HDP, “demokratik zeminde birlikte yaşama" projesi, “Türkiye partisi" idi. Ama tutmadı.

Çünkü, Türk ırkçılığının bütün dayatmalarına rağmen, Kürt gerçeğini yadsıyan isteklerini karşılamadı. İstediklerini alamayınca, atalarından miras kan dökücülük, zindanı yaşatmaya, açık bir deyişle terör devleti çarkına döndüler; diktatörlüğün zindanlarını hizmete soktular.

Diktatörlük süreci de, birden bire gelip çökmedi. Kürtleri kandırıp dolandırmanın imkansızlığı anlaşıldıktan sonra yüzünü gösterdi diktatörlük utanmazlığı. Bir zaman dilimini izleyip, Türk halkından her iki kişiden birinin desteğini alarak, kurumlaştı. 

Diktatörlüğün kurumlaşması ise Bilal’in hırsızlık ve yolsuzlukla anılmasıyla başlar.

Bu dönem, AKP açısından, Kürtlerin dönülmez şekilde kaybedildiği dönemdir.

MHP’nin oylarını yedeklemek için ırkçılık ve mezhepçiliğe yöneldiler. Kürtlere topyekün savaş ilanı, seçilmişler için zindan uygulamasını da kapsadı. Kürt seçilmişler dokunulmazlıktan arındırıldılar.

Bundan sonra olacaklar belliydi. Kürt seçilmişlerin Türk parlamentosundan atılacakları biliniyordu. Bu durumda tek seçenek, Kürt seçilmişlerin Amed’e çekilmeleriydi.

Olacakların ucu görüldüğü, sonuç bilindiği halde her neyin hesabı ise bunu yapmadılar.

15 Temmuz’un bir oyun olduğu gerçektir. Şöyle ki, ordunun içindeki kıpırdamalar haber alınıyor, “hayırlı Cuma" olan olay günü saat 14.00’ten itibaren karşı atağa geçiliyor, Erdoğan güçleri üç-beş saat içinde köşe başlarını tutuyor, bu arada insan kesme, linç ve kurşuna dizmelerle girişilen katliamlar gizleniyor, ama, televizyonların naklen yayını ile “vahametin gösterilmesi" için, İstanbul’daki köprü mizanseni sahneleniyor, saat 22.00 dolayında Erdoğan cuntasının nihai zaferi ilan ediliyordu.

Erdoğan, bu arada gizlendiği Marmaris’ten havalanıyor, aynı kaptan yiyip içtiği eski iktidar ortağı ‘hoca efendi’ ile giriştiği “başkomutanlık meydan muhaberesinin galibi" olarak, İstanbul’a iniyordu.

Eski suç ve günah ortağı ‘hoca efendi’, artık “kahrol düşman"dı.

Ancak, kıvrak figürlü 15 Temmuz mizanseni, darbe sürecinde son aşamaydı. Başlangıcı ise Erdoğan’ın, bir sabah daha kargalar kahvaltı etmeden Bilal’in telefonunu çaldırıp, “paraları sıfırla polis baskında" demesi, Bilal’in de uyku mahmurluğuyla “yani senin paralarını mı?" cevabını vermesiyle başlıyordu.

Bu olaydan sonra, götürülen milyon dolarlar dönemecinde tutuklama zinciri olmuşmuş, sıra Bilal’e de gelmişti. Bilal yolsuzluk yapmak, rüşvet almaktan sanıktı. Savcı, hakkında yakalanma kararı çıkarmış, polis yakalama hazırlığına başlamıştı.

Ülke insanları, nefesini tutmuş, “dur bakalım neler olacak?" merakıyla beklerken, Bilal bir sabah, İstanbul’da İstinye sırtlarında, “baba"sıyla yan yana kameralara gülümsemiş, “Baba" da savcıya meydan okumuştu.

“Gücü varsa gelsin yakalasın!.."

Bu olay, Erdoğan darbesinin kırılma noktasıydı. Artık, utanmaya, saklamaya yer yoktu. Dahası “demokrasinin de lüzumu yok"tu.

Çünkü şatlar ne olursa olsun, ölene dek başta olması, sevgili halkına cennet yolunu da gösteren diktatör olarak su başlarını tutup, dizginleri muhkemce kavraması gerekiyordu. Aksi halde durum kel, demokratik bir ortamda mekanı mahkeme, yeri de mahpushaneydi…

Baba, Başbakan olarak bekçilik etmekle görevli demokrasiyi yana savurmuş güçler dengesini hançerleyip leşini ortada bırakmış, hukukun emrinde olması gereken polis gücünü, özel muhafızı olarak ardına almış, rejimin hukuk erkine savaş açmıştı.

Ortalık gergin, günün havası heyecan yüklüydü. Derken Baba, Hollywood yapımı filmlerde anlatılan uzaylıların narasıyla, “güç bende" dercesine, Bilal’in izini süren savcıyı hapishaneye yollamıştı. Giden savcının yerine atanan yenisi, Bilal’i suçtan arındırmış, pir û pak etmişti.

Bu rejimin hukuku, artık emir altıydı. En tepe yargıçlarla çay toplama partileri düzenliyor, ötekilerle sarayında kura çekme oyunu oynayıp, birlikte yemeklere giriyordu. Ordu, hapishaneler girdabında teslim alınmış, medya, onun deyimiyle zaten “tasmalı"ydı.

Türk halkının dindar ve kindarları olan ırkçı kesim mutluydu. Bir sokak simitçisi postundan fırlama bir diktatöre sahipti, artık. Kürt şehirlerinin tozunu da havaya savurarak, onların yüreğine korku salan, ülkeyi Batı mihverinden koparıp, “hoppadak" Suudi Arabistan, Katar mezhepçiliği dümenine sokan bir diktatör…

Ustası Erbakan, 1994 yılında, Bingöl’de rejim ve doğrultu değişikliğini müjdelerken, “bu gerçekleşecek, ama kanlı mı, kansız mı onu bilemem" demiş, bu yüzden hapis yatmıştı.

Erdoğan, bu deneyimden ders çıkarıp, askerleri teslim almış, meydanı boşaltmış, diktatörlüğü kansız şekilde yürürlüğe koymuştu.

Kürtlerin parlamentodan hapishanelere sürüklenmesi ise darbe içinde darbe serüveniydi.

İstikamet ise Avrupa’dan, NATO’dan kopup Suudi çıkarlarına bekçilikti.

Buna karşılık gelen paranın kırıntılarıyla sevgili halkını kendine bağlamaktı, yeni hayat yolu.