksilik içerisinde, daima üstte kalmak, eğer bu olamıyorsa da altta kalmamak üzere işleyen bir psişeye sahip.
Şimdi bu başkasının arzu nesnesini ve dolayısıyla arzusunu aşağılama çabasının verdiği ışıkla, son bir bakış attığımızda söz konusu görüntülere, bir ‘kadın hareketi’ olma niteliği oldukça güçlü olan Kürt Hareketinin ‘kadınının’ hem sembolik hem de reel düzeyde aşağılanması yönünde bir girişimi de içerdiğini görürüz. Kendisini yepyeni bir şey olarak keşfetme arzusu içindeki bu hastalıklı hal, yeniden Hatice’leri, Fatıma’ları hedefe koyuyor. Yeniden onlardan kurtulmaya çalışıyor. Kadınların içerdiği sembolik değeri, erkekliğiyle kirletmeye çalışan bir erkeklik biçimi çıkıyor karşımıza.
Şehir savaşları, Efrîn, KHK’ler, Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinin mezardan çıkartılması, Kürtçe konuştuğu için Mustafa Kemal’in büstü öptürüldüğü, binlerce insanın cezaevine atıldığı bir süreç yaşadık ve yaşıyoruz. Bütün bunlar olurken, aydın ve entellektüelleri ne yapıyordu? Entelektüeller sindirildi mi? Kaçtılar mı?
Bu mesele, Foucault’dan Edward Said’e, hatta Lenin’in öncü parti modelinden (kendinde sınıfın kendiliğinden kendi-için sınıf olarak belirmesiyle işçi sınıfına ‘dışarıdan’ bilinç götürülmesi arasında köklü bir ayrım var ve malum, Lenin’in kadro modeli bu ‘bilincin’ taşınması gibi bir içeriğe sahip oluşuyla, aslında bir entelektüeli var sayar) Gramsci’nin ‘hegemonya’ tartışmalarına, oradan Fredric Jameson’ın ‘üçüncü dünyada’ entelektüel olmak konusundaki savlarına, Ayaz Ahmad’ın karşı savlarına (ne kadar verimli bir tartışmaydı – ne yazık ki bu çapta, bu derinlikte tartışmalar pek sık olmuyor; hele de bizler, bir süredir ergen sayıklamalarıyla uğraşmak zorunda kalıyoruz) kadar oldukça geniş bir literatüre işaret eden zor bir mesele.
Neyi, ne zaman ve hangi biçimlerde konuşabiliriz? Hem ahlaki bir soru olarak soruyorum bunu, hem de konuşmanın maddi temelleriyle, zeminleriyle, yani konuşmanın, sözün koşullanmışlığı ve koşullanma derecesiyle ilgili olarak soruyorum. Üstelik söz ve bilgi üretimi konusunda ‘kariyer yapma’ imkânlarının da bu kadar çoğalmış olduğu bir dünyada, bir şeyler hakkında konuşmanın kendisinin her zaman maddi değilse de bir sermaye ürettiği, simgesel bir sermaye ürettiği bir dünyada… Kendi adıma, durmaksızın Benjamin’e dönmemin nedeni de bu biraz. “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi de olmasın!” Yani bazen, gayet iyi şeyler yaptığımızı düşünürken, temsil edilmez olanın temsil edilemezliğini unuttuğumuz anda, onunla irtibatımız da kopuverir kendiliğinden ve temsil edilemez olanın üzerinde kendi adımızın anıtı yükselmeye başlar; temsil örüntülerinin dünyasında varlık kazanan şey artık hakkında konuştuğumuz şey değil, kendi ‘ad’ımızdır. Ad bizi temsil etmeye başlar ve daha da kötüsü, yine Althusser’e başvuracak olursak, tam da bu adla ‘çağrılırız’ artık.
O halde nasıl konuşmalı? Örneğin Giorgio Agamben Nazilerin tesis ettiği toplama kampları hakkında, kampların ortadan kalkmasından yaklaşık 50 yıl sonra yazarken bile bir hayli tedirgindir. Neredeyse sayfalar boyunca ‘madunlardan’ izin ister, onlar adına konuşabilmek için. Ve Immanuel Kant’ın 18. yüzyılda yaptığı işin bir benzerini 20. yüzyılda yapar: Kant bütünüyle dinsel bir motivasyondan hareketle, modern dünyada “özgür iradeyi” yeniden temellendirmişti; Agamben ise toplama kamplarıyla birlikte artık imkânsız bir şey haline gelmiş olan ‘tanıklığı’ yeniden mümkün bir şey olarak temellendirir. Böylelikle adına ya da yerine konuşmak yerini usulca ‘tanıklığa’ bırakır. O halde kendi tanıklık payını silmeden nasıl konuşmalı?
Sizin de malumunuzdur; şehir çatışmalarının ardından berbat bir simgesel-duygusal ekonomi ortaya çıktı. Hayatını kaybedenler adına söz alıp bunun hesabını ‘bizlerden’ sormaya kalkan bir trol kişilik tipi ortaya çıktı örneğin. Bu figürler, daha çok, hayatta kalmış olmanın utancını kendi başına üstlenemeyen, dolayısıyla öyle ya da böyle bu utancı üstlenmiş kimselere parmak sallayan mutlak bir ahlaki haklılık konumunda beliriveriyorlar söz üretirken. Bildiğimiz, aşina olduğumuz bütün dinlere belli açılardan benzeyen, ama tek bir noktada onlardan ayrışan bir konum bu. Ölülerin ve ölümün sahibi, efendisi olmaya yeltenmek bakımından diğer dinlerdeki bir mekanizmayı yapısal bir biçimde tekrarlayan haliyle diğer dinlere benziyor bu; fakat mutlak yargıyı bir insanın veriyor olması bakımından da tanrıları ya da Tanrı’yı metafizik açıdan bizlerden bütünüyle ayrı bir yerde konumlandıran diğer bütün tek-tanrılı ya da çok-tanrılı dinlerden ayrılıyor. Ölüm ve yaşam bağlamında suçluluk paylarını dağıtmak için ilahi bir varlık ya da bizatihi tanrının kendisi olmak gerekir. Dolayısıyla başta da işaret ettiğim bir alanı; ahlaki bakımdan mutlak bir dokunulmazlık alanını tekeline almak isteyen ve o konumdan bir tanrı gibi yargılar savurmak isteyen tek-benci bir tipin fırsatçılığı olarak da düşünülebilir bu. Örneğin Agamben’in teolojiyle bu kadar uğraşması durduk yerde gelişen bir şey değil. Tam da ‘ölüler’ ve ‘ölüm’ hakkında konuşmak, üstelik de bu olguların ve dünyamızda kapladıkları sembolik yerlerin paradigmatik değişim ve dönüşümlerden geçtiği bir dünyada konuşmak, insan ölçülü olmazsa, tanrıymışçasına buyruklar ve suçlamalar getirmeye yol açmaya oldukça uygun bir zemin.
Bu son derece kaygan bir zemin.
Bu nedenle, kimse bana kızmasın, ama Kürt entelektüelleri büyük oranda söyleyecek bir şey bulamadıkları bir konumda buldular kendilerini. Yine kendilerini böyle bir konumda görmeyenler de bir suç ekonomisini yönetmeye talip olarak belirdiler. Tabi bir de bu sırada, yaşadıklarımızı ya da yaşamadıklarımızı entelektüel bir kariyerin Batı tarafından henüz bilgisi üretilmemiş bir malzemesi olarak görenler de oldu. Fakat olup bitenin gerçek bir bilgisini üretmeye dönük pek az çabaya tanıklık ettik; çünkü bu artık insanın taşımakta olduğu yükün ağırlığı altında ezilmesi olasılığının da güçlü olduğu bir konum. Eh, başkalarına parmak sallamak dururken neden bu yükün altına girsinler ki! Fakat sözünü etmeden geçmek ayıp olur. Kızıltepe’den Mehmet Mahsum Oral, Barbarlarla Beklerken adlı kitabıyla kendisini bir tanık olarak kurmanın imkânlarını sonuna kadar zorladı; şahsen bana biraz da Marc Nişanyan’ın bazen büyük felaketler hakkında konuşabilmenin tek yolunun edebiyat olduğu fikrini de hatırlatarak. Onun kurduğu dilde de vahiysel bir nitelik var; adeta bu dünyadan olmayan biri bu dünyayla irtibatını koparmamak için, daha açık söyleyeyim, yaşamaya devam edebilmek için “bu dünyanın insanlarına” bir şeyler söylemeye çalışıyordu söz konusu kitapta. Bu vahiysel niteliğin kaynağıyla, Agamben’i teoloji okumalarına götüren motivasyonun kaynağı bana kalırsa aynı. Ve en nihayetinde yakamıza yapışan duygu, şu ya da bu biçimde, hayatta kalmış olmanın utancı duygusu. Fakat bütün kişiliği, bütün psişesi utanç duygusunu bloke etmek üzere dizayn olmuş birisi bu utancı ya da bu trajik krizi üstlenebilir mi? Elbette hayır. Örneğin Taybet Ana temsil edilebilir değildir, Hacı Lokman Birlik temsil edilebilir değildir; fakat entelektüel bir saikle onların temsiline soyunan biri, onlara sırtını dönmek ya da üzerlerine basmak zorunda kalır ki artık nasıl bir dünyaya temsil edecekse onları yüzünü o dünyaya dönebilsin. Bu konumdaki korkunçluğa bakar mısınız? Her şeye kesin ayrımlarla yaklaşmak ve ‘kötü’ olana işaret ederek kendini ‘iyi’ olarak inşa etmek dururken, bunun konforu dururken krizi üstlenmek, bir bulanıklık alanına girmek, kendisinin de bulanıklaşacağını bilerek bu alana girmek herkesin harcı değil. Oysa tanık, ısrarla ve inatla gözlerini onlara dikendir. Ne kadar dehşetli, ne kadar korkunç olursa olsun, bakmaya devam eder tanık. Oral’ın bakmaya devam etmesi gibi… Bakış bakanın kendisini de kat etmiyorsa, bakanın kendisinin de içinden geçmiyorsa, ancak emanet sözcüklerle baktığı şey hakkında konuşabilir insan. Kendisinin olmayan bu sözcüklerle ne yapacaktır? Ya kariyer yapacaktır ya da birilerini suçlamak için devraldığı retorik silahlardır bunlar. İkisi de bu konumdaki bir ‘entelektüeli’ kötü bir taklit olmanın ötesine götürmez. Kendisine izin verilen kadarını söylemek ile sözü fetihçi bir işlevde kullanmak arasında köklü bir ayrım olduğu kanaatindeyim.