Türkiye'de temel gündem tartışılmıyor, tartıştırılmıyor. Herkes kulaklarını Ankara'ya kabartmış. 7 Haziran seçimleriyle oluşan yeni parlamentodan nasıl bir hükümet çıkacağı merak konusu. Hükümetin bir an önce oluşturulması rutin ‘istikrar’ için şart görülüyor. Bürokratik seremoni bilindik bir alışkanlığın bıktırıcı tekrarı gibi. Aynı senaryoyu defalarca izledik. Gerçekten hükümet kurma senaryosu yapanlar ve gündemi bu eksende oluşturanlar istikrar istiyor mu? Esas sorulması gereken soru bu.
Süreci istikrar-istikrarsızlık ikilemi içinde irdelemek ve sıkıştırmak belki durumu yeterince izah etmeyebilir. Kimi durumda istikrar olan, aslında daha fazla derinleşmiş istikrarsızlıktır. Kapitalist gelişme ve ulus devletin doğası krizdir. Doğuran sebepler kadar doğurduğu sonuçlar da kriz ve kaos bağlantılıdır. Sistemi istikrarsızlığın istikrarı ayakta tutuyor. Türkiye, bunun tipik uygulama alanlarından biridir.
Türkiye de yerleşik algı tek başına hükümet olabilmektir. İstikrar mutlak iktidar olmayla özdeş kılınmıştır. İstikrardan anlaşılan, mecliste büyük çoğunluğu sağlamak, muhalefetsiz kalmak, yasama ve yargıya hükmedebilecek kadar bir hükümet gücü haline gelmektir. Meclis aritmetiği tek partili yönetime imkan sunmamışsa siyasetin dili ve uygulamaları her zaman kriz ve istikrarsızlık üretmiştir. Koalisyon süreçlerinin geçici ve ara dönem rejimleri olarak toplumsal sorunlara çözüm üretememesi, politik veya askeri darbeler doğurması bu nedenledir. Demokratik yöntem ve süreçlerin dışında otoriter faşizan rejimlerle Türkiye’yi yönetme alışkanlığı, politik istikrarsızlığın en önemli kaynağıdır.
7 Haziran seçimlerinin ardından başlayan hükümet ve koalisyon tartışmaları, bu alışkanlığın ve yarattığı kültürün etkisi altında. Tartışmalar istikrarı hedeflemiyor. Seçimle ortaya çıkan demokratik ortam ve fırsatlar doğru okunmuyor; bilakis ötelemek ve heba edilmek isteniyor.
Politika, toplumsal sorunları çözme yeteneğidir. Toplum için en yararlı işleri bulmak, ön açıcı tarzda tartışmak ve karara bağlamak politikanın işidir. Toplumun yararına olmayan tartışma ve uygulamaların adı politika olamaz. Çözümü tıkayan ve engelleyen tartışmalar, bireysel arayışlar ve işi yokuşa süren reaksiyoner tutumlar siyasette kriz halini yansıtır. Türkiye'de mevcut partiler krizi siyaset haline getirerek mutlak iktidar için kendilerine yer açmaya çabalıyorlar. Toplumsal sorunların demokratik yol ve yöntemlerle çözümü yönünde sarf edilen laflar ise pratik değeri olmayan demagojik söylemin ötesinde bir anlam taşımıyor.
Çözüm üretmeyen tek partili diktatörlük yerine toplumsal çoğunluğun iradesini yansıtacak birden fazla partinin hükümet olmaya ehil hale gelmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından eşsiz bir fırsattır. Söylemlerin aksine içine girilen koalisyon süreci demokratik değişim ve bu temelde sorunların çözümüne ortam sunabilir. Anayasayı değiştirebilecek meclis çoğunluğuna sahip hükümetlerin krizi yönetemedikleri, aksine krizi yönetim haline getirerek demokratik değişimin önünde engel olduklarını AKP hükümetlerinden biliyoruz. Yine istikrar gibi lanse edilen bu dönemlerin öğretmiş olduğu en önemli dersin tek partili hükümete dayalı mutlak iktidarın çözümsüzlükle krizi derinleştirip istikrarsızlığa yol açtıkları; rejimi istikrarsızlığın istikrarı ile ayakta tutmaya çalıştıklarıdır. 7 Haziran seçimlerinin açığa çıkardığı tablo Türkiye’nin artık bu şekilde yönetilemeyeceği gerçeğidir. Ne değişen dünya ve bölge konjonktürü, ne de aydınlanan Türkiye’nin sosyolojik yapısı buna izin veriyor.
Türkiye kendi esas gündemine dönerek tercih yapmak zorunda!
Türkiye köklü bir dönüşümün eşiğinde. Mevcut parti ve politikacılar bu yakıcı gerçeği görebilmeliler. Toplumsal sorunları çözümden uzaklaştıran koalisyon tartışmalarıyla zaman kaybetme lüksünün yaratacağı tahribatların sorumluluğunu hiçbir parti kaldıramaz. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sevdası ve iktidarını yitirme korkusuyla dikkatleri paralel devlete karşı mücadeleye çevirirken, milliyetçi ve faşist damarı politikaya akıtması felakete kapı aralıyor. Seçim kampanyasını demokratik değişim ve çözüme karşı yürüttü. Seçim mücadelesi demokrasi ve barışçıl çözüm yalanlarını deşifre etti. Özelde Kürtlere, genelde tüm demokratik kamuoyuna karşı savaş kararıyla seçime girmenin toplumda tokat olarak geri döndüğü unutulmamalıdır. CHP ve MHP’nin kendisini dayatan demokratik değişim ve çözümü bir tarafa bırakarak iktidardan pay kapma telaşına düşmeleri de toplum nezdinde aynı kapıya çıkacaktır. Koalisyon tartışmalarında iktidar dalaşına düşmek Türkiye’yi geri dönülemez bir tuzağa itecektir. Gerçek felaket budur!
Statükocu partilerin hükümet formülasyonlarında İmralı'da yürüyen barış ve çözüm sürecini durdurma söyleminin öne çıkması tam da bu durumu izah ediyor. Seçimlerde “çözümü durduruyoruz’’ propagandası Kürt halk önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerinde fiili bir tecride dönüşmüş durumda. Bu tek taraflı savaş kararıdır. Ve yeni parlamento da bu karara ortak edilmek isteniyor. Kürtlere karşı yürütülecek bir savaşın Türkiye’ye büyük kaybettireceği açıktır. Yeni parlamento demokratik kuruculuk işlevine soyunarak bu gidişatın önüne geçebilmelidir.
Esas gündem Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun demokratik anayasal çözüme kavuşturulmasıdır. Yeni hükumetin oluşturulması ve parlamentonun gerçek işlevine kavuşturulmasının yolu Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’la görüşmek ve müzakere sürecini başlatmaktan geçiyor. Bunun dışında başvurulacak tüm yollar istikrarsızlığı derinleştirerek, Türkiye’yi uçuruma sürükleyecektir.