Çocukluğunda çok üşüyenler beni anlar; çocukluğuma büyürken üşürüm ben. İnsan çocukluğuna büyümez demeyin. İnsan nasıl çocukluğundan tarihe büyürse, tarihten çocukluğuna da büyüyebilir. Zamane işaretlerin çocukluğumda da saklı olduğunu bildiğimden zor dönemlerde çocukluğumu yardıma çağırmak için çocukluğuma büyürüm ben. Her şeyi şiire ve devrime benzetmeyi huy edinen ben, çocukluğumu sadece çocukluğuma benzetirim: Şair Hulki’den (Aktunç) kıymetli emanet ve rivayettir; “Yaşlanan şairler hikmete yaslanır”mış. Yaşlanan devletlerin “kana” yaslandığı şu günlerde çocukluğuma ve hikmetlerine yaslanmam bir itirazdır. “Hikmet” bulmak için çocukluğuma yaslanmam, hatıra anlatımını “teoriye” ve “pratiğe” dönüştürenlerin düştüğü acıklı halleriyle aynı şey değil.

Uzun zamandır teori ile pratik, söz ile eylem arasında sıkışan hayat şu cümleyle özetlenebilir: Sosyalistler dahil tüm muhalifler dillerini taşın altına koyuyor. Ama asıl marifet taşın altına ellerimizi koymak… Söz fazlalığı olan dünyada yeni sözler eklemekten ibaret muhaliflik. Sözün tarihte yerini bilmemek olmaz, sözün/dilin kalbini kırmak hiç olmaz. Lakin sözün hükmü bir yere kadar; o “bir yer”e geleli çok oluyor. Kendi eylemini bulamayan söz çürüyor; etrafın kelime, cümle ve kavram mezarlıklarıyla dolu.

Sözün ve metnin dışında bir “hakikat”, “gerçeklik” olmadığını kanıtlamaya çalışıyor sanki muhalifler! Edebiyatın ve siyasetin “dil oyunlarına”, “söylem savaşlarına” indirgenmesi başka nasıl izah edilebilir. Her şeyin kendi üstüne kapandığı bu süreçte, muhalifler söze sığınmış durumda.

Bu sabah yine çocukluğuma büyüdüm...

Çocukluk işte; sesler, görüntüler, oyunlar, düşler; kendimizi icat ettiğimiz yıllar. Arkadaşımızla veya kardeşimizle aramızda bir hadise çıktığında mülayim orta parmağımızı, haşarı işaret parmağımızın üstüne koyup “boz”“ diyerek “küstüğümüz” beden oyunları. Evde evcilleştirildiğimiz, okulda devletleştirildiğimiz ara(f) bölge... “Küstüğümüz” arkadaşımızın evinin önünden geçerken parmaklarımızı ve hadiseyi hatırlayıp küs işareti yaptığımız eylemce yılları. Çocukken, birine küstüğümüzde ismini söylemediğimiz, söylemek gerektiğinde “ismi çürüsün” dediğimiz yıllar…

Tarihi ve siyaseti okumamızı sağlayan bir deyimdir “İsmi çürüsün.” Hatırladıkça gülüp geçemediğim, tersine üzerinde çok düşündüğüm, bir tür “unutma siyaseti” olan o cümleye rastlıyorum yolda. Cümle dilimin ucunda, orta parmağım işaret parmağımın üstünde küsmek için çocuk arıyorum sokaklarda. Onca yılı tüketip işte geldim çocukluğuma, işte geldim küsmeye, diye geçiriyorum aklımdan ama küsecek kimseyi bulamıyorum. Çocukluk işte; devlerin birden öldüğü devletlerin birden eskidiği nokta…

Bu kadar çocukluk yeter…

Artık çocukluktan tarihe ve şimdiye büyüme zamanı. Çocukluğuma büyüdüğüm bir gün, birden “resmi tarih ‘ismi çürüsünler’ tarihidir” diye bir cümle dolanıyor dilimin ucuna. Çocukluğumuzdaki şakacıktan küsme halinin devlet olmanın olmazsa olmazı olduğunu anladığım günden beri üşüyorum. “İsmi çürüsün!” üzerine inşa edilen tarihsel kötülük olarak devlet; Türkler dışında her kavmin, Müslümanlar dışında her inancın “isminin ve cisminin çürümesi” üzerine kurulan resmi tarih…

Belleği, kalbi, adalet duygusu çürüyen toplumun tüm özünü “unutmama!” hamaseti gerçekte kendi dışında her şeyi “unutma yeminidir.” Sürekli kendini hatırlatan başkalarını unutan ve unutturan bir kurban kültünün, politik ayine dönüştüğü akıl tutulması günlerindeyiz... Tanzimat’tan, Meşrutiyet’e ve Cumhuriyet’e devredilen eski ve eskimiş bir “ismi çürüsün” ve “boz!” dili hayatlarımızı giderek daha da çekilmez kılıyor. Savaş böyle bir şey işte; “İsmi ve cismi çürüsün!” olarak lanetlediğiniz bir kavimle konuşmaya ve barışmaya başlarken, tepenizde bir uçak delirip dilinizi, sözcüklerinizi bombalayabiliyor…

Tarih, coğrafya ve zaman çürüdü.

İçe kapanan dil çürüdü...